top of page

GİRİŞ

 

              Kur’an (Alak-1) “Yaratan Rabbinin adıyla OKU.”

   Sadece Muhammed’e verilen bir emir değildir. İnsanın da yaratan Rabbimizin adıyla okuması gereklidir. Okunacak olan nedir? Yalnız Kur’an’mı? Sanmam. Bütün yaratılış ve onun bir noktası bile olmayan insanın kendisi. Okuma nedir? Her birey okur veya okuduğunu sanır. Her bireyin okudukları aynı bile olsa alacağı mesaj farklıdır. Bu farklılık bireyin okumadan önceki birikimine bağlı görünse de, ana sebep belki de kişinin ne alması gerektiği gibi düşünülebilir.

    Burada sunulan çalışma Kur’an merkezlidir. Kur’an ayetlerinin bende yarattığı düşünceleri paylaşmak istedim. Senelerdir yaptığım çalışmada anladım ki ben henüz Kur’an’ı okuyamamışım. Kur’an’ı okuyabilen Kur’an’ı anlar. Her konuda olduğu gibi, özellikle kişinin Kur’an’ı anlayabilmesi ise Rabbin izniyle gerçekleşir. Kur’an sadece İlahiyatçıların konusu mu? Hayır. Her inanmış kişi bu kitapla ilgilenmelidir.

   Kişi, Kur’an’ı niçin okumalıdır? Çünkü Kur’an‘ın mesajı doğrudan insanadır. Mesajı kişinin doğrudan kaynaktan almasından daha doğal ne olabilir? Beşer araya niçin bir aracı sokar? Anlaşılması mümkün değildir. Çünkü Kur’an der ki: (Ayet Maide-48) “Sizden her biri için bir yol ve bir metod belirledik”. Yolcunun neye ihtiyacı olduğunu kendisi de yolcu olan bir başkası nereden bilsin? Bu ayet inancın toplumsal değil, bireyselliğinin altını çizmektedir.

   Kur’an der ki: (Ayet Dûhân-58) “Biz o Kur’an’ı senin dilinle/senin diline kolaylaştırdık ki, düşünüp öğüt alabilsinler.”  Kur’an’ın tebliğ edildiği dil Arapça’dır. Çünkü Muhammed Arap toplumunun bir bireyidir. Arap toplumu ne kadar öğüt almış, yorumu başkaları yapsın. Ana dili Arapça olmayan ne yapacak? Kur’an’ın ana dilindeki tercümesini okuması gerekir. Başka türlü, her hangi bir kişinin Kur’an’ı okuyarak, düşünüp öğüt alabilmesi mümkün değildir.

   Var olan Kur’an tercümeleri zaman zaman farklılıklar gösterir ki bu da doğaldır. Ana dili Arapça olan bir kişinin Kur’an’ı Arap dilinde okuması bile anlamasına yeterli olmayabilir. Çünkü Kur’an der ki: Ayet(Muhammed-24) “Peki bunlar, Kur’an’ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?” Demek ki Kur’an’ın anlaşılabilmesinde kalbimizin önemi büyük. Konuyla doğrudan bağlantılı iki ayrı ayeti de hatırlayalım:

Ayet (Casiye-20) “Bu Kur’an, insanların kalp gözlerini açacak ışıklardan oluşur.”

 

Ayet (Vâkıa-79) “Ona arınmışlardan başkası dokunamaz.”

   Açık olarak görülüyor ki Kur’an kalp gözü ile okunabilirmiş. Yazı dilinin Arapça, Türkçe v.s. olması fark etmez. Kur’an ayetlerinin anlamının aynı kişi için zamanla değişmesi ki, Kur’an okuyanlar bilirler, sanırım ayet (Casiye-20) ile açıklanabilir. Ayet(Vâkıa-79) da bahsedilen dokunma işlemi fiziksel bir dokunma olamaz. Bu ayet doğru anlaşılmadığı için asırlarca beşer abdest aldıktan sonra Kur’an okudu. Ayette bahsedilen dokunma işleminin Kur’an’ı anlamaya yönelik olduğunu düşünmeliyiz. Ancak bunun için de ruhsal arınma gerekli imiş. Ruhsal arınma sonsuzdur. Demek ki varlık arındıkça Kur’an’ı daha farklı, giderek gerçeğe daha yakın anlamaya başlayacaktır. Yani insanlığın Kur’an’ı anlaması daha çok uzun zaman alacaktır.

   Kur’an beşerin tek ilâha, gönderilen elçi Muhammed’e ve diğerlerine, Kur’an’a ve diğer resullerin kitaplarına iman edilmesini emreder. Ancak her konuda olduğu gibi iman konusunun da izne bağlı olduğu anlaşılıyor. Ayet (Yûnus-100): “Allah’ın izni olmadıkça hiçbir benlik iman edemez.” Burada bir çelişki mi söz konusudur? Sanmıyorum. Bu konu kişinin tekâmül plânı ile ilgilidir. Zamanı gelince iman edecektir. Bunun için tek bir hayat plânı yetmeyebilir. Dünya okulu zaten bunun için yaratılmış değil mi? Veya başka okullar…

   Kur’an’ın anlaşılmasının zamanla mümkün olabileceğine temas edilmişti. O çerçevede şu iki ayeti de inceleyelim: Ayet (Yâsin-70): “Diri olanı uyarsın ve inkârcılar üzerinde söz hakkı olsun diye indirilmiştir.”

Ayet(Hac-7): Ve saat mutlaka gelecektir. Kuşku yok onda. Ve Allah kabirlerdeki şuurlu varlıkları diriltecektir.”

 

   Görülüyor ki Kur’an diri olanı ancak uyarabilir. Burada konu edilen dirilik ruhsal olandır. Yoksa herkes biyolojik olarak diridir. Ayet (Hac-7) ise sadece belli bir bilinç seviyesine ulaşmış olanların verilen izinle ruhsal dirilişlerinin sağlanacağı anlatılmış. Bu işlemin asırlar boyunca sürdüğünü söyleyebiliriz ki bu olay bireysel kıyametin kendisidir. Ayrıca toplumsal bir diriliş söz konusu olabilir ki, ilâhi plân gereği zamanı geldiğinde gerçekleşecektir.

   Kur’an’da dikkati çeken bir konu ise Ben, Biz, O gibi üç farklı zamirin kullanılmış olmasıdır. Tevrat ve  eklerinde ve İncil ve eklerinde bu ayrıntı yoktur. Ben terimi bâzan Cebrail’e ve bâzan da Alemlerin Rabbi’ne gider. O terimi  hiçbir şekilde tanımlanamaz. Biz terimi ise İlâhi Hiyerarşi’de, en üst düzeyde kararların alındığı görevliler topluluğuna (Kur’an’da ki adı “yüce Konsey”) ve daha alt düzeyde olan ve uygulamalarla ilgili kararları alan görevliler topluluğuna gider diye düşünebiliriz. (Ayet Sâd-69), (Ayet Meryem-64). Tevrat, İncil ve Kur’an’da bahsedilen yaratılış kavramı Ben ve Biz ile ilgilidir. Var etme, yaratma değildir. Yoktan var etme söz konusudur. Var etme, sadece O’na aittir. Yaratma konusunda ise Kur’an’ın bir ayetini hatırlamak yararlı olacaktır.

Kur’an (Saffât-125): “Ba’l’e yalvarıyor, yaratıcıların en güzelini bırakıyor musunuz?

   Kur’an’da rastladığımız çok özel bir kavram ”Din Günüdür.” Din Günü çeşitli yorumlarda ceza günü olarak açıklanmış. Kavramın çok daha farklı bir anlam ifade ettiğini düşünebiliriz. Ceza konusu zaten gerektiğince açık olarak anlatılmış. Belki de Din Günü kavramı, acaba dünyamızda tek inanç sisteminin yerleşeceği dönem olarak ele alınabilirse çeşitli surelerde örtülü anlatımların gerçek anlamına biraz yaklaşabiliriz diye düşünüyorum.

   Esas olarak yukarıda anlatılmaya çalışılan yaklaşımla, Kur’an surelerinden, iniş sırasına göre, kişisel hissedebildiklerimi takip eden sayfalarda paylaşmaya çalıştım. Umarım yararlı olur. Kur’an’ın gerçeğine yaklaşan daha yararlı çalışmaların gelecekte görüleceğine inancım tamdır. Çünkü aşağıda verilen ayet bu konuda insana ışık tutacaktır:

 

Kur’an (Şûra-51) Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından konuşur; yahut da bir resul gönderir de kendi izniyle dilediğini vahyeder.

 

   Vakte ve şekle bağlı ritüeller ve günün ihtiyacına göre uygulamaya yönelik öneriler konularında, zaten ilgilileri uzun süredir çalışmaktadır. Bu çalışmada beşerin ruhsal tekâmülüne işaret eden ve yol gösterdiği düşünülen ayetler ele alınacaktır.

 

NOT: Bu çalışmada paylaşılan ayetler, Yaşar Nuri Öztürk’ün Kur’an tercümesinden aynen alınmıştır. Paylaşım, surelerle ilgili çalışma tamamlandıkça bölümler halinde sunulacaktır.

ALAK SURESİ
Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla

  1. Yaratan Rabbinin adıyla oku.

  2. İnsanı embriyodan/ilişip yapışan bir sudan/sevgi ve ilgiden yarattı.

  3. Oku! Rabbin en büyük cömertliğin sahibidir.

  4. O’dur kalemle öğreten.

  5. İnsana bilmediğini öğretti.

  6. İş sanıldığı gibi değil. İnsan gerçekten azar.

  7. Kendisini her türlü ihtiyacın üstünde görmüştür.

  8. Oysaki dönüş yalnız Rabbinedir.

  9. Gördün mü o yasaklayanı,

  10. Bir kulu namaz kılarken.

  11. Gördün mü! Ya o iyilik ve doğruluk üzere ise?!

  12. Ya o takvayı emrediyorsa.

  13. Gördün mü! Ya şu yalanlamış, sırt dönmüşse.

  14. Bilmedi mi ki Allah gerçekten görür!

  15. İş, sandığı gibi değil. Eğer vazgeçmezse yemin olsun, o alnı mutlaka tutup sürteceğiz. 

  16. O yalancı, o günahkâr alnı.

  17. Hadi çağırsın meclisini/kurultayını!

  18. Biz de çağıracağız zebanileri!

  19. Sakın, sakın! Ona boyun eğme; secde et ve yaklaş.

Paylaşım:

 

Ayetler(1-5): Muhammed’e verilen bir emir gibi görünse de, tüm yaratılışa yöneliktir. Beşerin sadece bedeninin yaratılışı, eril ve dişil bedenler arasındaki bir alakadan oluşur. Bu ayetlerde bahsedilen bu yaratılış olup, Muhammed’e bu yaratılışı sağlayan Rabbinin adıyla okuması emredilmiş. Burada bahsedilen okuma sadece Kur’an ayetleri olmasa gerek. Yaratılışın tamamı olduğunu düşünebiliriz. Ayetler Yaratan Rabbin adıyla okumamızı öneriyor. Beşer aslında her an yaratılışla temas halinde olup her an yaratılışı okuyor. Bu okumayı yaparken yaratanı anmasından daha doğal ne olabilir? Ayetler, Yaratan’ın en büyük cömertliğin sahibi olduğunu anlatıyor. Yaratan’ın cömertliğinin, dar anlamda, dünya okulunda bedenlenme şansı verilen beşere yapılan maddi ve manevi yardımlara işaret ettiğini düşünebiliriz. Beşer sadece bedenden ibaret değildir. Beden geçicidir, aslımız ise ruhumuzdur. Demek ki maddi yardım bedenimizi ilgilendirirken manevi yardım ise ruhumuza yöneliktir. Son iki ayet ise, O’nun beşere bilmediğini kalemle öğrettiğini anlatıyor. Kalem madde ortamına ait bir nesne olup sadece madde ortamında beşerin eğitiminde kullanıldığını söylemek mümkündür. Ruh ölümsüz olup sonsuza kadar eğitimden geçirilecektir. Ruhun dünya dışı başka okullarda nasıl bir eğitimden geçirileceğini bilmiyoruz. Diğer taraftan kalemi kullanan beşerin kendisidir. Fakat kalemin ne yazacağını beşerin kontrol ettiğini sanmıyorum.

Ayetler (6-19): Beşer, dünya okulunda yaşarken kendi değerlerine ve limitlerine göre çeşitli konularda her şeyi kendisinin düşünüp, gereğini yaptığını sanır. Başardığını ve hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını düşünür. Bu düşünce ise onu azgınlığa yönlendirir. Kendisini her şeyin üstünde görmeye başlar. Ancak bütün bunlar sadece bir aldanıştan başka değildir. Dünya okulunda geçirilen süre ruhumuzun sonsuz hayatının çok küçük bir kısmıdır. Biyolojik ölüm sonunda ruhumuz madde kainatını terk eder. Her ruhun hemen Rabbine döndüğünü sanmıyorum. O, hedef gösterilen bir dönüş olsa gerek. O dönüş için beşerin çok uzun bir yolu tamamlaması gerektiğini sanırım. Dünya okulunda ki yaşam esnasında yapılan her davranış, söylenen her söz, hatta her düşüncemiz kayıt altında olup hepsinin hesabını vermek zorundayız. Yapılan yanlışların hesabı hem bu dünya okulunda hem de biyolojik ölüm sonrası görülebilir. Ayetlerde görüldüğü gibi cezalandırma işlevi BİZ görevlileri tarafından yerine getirilir. Son ayette Kâbe’de namaz kılarken kendisini engellemeye çalışan kişi ile ilgili olarak; Muhammed’e o kişiye boyun eğmemesi emredilmiş. Aynı ayetin son kısmında ise Muhammed’e “secde et ve yaklaş” deniyor. Acaba yaklaşılan nedir, neresidir? Sanırım yaklaşılacak olan Yaratan’dır. Demek ki O’na yaklaşabilmenin yolu secde etmek imiş. Muhammed’in bile O’na yaklaşabilmek için secde etmesinin gerekli olduğunu görüyoruz. Secde namaz esnasında yapılır. Kur’an’a inananlar asırlardır secde yaparlar. Acaba kaç tanesi Yaratan’a yaklaşabildi? Cevap Kur’an bağımlısı toplumların durumunda görülebilir. Acaba bu ayette bahsedilen secde kalpte yapılan gerçek secde olmasın? Yani esas olan Muhammed’in secdesini yapabilmek gereklidir. 

KALEM SURESİ

 

  1. NÛN! Andolsun kaleme ve satır satır yazdıklarına,

  2. Ki sen, cin tasallutuna uğramış değilsin; Rabbinin nimeti sayesinde.

  3. Senin için kesintisiz bir ödül var.

  4. Ve gerçekten sen, çok büyük bir ahlak üzerindesin.

  5. Yakında göreceksin, onlar da görecekler,

  6. Hanginizmiş fitneye tutulan, deliren!

  7. Senin Rabbin, evet O’dur kendi yolundan kimin saptığını en iyi bilen. Ve O’dur kimin doğruya ve güzele kılavuzlandığını en iyi bilen.

  8. O halde yalanlayanlara itaat etme.

  9. İstediler ki sen, alttan alıp gevşek davranasın da onlar da yumuşaklık göstersin.

  10. Şunların hiçbirini tanıma: Çok yemin eden, bayağı-alçak,

  11. Alaycı/gammaz, koğuculuk için dolaşıp duran,

  12. Hayrı engelleyen, sınır tanımaz-saldırgan, günaha batmış,

  13. Kaba/obur, bütün bunlardan sonra da soyu bozuk, kötülükle damgalı.

  14. Mal ve oğullar sahibi olmuş da ne olmuş?

  15. Ayetlerimiz ona okunduğunda şöyle der: “Daha öncekilerin masalları.”

  16. Yakında biz onun hortumu üzerine damga basacağız7burnunu sürteceğiz.

  17. Biz onları, o bahçe sahiplerini belâlandırdığımız gibi belâlandırdık. Hani, onlar sabaha çıktıklarında, bahçeyi mutlaka kesip biçeceklerine yemin etmişlerdi.

  18. Hiçbir istisna tanımıyorlardı.

  19. Ama onlar uyumaktayken, Rabbinden gelen bir dolaşıcı bahçeyi dolaştı da,

  20. O, simsiyah kesiliverdi.

  21. Sabaha çıktıklarında birbirlerine seslendiler:

  22. “Hadi, eğer biçecekseniz ekininize erken gidin.”

  23. Yola koyuldular. Aralarında fısıldaşıyorlardı:

  24. “Hey! Bugün oraya bir yoksul girip yanınıza gelmesin.”

  25. Sadece engellemeye, şiddete güçleri yeten kişiler olarak erkenden vardılar.

  26. Fakat bahçeyi görünce: ”Yahu biz yanlış gelmişiz.” Dediler.

  27. “Hayır, hayır. Biz mahrum edilenleriz.”

  28. Ortanca/ılımlı olanı şöyle dedi: “Ben size söylemedim mi? Tespih etseydiniz ya!”

  29. O zaman dediler ki: “Tespih ederiz seni, ey Rabbimiz. Gerçekten biz zalimler olduk.”

  30. Bunun üzerine birbirlerini kınamaya başladılar.

  31. “Yuh olsun bize dediler, biz gerçekten azgınlarmışız.”

  32. “Umarız, Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir. Biz de her şeyimizle Rabbimize yöneliriz.”

  33. İşte böyledir azap! Ahiretin azabı ise gerçekten çok daha büyüktür. Ah! Bir bilselerdi.

  34. Takva sahipleri için, Rableri katında nimetlerle dolu cennetler vardır.

  35. Biz, Müslümanları, suçlular/günahkârlar gibi yapar mıyız?

  36. Neniz var sizin, nasıl hüküm veriyorsunuz?

  37. Yoksa sizin bir kitabınız var da ondan ders mi görüyorsunuz?

  38. Onda, keyfinize uyan her şeyi rahatça buluyorsunuz.

  39. Yoksa sizin lehinize üzerimizde kıyamete kadar uzanacak yeminler mi var da siz ne hükmederseniz oluverecek!

  40. Sor onlara. “Böyle bir şeye hangisi kefil?

  41. Yoksa kendilerinin ortakları mı var? Eğer doğru sözlü iseler; çağırıversinler ortaklarını!

  42. Baldırın çıplak kalacağı, secdelere çağrılacakları gün, onu da yapamayacaklar.

  43. Gözleri yere eğilmiş, benliklerini zillet kaplamıştır. Onlar, sapasağlam oldukları zaman da secde etmeye çağrılıyorlardı.

  44. Bu sözü yalanlayanla beni başbaşa bırak. Onları, bilmedikleri yerden yakalayacağız.

  45. Süre tanıyorum onlara. Tuzağım gerçekten zorludur benim.

  46. Bir ücret mi istiyorsun kendilerinden de onlar, bir borç altında eziliyorlar!

  47. Yoksa gayb yanlarında da onlar mı yazıyorlar?

  48. Artık Rabbinin hüküm vermesi için sabret. Balığın dostu Yunus gibi olma! Hani o, hıçkırıktan boğulur gibi yakarmıştı.

  49. Eğer ona, Rabbinden bir nimet ulaşmasaydı, horlanmış bir halde cascavlak bir yere atılırdı.

  50. Fakat Rabbi onu seçip yüceltti ve barışseverlerden yaptı.

  51. O küfre sapanlar, Zikir’i işittiklerinde az kalsın gözleriyle seni devireceklerdi “Bu tam bir cinlidir” diyorlardı.

  52. Oysaki o Zikir, alemler için bir öğütten başka şey değildir.

 

Paylaşım:

Ayetler (1-9): Bu ayetler, Muhammed’in Kur’an tebliğini inkar edip, Muhammed’i cin çarpmış bir mecnun gibi gösterenlere karşı ifadeler içerir. Birinci ayetteki  ilk kelime NÛN, Arap alfabesindeki bir harfin adıdır ve şekil olarak eski dönemde içine mürekkep konan bir hokkaya benzer. Yakın zamana kadar kamıştan hazırlanan kalem hokkadaki mürekkebe dokundurulduktan sonra kağıt üzerine yazmak mümkündü. Düşüncenin yazıya dönüştürülmesi o dönem için herhalde önemliydi. Bu işleme yemin edilerek, Muhammed’in bir mecnun olmadığı ifade edilmiş. Muhammed’in çok özel bir görevli olduğu, onun davranışlarının tümü olan ahlâkının da yüksek olduğu belirtilmiş. Her hareketin ve sözün, hatta düşüncelerimizin de kayıt edildiğini düşünürsek, ilâhi sistem kimin doğru yolda olduğu, kimin eğri yolda olduğu bilgisine kesin olarak sahiptir. Muhammed’e, tebliğini yalanlayanları hiçbir suretle dinlememesi önerilmiş.

Ayetler (10-16): Muhammed’e, çok yemin eden, gammaz, hayrı engelleyen, kaba, kötülüğe batmış kişilerden uzak durması önerilmiş. Önerinin bütün insanlara zaman üstü bir öneri olduğunu düşünebiliriz. Bu özelliklere sahip ve o dönemde yaşayan kişilerden birisi ki oğulları ve malı varmış. Görülüyor ki kız çocuklarından söz edilmiyor. Bu yanlış davranış Arap toplumunun özelliklerinden bir tanesini yansıtıyor. Oğullar ve malın sahibine, özellikle o dönemde güç verdiğini de anlıyoruz. Ancak o kişinin gücünü yitirmemek için Hakk’ı inkâr ettiğini de hissediyoruz. Aynı kişinin yakında cezalandırılacağı da belirtilmiş. Burada Kur’an’ın mesajının, özünde, gücün sadece Yaratan’da olduğu ve beşerin sahip olduklarının, sadece O’nun izniyle mümkün olduğu anlatılmış olmuyor mu? Asırlardır çeşitli toplumlarda yaşamış ve görünürde Hakk’ı kabul eden ve fakat bu davranışını toplumda güç elde etmek için kullanan zavallılar yaşamıştır ve örnekleri günümüzde de görülebilir.

 

Ayetler (17-33): Önceki bölümde varlığı ile kibirlenen kişinin, önceki dönemlerde yaşamış bir grup kibirli bahçe sahibi gibi cezalandırıldığına işaret edip o cezanın ne olduğu açıklanmış: Bahçe sahipleri hasat zamanı gelince geceden sözleşip, sabah hasat için bahçelerine gitmişler. Her şeyi kendilerinin kontrol edebildiğini düşünen bu zavallılar bahçelerine ulaştıklarında, bahçelerini tanınamaz halde bulmuşlar. Çünkü gece vakti bahçenin gerçek sahibi gücünü yansıtmış. Bahçe sahipleri gördükleri karşısında gerekli dersi alıp Rablerine sığınmışlar. Bahçe sahipleri örneği dünya okulunda bir cezalandırılmaya sıradan bir örnektir. Ahirette ise azabın çok daha şiddetli olacağını son ayet ifade etmektedir.  

Ayetler (34-35): Kötülüklerden sakınanların ahirette cennet denilen boyutlara erişecekleri ve inanmış kişilerin BİZ (sistem) tarafından korunduğu ifade edilmiş. Korunmanın dünya okulunda olduğunu düşünebiliriz.

Ayetler (36-43): İlahi mesajı inkâr edenlerin inkârlarının dayanağı olup olmadığı ve inkârlarının bir ceza karşılığı olmadığına ait bir garantileri olup olmadığı soruluyor. “Baldırın çıplak kalacağı” deyimi, Arap toplumunda işlerin ciddileştiği bir duruma gönderme olarak kullanılan bir kavram olup, muhtemelen varlığın dünyadaki uygulamalarından sorgulanması olabilir. O sırada varlık gerçeğin farkına varıp aşağılanmış bir konumda olduğunu anlar. Varlığın bu konumda secde etmesinin yani gerçeği kabul etmesinin bir önemi yoktur. Esas olan dünya yaşamındaki davranışlarıdır.

Ayetler (44-52): Kur’an tebliğini inkâr edenlerin Muhammed’e karşı davranışları, Tanrı elçisini bezdirmiş olabilir ki kendisine Yunus peygamber gibi şikâyetçi olmaması öneriliyor. Aynı çizgide devamla Rabbin merhameti sayesinde Yunus’un eziyetten kurtulup, yüceltildiği hatırlatılıyor.

   Muhammed’in inkârcılardan, tebliğine karşılık maddi bir beklenti içinde olmadığı belirtilerek, tebliği yapan melek inkarcıları kendisine bırakmasını, onlara cezanın geleceğini, bunun için Rabbin hükmünün beklenmesi gerektiğini Muhammed’e ifade etmiş. İnkârcıların, inkar ettikleri Kur’an’ın aslında âlemlere bir öğütten başka bir şey olmadığı tekrar hatırlatılıyor.

MÜZZEMMİL SURESİ

  1. Ey örtüsüne bürünen

  2. Geceleyin kalk! Kısa bir süre hariç,

  3. Gecenin yarısını ayakta ol yahut bundan biraz eksilt

  4. Yahut buna biraz ekle. Ve Kur’an’ı ağır ağır düşüne düşüne oku.

  5. Doğrusu biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız.

  6. Şu bir gerçek ki, yeni bir oluşa koyulmak üzere geceleyin kalkan, yer tutma bakımından daha güçlü, söz bakımından daha etkilidir.

  7. Kuşkusuz, gündüz boyu senin için uzun bir dolaşma/uzun bir uğraş vardır.

  8. Rabbini adını an ve tebettül et, tüm benliğinle O’na yönel.

  9. Doğunun ve batının Rabbidir O. Tanrı yoktur O’ndan başka. O’nu vekil et.

  10. Onların söylediklerine sabret. Ve güzelce ayrıl onlardan

  11. Benimle, o nimete boğulmuş yalanlayıcıları baş başa bırak.

  12. Bizim yanımızda bukağılar var, cehennem var.

  13. Boğazdan zor geçen bir yiyecek, korkunç bir azap var,

  14. O günde ki yer ve dağlar sarsılır ve dağlar eriyip akan bir kum yığınına dönüşür.

  15. Biz size, üstünüze tanık olan bir resul gönderdik. Tıpkı Firavuna bir resul gönderdiğimiz gibi.

  16. Ama Firavun, resule isyan etti de biz onu korkunç bir tutuşla tutuverdik.

  17. Eğer küfrederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çeviren o günden nasıl korunacaksınız?

  18. Gök bile o yüzden parçalanır. O’nun vaadi gerçekleşmiştir.

  19. Bu bir öğüt verici, düşündürücüdür. Dileyen, Rabbine doğru, bir yol edinir.

  20. Hiç kuşkun olmasın, Rabbin senin durumunu biliyor. Gecenin üçte ikisinden daha azını, yarısını, üçte birini ayakta geçiriyorsun. Seninle beraber olanlardan bir grup da öyle. Allah, geceyi de gündüzü de bir ölçüye bağlamıştır. Sizin onu kuşatamayacağınızı bildi de size tövbe nasip etti. O halde Kur’an’dan kolay geleni okuyun. Sizden hastalar olacağını bildi. Bir kısmının yeryüzünde dolaşıp Allah’ın lütfundan bir şeyler isteyeceklerini, diğer bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bildi. O halde Kur’an’dan size kolay geleni okuyun. Namazı kılın. Zekâtı verin. Güzel bir ödünçle Allah’a ödünç verin. Öz benlikleriniz için önden gönderdiğiniz iyiliğin, Allah katında hayrını daha çok, ödülünü daha büyük olarak bulacaksınız. Allah’tan af dileyin. Hiç kuşkusuz Allah çok affedici, çok esirgeyicidir.

Paylaşım:
 

Ayetler (1-19): Öncelikle Muhammed’e hitap eden ayetler genel olarak bütün inanmışlara da yol gösterir. Muhammed’e gece vakti uykudan uyanıp Kur’an ile meşgul olması yani Kur’an ayetlerini yavaş yavaş okuyup, ayetler üzerinde düşünmesi önerilmiş. Kur’an’ı tebliğ eden, Muhammed’in bile Kur’an ayetlerini ni istiyorsa, Kur’an bağımlısı her inanmışın benzer şekilde davranması gerekmez mi? Arapça, özellikle de yedinci asırda konuşulan Arapça bilmeyen kişinin Kur’an’ı Arapça okuyup düşünmesi mümkün müdür? 


    Muhammed’e, geceleyin uykudan kalkıp Kur’an’la meşgul olmasının, elçilik görevini başarabilmesinin yolunu kolaylaştıracağı şeklinde açıklanmış. Dikkat edilirse bu öneri bir çalışmadır, emek gerektirir. Sevap kazanma ile ilgisi yoktur. Her işte olduğu gibi emeksiz başarı olmaz. Dahası Rabbini anıp tüm benliği ile O’na yönelmesi önerilmiş. Bu öneri aslında bütün inanmışlara da yöneliktir.


   Kur’an’ı tebliğ eden melek, Muhammed’e inkârcıların sözlerine aldırmamasını önerirken kendisinin onlarla ilgileneceğini ve inkârcıları çeşitli cezaların beklediğini belirtmiş. Başka bir elçiyi (Musa’yı) inkâr eden Firavun’un cezalandırılmış olması bir örnek olarak hatırlatılmış. Ayet (19) da ise, sıklıkla ifade edildiği gibi, Kur’an’ın bir öğüt verici ve bir düşündürücü olduğu söylenerek; “isteyenin Rabbine doğru bir yol edinebileceği” anlatılmış. Ancak kişinin istemesinin bile O’nun izni ile mümkün olduğunu da unutmamalıyız.


Ayet (20): Surenin son ayetinin Medine’de indiği kabul edilmiştir. Çünkü ayette Allah yolunda savaşanlar ve ticaretle uğraşanlardan söz edilir. O yüzden surenin başında;  “gecenin önemli bir kısmının Kur’an’la ilgilenilmesi” emri şimdi hafifletilmiş ve “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” denmiştir. Bu ifadeler genellikle gece namaz kılınması şeklinde yorumlanmıştır. Bu esnada Allah’ın adı anılır. Halbuki namaz ritüeli yerine Kur’an’ı anlamak için okuyup düşünmek daha arındırıcı olmaz mı? Özellikle de Arapça bilmeyenler için…Ayetin sonlarında zekâtı vermek emredilmiş iken ayrıca “ güzel bir ödünçle Allah’a ödünç vermemiz” önerilmiş. Bu söz Tanrısal zarafetin yüceliğini göstermiyor mu? İnanmış bir varlığın sahibi olduğu şey nedir? Nefesi bile ödünç iken!!! Zaten O’na ait olanı O’nun yolunda kullanmamız gerekmez mi?

MÜDDESİR SURESİ

 

  1. Ey örtüsüne bürünen!

  2. Kalk da uyar.

  3. Rabbinin yüceliğini duyur.

  4. Temizle giysini.

  5. Uzaklaştır kendinden pisliği.

  6. Çok bularak başa kakma yaptığın iyiliği.

  7. Ve yalnız Rabbin için dayanıklı kıl benliği.

  8. O boruya üfürüldüğünde,

  9. İşte o gün çok zorlu, çok çetin bir gündür.

  10. Küfre batmışlar için hiç de kolay değildir.

  11. Benimle, yarattığım kişiyi baş başa bırak.

  12. Hesapsız bir mal verdim ona.

  13. Göz doyurucu oğullar verdim.

  14. Alabildiğine imkânlar döşedim onun için.

  15. Tüm bunlardan sonra hırs ile daha da artırmamı istiyor.

  16. Hayır, iş sanıldığı gibi değil. O bizim ayetlerimize karşı bir inatçı kesildi.

  17. Ben onu dik bir yola süreceğim.

  18. Derin derin düşündü o; ölçtü biçti.

  19. Kahrolası nasıl bir ölçü kullandı!

  20. Bir kez daha kahrolası nasıl bir ölçü kullandı?

  21. Sonra baktı.

  22. Sonra yüzünü buruşturdu, kaşlarını çattı.

  23. Sonra arkasını döndü ve böbürlendi.

  24. Şöyle dedi: “Bu, rivayet edilerek gelen bir büyüden başka şey değil.”

  25. “İnsan sözünden başka bir şey değil bu.”

  26. Onu Sekar’a fırlatacağım.

  27. Bilir misin nedir Sekar?

  28. Ortada bir şey bırakmaz, hiçbir şeyi görmezlik etmez o.

  29. İnsan için tablolar/levhalar/ekranlar sunandır o.

  30. Üzerinde ondokuz vardır onun.

  31. Biz cehennem yaranını hep melekler yaptık Ve biz onların sayılarını da küfre saplananlar için bir imtihandan başka şey yapmadık. Ta ki,  kendilerine kitap verilenler iyice ve apaçık bilsinler. İman etmiş olanların imanı artsın. Kendilerine kitap verilmiş olanlarla iman sahipleri kuşkuya düşmesin. Kalplerinde hastalık olanlarla küfre sapmış bulunanlar da; “Allah bununla neyi örneklendirmek istiyor” desinler. İşte böyle. Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğruya ve güzele kılavuzlar. Rabbinin ordularını ancak O bilir. Bu, insan için bir öğüt verici ve düşündürücüden başka şey değildir.

  32. Hayır, sandıkları gibi değil. Andolsun Ay’a.

  33. Andolsun geceye, sırtını döndüğünde;

  34. Andolsun sabaha, ağarıp ışıdığında,

  35. Ki o gerçekten en büyüklerden biridir.

  36. İnsan için bir uyarıcıdır.

  37. Sizden, öne geçmek yahut arkaya kalmak/erken davranmak yahut gecikmek isteyen için.

  38. Her benlik öz kazancının bir karşılılığıdır.

  39. Uğur ve bereket yaranı müstesna.

  40. Bahçelerdedirler. Birbirlerine soruyorlar,

  41. Suçlular hakkında.

  42. “Sizi Sekar’a sürükleyen nedir?”

  43. Cevap verdiler: ”Namaz kılıp dua edenlerden değildik.”

  44. “Yoksulu yedirip doyurmuyorduk.”

  45. “Boş lakırdılara dalanlarla dalar giderdik.”

  46. “Din gününü yalanlıyorduk.”

  47. “Nihayet, tartışılmaz ve karşı çıkılmaz bilgi önümüze dikildi.”

  48. Artık yarar sağlamaz onlara şefaatçıların şefaati.

  49. Ne oluyor onlara da öğüt verip düşündüren şeyden yüz çeviriyorlar?

  50. Sağa-sola kaçışan yaban eşekleri gibidirler,

  51. Arslandan ürkmüşlerdir.

  52. İçlerinden her kişi de istiyor ki, kendisine açılıp saçılmış sayfalar verilsin.

  53. Hayır, öyle şey olmaz. Doğrusu şu ki ahiretten korkmuyorlar.

  54. Hayır iş sandıkları gibi değil. O bir öğüt verici/bir düşündürücüdür.

  55. Dileyen düşünür onu, öğüt alır.

  56. Ve onlar, Allah’ın dilediği dışında öğüt alamazlar. Sakındırmaya ve affetmeye ehil olan O’dur.

 

Paylaşım:

Ayetler (1-7): Ayetler Muhammed’e yönelmiştir. İlk ayet uykudan kalk demek olabileceği gibi, beşeri örtünden sıyrıl anlamına da gelebilir.  Ancak o zaman toplumu uyarma görevini yerine getirebilirdi ki, takip eden ayetler aynı çizgide devam ediyor. Elbisenin temizlenmesi manevi kirlerden temizlenme yani arınmaya işaret ediyor diye düşünebiliriz. Çünkü arınmadan uyarma görevinin yapılabileceğini sanmıyorum.

   Muhammed’e yaptığı iyilikleri başa kakmaması önerilmiş. İyilik, yaratılmışa yapılmıştır. Aslında iyilik Allah’a yapılan gerçek ibadet değil midir? Muhammed’in benzer hizmeti yapabilmesi için benliğinin güçlü olması gerektiği kendisine hatırlatılmış. Sonuçta beden bize O’nun emaneti değil midir? Bütün bu ayetlerin sadece Muhammed’e değil, inanmışlara bir emir olduğunu düşünürüm.

Ayetler (8-15): Ayetler dünya okulunda kıyamet konusu ki özünde toplu uyanışa işaret ediyor. Uyanışla birlikte daha önce inanmayanlar gerçeklerle karşılaşacaklar. O yüzden o dönem onlar için içlerine sindirebilmek, kabullenebilmek çok zor olsa gerek. Onların özellikle bazıları dünya nimetleri kendilerine bolca verilmiş kişilermiş.

 

Ayetler (16-30): Kur’an’ı inkâr edenlere yönelik ayetlerde, Kur’an’ı tebliğ eden melek, inkârcıların hangi esasa dayanarak Kur’an’ın beşer sözü olduğuna karar verildiğini soruyor. Bu sözlerin dayanaksız bir düşünce mahsulü olduğu ifade edilmiş. İnkârcıların eğitim için cehenneme gönderileceği anlatılmış. Ayet (29) da bahsedilen ekran/tablo kelimeleri, muhtemelen biyolojik ölüm sonrası, ruha, dünya hayatında yapılan ve zaten kayıt altında olan yanlışların gösterilmesi olabilir. Son ayetteki ondokuz kelimesinin ise cehennem boyutunda görevli meleklere işaret ettiğini düşünebiliriz.

 

Ayetler (31): Cehennem aslında bir okuldur. Okuldaki görevli sayısı ise ayet(30) a göre 19 olup bu açıklama ile önceden kitap verilenlerin (Museviler ve İseviler) ve Kur’an bağımlılarının imanlarının artmasını sağlayacağı ve inkârcılar için ise bir imtihan aracı olduğu anlatılmış. Diğer bir amaç inanmayanların konu hakkındaki şüphelerinin artmasına vesile olmasıdır. Devamla Allah’ın dilediği varlığı doğru yoldan saptırıp, dilediğini doğruya ve güzele kılavuzlamasına işaret edilmiş. Burada bir adaletsizlik söz konusu olabilir mi? Sanmıyorum. Bu konu da bireyin tekâmülü içinde ele alınmalıdır. Allah âlemlerin Rabbi (eğiticisi) ise ve rahmeti sonsuz ise her olan tekamüle yardımcı demektir. Ayet(4-79) Muhammed’e bile iyiliğin Allah’tan, kötülüğün ise kendi nefsinden olduğunu hatırlatıyor. Ayrıca görünüşe akıp hüküm vermemek doğru olur. Beşer için iyi ve kötü kavramları bu dünya okulu için geçerlidir. Olan her şey tekâmüle yardımcıdır.

 

Ayetler (32-37): Kur’an’ı tebliğ eden melek, o günün toplumunda önemli kavramlara yemin ederek, cehennem boyutunun inkârcıların sandığı gibi değil, aksine çok önemli olduğunu ve insanlar için bir uyarıcı olduğunu vurgulamış. Uyarı, sonsuza uzanan yolda ileri gitmek veya geri kalmak konusundadır. İleri gitmek, tekâmül yolunda ilerlemek olarak düşünülebilir.

 

Ayetler (38-47): Her varlık biyolojik ölüm sonunda gittiği ahirette, dünya hayatındaki davranışlarının karşılığına muhatap olur. Ayetlerde konu edilenler inkârcılardır.  Uğur ve bereket yaranı ise doğrudan cennete gidecekmiş. Cennettekilerin, Sekar’a gönderilenlere niçin orada oldukları sorusu, semboliktir ve sadece beşere cehennem okuluna kimlerin gönderileceğini farklı bir yöntemle açıklamaktadır. Son ayette ise beden kafesinden kurtulan ruhun  gerçeklerle karşı karşıya kalışı anlatılmış.

 

Ayetler (48-56): Önceki ayetlerde çizilen tabloya devamla; cehennem boyutundaki eğitime devam edilecektir. Bu konuda inkârcıların güvendikleri şefaatçılar ki kendi zanlarıdır, onlara yardım edemezler. Onlar gerçekler karşısında şaşkındırlar. Ancak yapabilecekleri bir şey yoktur. Onlar gerçeklerden o kadar uzaktılar ki her biri kendilerine tebliğ ile ilgili sayfaların verilmesini isterlermiş. Sistem bu şekilde çalışmaz. Daha önce de olduğu gibi bir elçi uyarı görevini yapar. Kur’an’a göre, uyarıyı işitenlerden, ”dileyen düşünür onu, öğüt alır.” Son ayet ise Allah’ın dilemesi dışında kimsenin öğüt alamayacağını anlatıyor. Burada yine adil olmayan bir resim mi görüyoruz? Hayır, her bireyin hayat plânı farklıdır. Plân uygulanır

 

FATİHA SURESİ

  1. Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla…

  2. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’adır.

  3. Rahman’dır, Rahim’dir O.

  4. Din gününün Malik’i, sultanıdır O

  5. Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.

  6. Dosdoğru giden yola ilet bizi…

  7. Kendilerine nimet sunduklarının, üzerlerine gazap dökülmemişlerin, karanlık ve şaşkınlığa saplanmamışların yoluna…

 

Paylaşım:

Ayetler (1-4): Surenin ilk dört ayeti, Muhammed’e Kur’an ayetlerini ileten meleğin, inananlara Allah’ın yüceliğini anlatmasıyla başlar. Allah’ın bütün yaratılmışa ölçüsüz merhametine işaret ederken, âlemlerin Rabbi, yani eğiticisi olduğu ifade ediliyor. Yani eğitilen sadece beşer değildir. Eğitimden ne anlıyoruz? Sadece beşerin eğitimi konusunda belki bir şeyler söylenebilir. Bunun için iki Kur’an ayetini hatırlayalım:

 

(Zâriyât-56) Ben, cinleri ve insanları sadece bana ibadet/kulluk etsinler diye yarattım.

 

(Tâhâ-50) Musa dedi: ”Rabbimiz her şeye yaratılışını lütfeden, sonra da yol-yordam gösteren kudrettir.

 

   Ayetlerden beşerin, sadece Allah’a kulluk etmek üzere yaratıldığını anlıyoruz. Yaratılışımız O’nun bir lütfu imiş. Burada lütuf kelimesini sadece bedenimizin yaratılışı olarak anlıyorum. Ayrıca ruhumuz var. Ruhumuz özümüzdür. Bedenimiz ise bir eğitim yeri olan dünya okulundaki giysimizdir. Beden vasıta edilerek ruh eğitilmektedir. Dünyada bedenlenen varlığa “yol-yordam göstermek”, varlığın eğitiminin sağlanacağına işaret eder. Eğitimin amacının yaratana kulluk etmekle bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz. Şekle ve vakte bağlı ritüellerin esas amaç olmadığını ve fakat eğitimin yardımcı araçları olduğunu düşünebiliriz. Kulluktan kastedilenin, varlığın yaratılış amacına uygun yaşayarak tekâmülle gösterilen hedefe ulaşması olduğu söylenebilir. Kur’an’da beşere gösterilen hedef ise “meleklerin Adem’e secde etmesi” sembolizmi içinde bulunabilir. (Kur’an A’raf-11)

 

   “Din günü” çok özel bir kavramdır. Konu ile ilgili daha detaylı bir paylaşım bu çalışmanın da içinde yer aldığı “Evrenseldin.com” adresinde “Derlemeler” çalışması altında bulunabilir. Burada kısaca ifade edersek “Din günü”, Kur’an’da zaman zaman karşılaştığımız, “Allah’ın Dini” kavramının küresel ölçekte yerleşeceği, yani tek inanç sisteminin kabul göreceği dönem olduğunu düşünmek isterim.

   İlk dört ayette Yaratan’ın sınırsız gücüne ve yarattıklarına karşı merhametine dikkatimizi çeken melek “Hamd, alemlerin Rabbi Allah’adır” diyor. Hamd kelimesinin toplumumuzda şükür kelimesi ile eş anlamlı kullanıldığını görüyoruz. Şükür kelimesinin beşerin kendine ulaşan nimetlere teşekkürü anlamında kullanılması doğrudur. Hamd kelimesinin ise, Kur’an’da, Yaratan’ın yüceliğini kabul ve övgü anlamında kullanıldığını fark ederiz. O’nun yüceliğini idrak eden yaratılmış varlıkların, O’nu hamd ile tespih etmesi gibi. Ayetler (Bakara-30; Râd-13 v.d.)

 

Ayetler(5-7): Bu ayetler ise beşerin Âlemlerin Rabbi’ne yakarışıdır. Yalnız O’ndan yardım istenmesi, imanın özüdür. Böyle bir imana sahip olan başka hiçbir gücün önünde eğilmez. Ne mutlu o kişiye. Yakarılan önemli bir konunun “dosdoğru yola iletilmek” olduğunu söyleyebiliriz. Dosdoğru yolun beşeri, Kur’an’da gösterilen hedefine iletecek en kısa yol olduğunu belirtebiliriz. Yollar çoktur. Fakat dosdoğru yol beşerin hedefine ulaşmaya çalışırken vakit kaybetmemesini sağlar diye düşünebiliriz.

TEBBET SURESİ

1-    Elleri kurusun Ebu Leheb’in; zaten kurudu ya.
2-    Ne malı kurtardı onu ne de kazandığı. 
3-    Alevli bir ateşe yaslanacaktır o.
4-    Karısı da öyle.
5-    Odun hamalı olarak. Gerdanında bir ip olacaktır onun, en sağlam fitillisinden.


Paylaşım:
 

Ayetler (1-5): Bu surenin ayetleri, Muhammed’in Kur’an’ı tebliğ etmesine düşmanca tepki gösteren, amcası Ebu Leheb ve eşi hakkındadır. Varlıklı ve güçlü olmaları bu ikilinin cezalandırılmalarına engel olmayacaktır.
 

TEKVİR SURESİ

 

1-Güneş büzülüp dürüldüğünde,

2- Yıldızlar ışıklarını yitirdiğinde,

3- Dağlar yürütüldüğünde

4- O bakmaya kıyılmayan develer kendi hallerine bırakıldığında,

5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığında,

6- Denizler kaynatıldığında,

7- Benlikler çiftleştirildiğinde,

8- O diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğunda,

9- Hangi günah yüzünden öldürüldü diye!

10- Sayfalar açılıp göz önüne konduğunda,

11- Göğün örtüsü soyulup indirildiğinde,

12- Cehennem kızıştırıldığında,

13- Cennet yaklaştırıldığında,

14- Her benlik önceden ne hazırlamışsa bilmiş olacaktır.

15- Hayır iş onların sandığı gibi değil. Andolsun o sinip gizlenenlere,

16- Akıp akıp giderek yuvasına girenlere,

17- Beriye geldiği ve geriye döndüğü zaman geceye,

18- Ve soluyarak açıldığı zaman sabaha,

19- Ki o, çok değerli bir elçinin sözüdür.

20- Çok güçlüdür o elçi. Arş sahibinin yanında saygındır.

21- İtaat edilir orada kendisine, emindir.

22- Ve arkadaşınız bir cin çarpmış değildir.

23- Andolsun ki o, onu apaçık ufukta gördü.

24- O gayb konusunda cimri değildir.

25- Ve o, kovulmuş şeytanın sözü değildir.

26- Hal böyle iken nereye gidiyorsunuz?

27- O, âlemlere bir öğütten başka şey değildir.

28- İçinizden, dosdoğru yürümek isteyen için.

29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz.

 

Paylaşım:

Ayetler(1-14): Kıyamet metaforu ile küresel uyanış tekrar edilmektedir. Örnek olarak güneşin dürülmesi yani sönmesi ile dünyada hayat biter. Fakat ayetlere göre hayat devam ediyor. Ancak küresel uyanışın önemi mecâzi ifadelerle anlatılıyor. Ayet (11) de göğün örtüsünün kaldırılmasını, beşerin bazı gerçeklerle karşılaşması gibi düşünebiliriz. Diğer taraftan ayet(10) da “sayfaların açılmasından” bahsedilmiş. Bu kavram her varlığın dünya hayatında yaptıkları ile yüz yüze gelmesini gösterir. Bu karşılaşma zaten beşerin her biyolojik ölümünde gerçekleşir ve ona göre de varlık eğitimine ya cennet, ya da cehennem boyutlarında devam eder. Ayet (7) deki benliklerin çiftleştirilmesi-eşleştirilmesi- ifadesi de bu çerçeveye oturur; yani benzer davranış sergileyenlerin okullarının da aynı olacağı anlayışına uyumludur.

 

Ayetler(15-29): Bazı doğa olaylarına yeminle başlayan ayetlerin, Arş’ın sahibi yanında değerli olan bir elçinin Muhammed’e ilettiği sözler olduğu ve onları topluma ileten Muhammed’in bir cin tarafından çarpılmadığı anlatılmış. Muhammed’in o elçiyi gördüğü de ifade edilmiş. Daha sonra gelen ayetlerdeki “o” zamiri hakkında yorumlar değişiktir. Kanımca “o” zamiri Kur’an’ı işaret eder.  Gayb konusunda beşere gerektiği kadar bilgi veren Kur’an’ın, sadece beşere değil alemlere bir yol gösterici olduğu anlatılmış. Demek ki sadece beşer değil, bilmediğimiz başka alemlerde de ruhsal tekamül etmesi gerekenler var. Ancak bu yol göstericilik sadece dosdoğru yolda yürümek isteyenler için geçerliymiş. Bu ifade kişinin ruhsal tekâmülü ile bağlantılıdır. Yeterli tekâmüle ulaşmış olanlar ancak dosdoğru yolu fark edip o yolda yürümek isteyeceklerdir. Son ayet ise beşerin her türlü düşünce ve eyleminin Allah’ın izni ile gerçekleştiğini açıkça ifade ediyor.   

A’LÂ SURESİ

 

  1. Rabbinin o yüce adını tespih et;

  2. O ki yarattı düzene koydu,

  3. O ki miktarını, şeklini belirledi, yolunu çizip aydınlattı.

  4. O ki otlağı çıkardı,

  5. Sonra da onu sellerin sürüklediği morarmış bir atık haline getirdi.

  6.  Seni okutacağız da artık unutmayacaksın.

  7. Allah’ın dilediği müstesna. O, açıklananı da gizleneni de bilir.

  8. Sana, en kolay olanı kolaylaştıracağız.

  9. Eğer hatırlatmak yarar sağlarsa hatırlat/ öğüt ver.

  10. İçine ürperti düşen öğüt alacaktır.

  11. İçi kararmış bedbaht ise ondan kaçınacaktır.

  12. En büyük ateşe girer o.

  13. Sonra orada ne ölür ne de hayat bulur.

  14. Benliğini arındıran/zekat veren, kurtuluşa gerçekten ermiştir.

  15. Rabbinin adını anmış, namaz kılıp dua etmiştir o.

  16. Doğrusu şu ki, siz şu eğreti hayatı yeğliyorsunuz.

  17. Oysaki sonraki hayat daha mutlu, daha kalıcıdır.

  18. Bütün bu gerçekler ilk sayfalarda da elbette vardır.

  19. İbrahim’in ve Musa’nın sayfalarında.

 

Paylaşım:

Ayetler (1-5): Yaratan ve yaratılışı düzene koyan ve yarattığının yürümesi gereken yolu belirleyip o yolu yürüyebilmesi için yolu aydınlatan, yarattığını gerektiğinde yok etme gücüne sahip Allah’ın adını tespih etmesi Muhammed’e emredilmiş.

 

Ayetler (6-13):  Muhammed’e hitap ile başlayan ayetler, Kur’an’ı Muhammed’e tebliğ eden gücün Muhammed’i okutacağı (okuma-yazma değil), yani eğiteceklerini ve böylece Muhammed’in –Allah’ın diledikleri dışında-öğrendiklerini unutmayacağı ve bu eğitimin kendisine kolaylaştırılacağı anlatılmış. Muhammed’den, öğrendiklerini –eğer faydalı olacağını düşünürse- diğer insanlara da iletmesi istenmiş. Görülüyor ki Muhammed sadece Kur’an’ı insanlara nakletmemiş, onun açıklamasını da kendisinin uygun göreceği kişilere herhalde onların anlayabileceği kadar yapmış olabilir. Tebliğden ve açıklamalardan belli kişiler-iman etmesine izin verilenler, yani arınmaya başlayanlar- öğüt alıp gereğini yapmaya çalışırlar. Henüz yeterli arınmaya sahip olmayanlar ise doğal olarak Kur’an’dan kaçacaktır. Çünkü onlar Kur’an’ın önerdiği yolu benimseyemezler. Çünkü bu davranışı sergileyen kişiler için henüz uyanma zamanı gelmemiştir. Onlar yürüyen ölüden farksızdırlar.

 

Ayetler (14-19): Beşerin dünya hayatındaki serüvenine gönderme yapan ayetler bazı gerçeklere de değiniyor. Kur’an’da “meleklerin Âdem’e secde etmesi” sembolizmi ile beşere gösterilen hedefe ancak arınma ile varılabilir. Arınmanın ise sonsuz olduğunu düşünmeliyiz Çünkü beşer sadece dünya yaşamında arınma kavramına aşinadır. Mânevi âlemlerde arınma için gereken nedir, beşer aklımızla bilmiyoruz. Ancak dünya okulunda zekât veren, yani maddi ve mânevi zenginliğini usulünce paylaşan benliğin arınmasının mümkün olabileceğini anlıyoruz (Leyl Suresi-18). Arınan benliğin “Rabbinin adını anıp dua ettiğini”, ayet(A’lâ Suresi-15) belirtiyor. Arınma ve “Rabbinin adını anma” konuları, hangisi önceliklidir? İkisinin birbirini tetiklediğini düşünebiliriz. Yoksa “Rabbinin adını anıp dua eden  milyarlarca benliğin arınması gerekirdi”. Fakat gerçek o değildir. Her konuda olduğu gibi arınma da O’nun izniyle olur (Nisa Suresi-49). Kur’an beşerin dünya hayatını tercih ettiğini - beşeri gözlemler de bu yöndedir- ve fakat âhiret hayatının kalıcı olduğunu anlatıyor. Devam ederek Kur’an, bu surenin son ayetinde, anlatılan bu gerçeklerin İbrahim ve Musa’nın sayfalarında da olduğunu anlatıyor. Bu açıklama ilahi öğretinin tek ve aynı kaynaktan olduğunun bir delili değil midir?

LEYL SURESİ

  1. Andolsun bürüyüp örttüğü zaman geceye,

  2. Ve parıldadığı zaman gündüze,

  3. Andolsun erkeği de dişiyi de yaratana,

  4. Ki sizin emek ve gayretiniz mutlaka dağınık ve parça parçadır.

  5. Kim verir ve sakınırsa,

  6. Ve güzeli doğrularsa,

  7. Biz ona, en kolay olanı kolaylayacağız.

  8. Ama kim cimriliğe sapar ve kendisini tüm ihtiyaçların üstünde görür,

  9. Ve güzelliği yalanlarsa,

  10. Biz onu, en zor olana sevk edeceğiz.

  11. Aşağı yuvarlandığında malı onu kurtarmayacaktır.

  12. Doğruya ve güzele kılavuzlamak sadece bizim işimizdir.

  13. Sonrası da öncesi de sadece bizimdir.

  14. Ben sizi, köpürerek yanan bir ateşe karşı uyardım.

  15. Sadece karanlık ruhlu azgın girer ona.

  16. Yalanlamış, sırtını dönmüştü o.

  17.  İyice sakınan da ondan uzak tutulur.

  18. O ki, temizlenip arınsın diye malını verir.

  19. O’nun katında hiç kimsenin, karşılığı verilecek bir nimeti yoktur/hiç kimsenin ona, karşılık olarak verilecek bir nimeti yoktur.

  20. Yüceler yücesi Rabbinin yüzünü özleyip istemek için veren hariç.

  21. Yakında mutlaka hoşnut olacaktır

 

Paylaşım:

Ayetler (1-11): Bazı doğa olaylarına yeminle başlayan ayetler beşerin emek ve gayretinin sürekli olmadığını belirtiyor.  Burada bahsedilen emek ve gayret terimleri ile hayra yönelik çalışmalar kastedilmiş. Dünya yaşamının beşerden istekleri ve beşerin gücü düşünülürse beşerin emek ve gayretinin kesikli olması anlaşılabilir. Zaten ayet bundan şikayetçi değil. Devamla, kötülükten sakınan ve sahip olduklarını (maddi-manevi) paylaşan ve güzeli yani yaşamdaki düzeni sağlayan davranışları tasdik edip destekleyenin hayat yolunun kolaylaştırılacağı belirtilmiş. Diğer taraftan kişi cimrilik yapıp, ayrıca kendisinde güç olduğu sanısına kapılarak güzel davranışları ret ederse kendisini hayat yolunda zorlukların beklediği ve sahip olduğu maddi varlığın onu kurtaramayacağı anlatılmış. Hayat yolunun hem bu dünya hayatı hem de biyolojik ölüm sonrası yaşanan ahiret hayatı olduğunu düşünebiliriz.

 

Ayetler (12-16): Hangi inanç sistemi olursa olsun hedef beşerin ruhsal tekamülü olup beşerin eğitimi için çeşitli usuller kullanılabilir. Bunun için beşerin doğruya ve güzele kılavuzlanması işi eğitim planını yapan gücün elindedir. Anlaşılabileceği gibi kılavuzluk vardır ve kitap ve elçiler vasıtasıyla bu işlem yürütülür.  Ayet (13) te ise yaratılış olayının tamamının planlanması ve uygulamasının yaratıcı gücün elinde olduğu güçlü bir şekilde ifade edilmiş. Devamında ise uyarıya sırtını dönenlerin karşılaşacağı eğitimin zorluğu “yanan bir ateş” metaforu ile anlatılmış.

 

Ayetler (17-21): Kötü davranışlardan uzak olan ve arınmak için malını olmayanlarla paylaşan kişiler ise azaptan uzak olacaklarmış. Bu kişilerin mallarını paylaşımı, her hangi bir borç karşılığı veya bir menfaat beklentisi ile değildir. Tek amaçları Yüceler Yücesi’nin hoşnutluğunu istemek olduğundan onlar mutlaka hoşnut edileceklermiş.

FECR SURESİ

  1. Andolsun tan yerinin ağarma vaktine,

  2. On geceye,

  3. Çifte ve teke,

  4. Yola koyulduğu zaman geceye.

  5. Nasıl, bunlarda akıl sahibi için bir yemin var mı?

  6. Görmedin mi ne yaptı Rabbin Âd kavmine?

  7. Sütunlarla dolu İrem’e,

  8. Ki beldeler içinde onun benzeri yaratılmamıştı.

  9. Ve ne yaptı vadide kayaları oyan Semûd kavmine?

  10. Ve kazıklar sahibi Firavun’a.

  11. Bunlar ülkelerde azıp zulmetmişlerdi.

  12. Ve oralarda bozgunu çoğaltmışlardı.

  13. Bu yüzden Rabbin, üzerlerine azap kamçısını yağdırıverdi.

  14. Çünkü Rabbin tam gözetleme yerindedir/tam bir biçimde gözetlemektedir.

  15. İnsan böyledir; Rabbi kendisini deneyip de ona cömert davranır, nimet yağdırırsa: “Rabbim bana ikramda bulundu.” der.

  16. Ama Rabbi onu sıkıntıya uğratıp rızkını ölçüye bağlarsa: “Rabbim bana ihanet etti.” Der.

  17. Doğrusu şu ki, siz yetime ikramda bulunmuyorsunuz.

  18. Yoksulun doyurulmasını teşvik etmiyorsunuz.

  19. Mirası derleyip toplayıp yiyorsunuz.

  20.  Malı, devşirip depolatacak bir sevgiyle seviyorsunuz.

  21. İş böyle gitmeyecektir. Yer birbirine çarpılıp dümdüz hale getirildiğinde,

  22. Rabbin gelip melekler saf saf dizildiğinde,

  23. O gün cehennem de getirilir. İşte o gün düşünüp anlar insan. Ama düşünüp hatırlamanın ona ne yararı var?

  24. Der ki: “Keşke şu hayatım için önceden bir şeyler gönderseydim.”

  25. Ogün hiç kimse O’nun azabı gibi azap edemez.

  26. Ve hiç kimse O’nun vurduğu bağ gibi bağ vuramaz.

  27. Ey sükuna kavuşmuş benlik!

  28. Dön Rabbine, razı etmiş ve razı edilmiş olarak.

  29. Gir kullarımın arasına. Gir cennetime.

Ayetler (1-14): Beşeri yeteneklerle varlığının farkına vardığımız bazı bulguların arkasındaki gerçeklerin ancak akıl sahipleri tarafından fark edilebileceğini vurgulayan ayetler, geçmişte toplumları içinde bozgunculuk yapan egemenlerin nasıl yok edildiğini bazı örneklerle hatırlatıyor. Örnekler Âd, SemÛd kavimleri, İrem yerleşimi ve azaptan nasibini alan Firavun’dur. Çünkü sistem her olup biteni en ince detayına kadar kayıt altına alır ve sonuçlar ilgililerce değerlendirilip plan uyarınca gereken yapılır.

 

Ayetler (15-26): Ayetler iki bölümde incelenebilir. Önce insanın beşeri zayıflığı hatırlatılırken, beşerin hem varlık hem de yoklukla deneneceği ve her iki durumda tepkisinin arzu edilenin tersi olduğu anlatılmış. Beşeri zayıflıklar dünyada düzeni bozmaktadır. Bu gelişme ise cezayı gerektirir. Unutmayalım ki ceza da eğitimin bir vasıtasıdır. Ceza bu dünyada olabildiği gibi özellikle ahirette var olacaktır. ‘Rabbin ve meleklerin’ ve hatta cehennemin dünyaya geleceği ifadesini, cezanın önemine vurgu yapabilmek için başvurulmuş bir yol gibi düşünebiliriz.

 

Ayetler (27-30): Dünya okulunda yaşam bulanlardan bazıları ise, O’nun yardım ve izniyle, dengeye ulaşmış, sonsuz tekâmül yolunda yürümektedir. Onlar nereden gelip nereye gittiklerini ve ne yaptıklarının farkına vardıklarından günlük olaylardan etkilenmezler ve o yüzden huzurludurlar. Yaşam tarzları ilahi âlemin istediğine ters değildir, eksikleri olsa da. İşte bunlar bu tekâmül seviyesinde ancak “kul” olabilirler ve onların artık eğitim için dünya okuluna dönmelerine gerek yoktur. Onları daha ileri seviyede eğitim bekler. Görüldüğü gibi “kul” olmak otomatik değildir. Diğer taraftan tekâmül sonsuz olduğu için eğitimin cennet boyutlarında da devam edeceğini söyleyebiliriz.

DUHA  SURESİ

 

  1. Andolsun kuşluk vaktine,

  2. Gelip oturduğu vakit geceye ki,

  3. Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.

  4. Sonrası senin için öncesinden elbette ki daha mutlu ve kutlu olacaktır.

  5. Rabbin sana verecek de sen hoşnut olacaksın.

  6. O seni bir yetim olarak bulup da barınağa kavuşturmadı mı?

  7. Seni şaşırmış olarak bulup da kılavuzluğunu üstlenmedi mi?

  8. Seni aile geçindirme zorluğu içinde bulup da zengin etmedi mi?

  9. O halde, yetimi örseleme,

  10. Yoksulu/dilenciyi azarlama.

  11. Ve Rabbinin nimetini söz ve fiillerinle yerine getir.

 

Paylaşım:

 

Ayetler (1-11): Kur’an tebliğinin ilk dönemlerinde bir aralık vahyin kesilmesi ile ilgili olan ayetlerde, bazı doğa olaylarına yemin edilerek Muhammed’i, Rabbinin terk etmediği söylenirken, geçmişte Muhammed’e Rabbin yardımları hatırlatılmış. Muhammed’in sonunun başından çok daha iyi olacağı müjdesi verilirken, yetime iyi davranması ve “Rabbinin nimetini söz ve fiilleri ile yerine getirmesi” istenmiş. Bu surede Muhammed’e yönelmiş görünen ayetler aslında tüm inanmışlara bir mesajdır. Her varlık yaşamında sıkıntılı dönemler ve arkasından rahatlamalar yaşamıştır. Bütün bunlar beşerin hayat planı ile ilgilidir. Sıkıntılı dönemi sabırla aşan kişinin rahatlayınca şükretmesi arzu edilir. Ancak hedef daha da ilerisi olup Rabbine teşekkürünü eylemle de ifade etmesi çok daha arzu edilir. Eylem teriminin açılımı dünyada barışın oluşmasına yardımcı olabilmektir. Sıradan bir varlığın dünya barışını etkilemesi doğrudan mümkün değildir. Ancak kişinin çevresi ile uyumlu yaşaması ve güzel düşünceler üretmesi yerinde bir hizmet olacaktır.

İNŞİRAH  SURESİ

1. Açıp genişletmedik mi senin göğsünü!
2. İndirmedik mi üzerinden ağır yükünü!
3. Ki o, belini çatlatmıştı senin.
4. Ve yüceltmedik mi senin şanını!
5. Demek ki zorluğun yanında bir kolaylık mutlaka var.
6. Zorluğun yanında bir kolaylık muhakkak var.
7. O halde, boşalır boşalmaz yeni bir işe koyulup yorul.
8. Ve yalnız Rabbine yönelip doğrul.

Paylaşım:

Ayetler (1-8): Muhammed’le ilgili olan ayetlerde öncelikle Muhammed’in göğsünün açılıp genişletilerek yükünün hafifletildiği anlatılmış. Muhammed’in göğsünün açılıp genişletilmesi kendisine maddi bir müdahale yapılıp vahyi kolay alabilir duruma getirilmesi olabilir veya sağlanan manevi yardımlarla tebliğden dolayı göğsünün daralmasının önlenmesi anlamına da gelebilir. Yol ne olursa olsun, Muhammed’e yapılan yardımla elçilik yükünü taşıyabilecek yetenek kazandırılmış. Bunun sonucu ise Muhammed’in şanının yücelmesi olmuş ki elçi de yardım almadan hiçbir şeye muktedir değildir. 


   Ayetler her zorluk sonunda bir nimetin sağlanacağının altını çizerken “emeksiz nimet olamayacağı” deyişini bize hatırlatıyor. Devamla zorluğun üstesinden gelince, Muhammed’in yeni bir işe sarılması önerilirken, Muhammed’in sadece “Rabbine yönelip doğrulması” isteniyor. Doğrulmak, maddi hatalardan uzaklaşıp temizlenmek ise, bu hedefe ulaşabilmek için Muhammed’in Rabbine dönmesi gerekmiş. Elçiye  yapılan öneriler diğer taraftan inanmışlara da bir yol, hem de değişmez bir yol gösteriyor. “Muhammed’in Rabbine dönmesi”, dünyada her yönde O’nun yüzünü görmek değil midir? Bu yolu kişi kendisi mi bulacak, yoksa var olan kılavuz kitap Kur’an’a mı yönelecek? Cevap bellidir. 
 

ASR SURESİ

1. Andolsun zamana/çağa/gündüzün iki ucuna/sabah namazına/ikindi vaktine/Asrısaadet’e ki,
2. İnsan, gerçekten tam bir hüsran içindedir.
3. İnanıp barışa yönelik işler yapanlar, birbirlerine hakkı önerenler, birbirlerine sabrı önerenler müstesnadır.  

Paylaşım:

Ayetler(1-3): İlk iki ayette asra yemin edilerek insanın hüsran içinde olduğu anlatılmış. Son ayete göre inanıp barışa yönelik işler yapanlar, birbirine hakkı ve sabrı önerenler, hüsran içinde değilmiş. Hüsran düş kırıklığı demektir. Bu anlatım biyolojik ölüm sonrası varlığın karşılaşacaklarına bir göndermedir diye düşünebiliriz. Beşerin dünya yaşamında elde ettiği maddi gücün biyolojik ölüm sonrası kendine hiçbir yararının olmayacağını anlaması varlığın düş kırıklığına uğramasına sebep olacaktır. Ancak bu durum tekâmül gerçeğine uygundur. Birinci ayette yemin edilen “asr” terimi her ne kadar değişik anlamlar ifade ediyorsa da kanaatimce “asr” terimi burada zamana işaret eder. Ayette belirtilen diğer anlamlar değişebilir. Esas olan zamandır. Zaman terimi biz, dünya okulunda eğitim şansı verilenler için dördüncü boyut olarak düşünülebilir. Dünya yaşamında beşer için önemli bir kavramdır. Ancak farklı boyutlarda zaman terimi bizim tanıdığımızdan çok farklı olabilir ki işaretini Kur’an’da görüyoruz: 


Kur’an (Meâric-4) Melekler ve Ruh, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler O’na.

ÂDİYÂT SURESİ

1. Andolsun soluyuşlarıyla ses çıkararak koşanlara/nefes nefese saldıranlara.
2. Çakıp çakıp ateş çıkaranlara,
3. Sabahleyin akın edenlere/baskın yapıp toprak fethedenlere,
4. Derken onunla toz duman çıkaranlara,
5. Derken onunla bir topluluğun ortasına dalanlara ki,
6. İnsan, Rabbine karşı gerçekten çok nankördür.
7. Ve kendisi de buna iyiden iyiye tanıktır.
8. O, mal ve servet arzusu yüzünden alabildiğine katıdır.
9. Bilmez mi ki, o kabirler içindekiler dışarı fırlatıldığında,
10. Göğüslerin içindekiler derlenip toparlandığında,
11. Hiç kuşkusuz, o gün, Rableri onlardan iyice haberdar olacaktır.

 

Paylaşım:

Ayetler (1-11): Bazı doğa olaylarına ve beşerin dünyadaki yaşam deneyimlerine yemin edilerek başlayan ayetler, beşerin Yaratan’a karşı gerçekten bir nankör olduğunu gerekçeleri ile sıralamış. Beşer yeterli meziyete sahip olduğu için yaptığı nankörlüğün farkındadır. Fakat beşer nefsinin isteğine uyar ve önleyemediği servet kazanma ve daha da arttırma arzusu yüzünden çevresine katı davranır. Bu davranış ise pek çok yanlışı da beraberinde getirir. Ancak zamanı geldiğinde ki o zaman; Kur’an’ın değişiyle “kabirlerin içindekilerin dışarı fırlatılması” ve “göğüslerin içindekilerin derlenip toparlanması” olarak ifade edilmiş olup, “Kabir” kelimesi, biyolojik olarak canlı olan beşerin bedenine ve “kabir içindekilerin dışarı fırlatılması” ruhsal uyanışa işaret eder ve “göğüslerin içindekilerin derlenip toparlanması” ise yaptığı bütün fiillerin kişi tarafından farkına varılmasıdır diye düşünebiliriz. Son ayet olayın önemine vurgu yapmak için “o gün Rabbin kişilerin davranışlarından iyice haberdar olacağı” anlatılmış. Aslında her davranışımız, her sözümüz ve hatta her düşüncemiz kayıt altında olup İlahi Sistem her an her şeyin farkındadır.
 

KEVSER SURESİ

1. Hiç kuşkusuz biz verdik sana Kevser’i/ iyilik, bereket, mutluluk güzellik ve aydınlığın tükenmezini.
2. O halde sen de Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.
3. Kuşkun olmasın ki ebter/soyu kesik, sana kin kusup dil uzatanın ta kendisidir.

 

Paylaşım:

 

Ayetler (1-3): Kevser terimi, Muhammed’e maddi ve manevi pek çok nimet verildiği anlamında kullanılmış. Burada doğrudan BİZ tarafından nimetlerin sağlandığı anlatılmış ki bu nimetler sonsuz (tükenmez) olmalıdır. Benzer şekilde beşerin kazanımları da plan içinde ve izinledir. Verilen nimetlere karşı Muhammed’in, Rabbi için namaz kılıp kurban kesmesi istenmiş. Namaz terimi Arap dilinde yoktur ve Muhammed veya başkası niçin Rabbi için namaz kılsın? Namaz bir ritüeldir ve kişinin tekâmülüne yardımcı olabilecek bir araçtır. Yani kişi namazını kendisi için kılar. Bu çerçevede başka bir ayeti hatırlayalım:
 

Kur’an (93-11) “Ve Rabbinin nimetini söz ve fiillerinle yerine getir.” Diyor. Yani Muhammed’den beklenen Rabbini anması ve davranışları ile de toplumuna örnek olabilmesidir.
 

  “Rabbin için kurban kes” sözü ise, özellikle Kur’an’ın tebliğ döneminde putlara kurban kesildiğini düşünürsek, tek ilâh kavramının yerleşmesine yönelik bir davranış olduğunu düşünebiliriz. 
 

   Son ayette, erkek çocuğu olmadığı için Muhammed’e, Mekke müşriklerinin soyu kesik demeleri kınanmış. Muhammed’in erkek çocuğu olmaması belki de hayırlı olmuştur. Kayıtlara göre Musa ve İsa için durum aynıdır. Biyolojik babalık mı önemli, yoksa evrensel bir fikri iletip dünyada milyarlarca insan arasında yayılmasını sağlamak mı önemli?  Unutmayalım ki o milyarlarca insan evrensel fikrin iletimini sağlayanın manevi evlatları olmazlar mı?
 

TEKÂSÜR SURESİ

 

1- Aldatıp oyaladı o çokluk yarışı sizleri,

2- Öyle ki ziyaret edip saydınız kabirleri.

3- Ama iş öyle değil; yakında bileceksiniz.

4- Hayır, hayır! İş öyle değil. Yakında bileceksiniz.

5- İş sizin bildiğiniz gibi değil! Ne olurdu şaşmaz ve aldatmaz bir bilgiyle bilseydiniz.

6- Yemin olsun, o cehennemi mutlaka göreceksiniz.

7- Yine yemin olsun, onu gözünüzle apaçık göreceksiniz.

8- Sonra o gün, nimetten kesinlikle sorguya çekileceksiniz. 

 

Paylaşım:

 

Ayetler (1-8): Suredeki ayetler dünya okulunda yaşam şansı verilen beşerin maddeyi sevmesi ve sahip olduğu maddenin miktarını arttırma ile kendini güvende sanması ve bu madde bağımlılığı sarmalı yüzünden gerçek bilgiden yoksun kalışını ve sonuçlarını özetler. Demek ki bilginin de gerçeği varmış. Beşer bunu yaşamında zaten fark edebilir. Beşeri bilgi değişir. Ancak Allah’ın ilminden beşere ikram edilenler değişmez. O yüzden gerçek bilgiye ulaşmaya başlayan, örneğin Kur’an’da bahsedilen cehennem unsurunu hissedebilir. Maddeyle oyalanan ise o yeteneğe sahip değildir. Fakat toplu uyanış döneminde gerçekler o kişilere cehennemi yaşatacaktır. Beşer her biyolojik ölüm sonrası dünya yaşamında kendisine sağlanan nimetleri nasıl kullandığı konusunda hesaba çekilecekmiş. Bu resim, hesap görülmesidir ki buna göre varlığın ahiret hayatı ve eğer dünya okuluna dönmesi gerekiyorsa uygun planlama yapılacaktır.

MÂÛN SURESİ

 

  1. Gördün mü o, dini yalan sayanı?

  2. İşte odur yetimi itip kakan;

  3. Yoksulu doyurmayı özendirmez o.

  4. Vay haline o namaz kılanların ki,

  5. Namazlarından gaflet içindedir onlar.

  6. Riyaya sapandır onlar/ gösteriş yaparlar.

  7. Ve onlar, yardıma/zekâta/iyiliğe engel olurlar.

Paylaşım:

Ayetler (1-7): Kur’an’ın Mekke’de tebliğ edildiği dönemde, toplumdan bazı kişilerin yanlış davranışlarından bahseden ayetler ölüm sonrası ceza (din) konusunu inkâr edenlerin, insani davranışlardan da yoksun olduklarını anlatıyor. Yorumculara göre Arap toplumunda Kur’an tebliğinden önce de namaz vardır. Ancak inkârcıların gereğini yapmadıkları, riyaya saptıkları ve uyguladıkları namaz ritüelinin özünü kavramadıkları, dahası muhtaç olana yardımı engelledikleri ifade edilmiş. Kişinin namazından gaflet içinde olması sadece onlara has değildir, geneldir ve her dönem için geçerli olabilir. Şöyle ki ana dili Arapça olmayan veya Arap diline hâkim olmayanların namaz esnasında okudukları ayetlerin anlamını bilmeden namaz kılmaları ne derece anlamlıdır? Düşünülmesi gerekir. Çünkü Kur’an namaz esnasında ne dediğimizi bilmemiz gerektiğini vurguluyor(Nisa suresi-43).

KÂFİRÛN SURESİ

 

  1. De ki: “Ey nankör kafirler!”

  2. Kulluk etmem sizin kulluk ettiğinize.

  3. Siz de ibadet etmezsiniz benim ibadet ettiğime.

  4. Kul değilim sizin taptığınıza,

  5. Ve ibadet edenler değilsiniz benim ibadet ettiğime.

  6. Sizin dininiz size, benim dinim bana.” 

Paylaşım:

 

Ayetler (1-5): Kur’an’ın tebliğ edildiği dönemde yaşayan ve tebliği inkâr edenlere, verilen emire göre, Muhammed’in sözlerini görüyoruz. İnkârcılar atalarından öğrendiklerini tekrar etmekte iken Muhammed tek ilah odaklı mesajı iletiyor. Kur’an’ın önerdiği hac, kurban gibi ritüeller Arap toplumunda önceden bilinen ve uygulanmakta ise de fark işin özündedir. Kur’an tek ilah odaklıdır. O yüzden Muhammed son ayette konuyu özetlemiş ve herkesin dininin kendine ait olduğunu vurgulamış. Bu ayet inancın bireyselliğinin Kur’an’la ifadesidir. Umarım ilgililer de bunun farkına varır ve gereğini yaparlar. Surenin birinci ayeti inkârcıları nankörler olarak adlandırmış. Beşerin insan olması yolunda her türlü yardım yapılmış iken her şeyi göz ardı etmek her halde nankörlüktür.

FÎL SURESİ

  1. Görmedin mi ne yaptı Rabbin fîl yâranına.

  2. Tuzaklarını boşa çıkarmadı mı onların?

  3. Gönderdi üzerlerine sürüler halinde kuş,

  4. Atıyorlardı onlara kurumuş çamurdan damgalı taş.

  5. Nihayet onları yenik ekin yaprağına çevirdi

 

Paylaşım:

 

Ayetler (1-5): Sure, Muhammed’in doğumundan önce olmuş bir olayı hatırlatmaktadır. O dönemde günümüz Yemen bölgesinde yaşayan İncil bağımlısı bir toplumla, puta tapan ve Mekke’de yaşayan ve Kâbe’yi hac için ziyaret edenlerden ekonomik yarar sağlayan Mekke halkı arasında menfaate dayanan anlaşmazlık sonucu çıkan bir çatışma olmuş. Yemen toplumu Kâbe’yi yıkmak üzere Mekke’yi kuşatmış. Ancak yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığına göre bir kuş topluluğunun (ebabil kuşları) küçük taşları yüksekten bırakması ile askerler olumsuz etkilenirler. Rivayete göre asker arasında çiçek hastalığı yayılır. Güçsüz düşen ordu geri çekilir ve büyük kayıplarla Yemen’e geri döner.

FELAK SURESİ

 

  1. Deki:” Yarılan karanlıktan çıkan sabahın Rabbine/yarılışlardan fışkıran oluşun Rabbine sığınırım.

  2. Yarattıklarının şerrinden

  3. Çöktüğü zaman karanlığın/gelip çattığı zaman göz perdelenmesinin/tutulduğu zaman ayın/battığı zaman güneşin/taştığı zaman şehvetin/soktuğu zaman yılanın/ümit kırdığı zaman musibetin şerrinden.

  4. Düğümlere üfleyip tüküren üfürükçülerin şerrinden.

  5. Kıskandığı zaman hasetçinin şerrinden…”

 

Paylaşım:

Ayetler (1-5): Felak suresi Muhammed’e önerilen bir duadır. Her inanmış kişi için de uygundur. Dua özünde her türlü beşeri kaynaklı fenalıktan korunabilmek için Yaratan’dan yardım istenmesi gerektiğini belirtiyor. Bu görünüşüyle, İslam düşüncesinin temeli olan tek ilah fikrini vurguluyor.

NÂS SURESİ

 

  1. De ki: “İnsanların Rabbine sığınırım.

  2. İnsanların yöneticisine, yönlendiricisine,

  3. İnsanların ilahına.

  4. Kıvrılıp kıvrılıp saklanan, sinip sinip gizlenen vesvesenin/ o sinsi, o aldatıcı şeytanın şerrinden,

  5. İnsanların göğüslerine kuşkular, kuruntular sokar o;

  6. Cinlerden de olur, insanlardan da.”

 

Paylaşım:

Ayetler (1-6): Felak suresi gibi bu sure de Muhammed’e, genel olarak tüm inanmışlara önerilen bir duadır. Toplum hayatında kişiyi delilsiz şüpheye düşüren cin ve insan şeytanların varlığı kişiyi yanlışlar yapmaya zorlar. Bu olay asılsız bir hüküm olup vesvese olarak adlandırılmış. Delilsiz şüphe en azından kişinin kurdu olur. Ayrıca ciddi sonuçları olan yanlış davranışlar sergileyebilir. Kurtuluş ise yöneten ve yönlendiren tek ilaha güvenmek ve ondan yardım istemektir. Bahsedilen cin ve insan şeytanları vasıta olmasa bile kişinin kendi nefsi de o kişinin şeytanı olabilir. Gördüğü veya duyduğu bir konu, kişi de vesveseye sebep olabilir. Kaynak ne olursa olsun kişinin uyanık olması ve sabırla hareket etmesi doğru bir davranıştır. Unutmayalım ki kişiyi vesveseye sevk eden gelişim, kaynağı ne olursa osun, o kişinin denenmesi için planlanıp uygulamaya konmuş olabilir.

İHLÂS SURESİ

 

  1. De ki: “O, Allah’tır; Ahad’dır, tekdir

  2. Allah’tır; Samed’dir/tüm ihtiyaçların, niyetlerin, övgülerin, yakarışların yöneldiği tek kuvvettir.

  3. Ne doğurmuştur O, ne doğurulmuştur.

  4. Hiç kimse O’nun dengi ve benzeri olmamıştır, olamaz.” 

 

Paylaşım:

Ayetler (1-4): İncil bağımlılarının İsa’ya yönelik ‘Tanrı oğlu’ tanımına tepki olarak Muhammed’in iletmesi istenen ayetler, aslında tek ilah konusunu en güçlü şekilde ve en kısa olarak açıklarken, surede “O” zamiri geçmektedir. Bu ayetlerde “O” zamirinin, önce yokluğu ve daha sonra yokluktan, yaratılış için gerekli olan cevherleri var eden güce gittiğini düşünürüm. O gücün var olmak için başka bir güce ihtiyacı olamaz ve beşer olarak düşünebileceğimiz, maddi ve manevi, her kavramın yaratılışını arzu eden de O’dur. Tercümelerde ve tefsirlerde O’nun ‘ahad’ oluşu ‘tek oluşu’ gibi ifade edilmiş. O, teklikle bile sınırlanamaz. Samed kelimesi her ihtiyacın üzerinde oluş olarak ifade edilmiş. Böyle bir açıklamanın gereksiz olduğunu düşünürüm. Demek ki o dönemdeki Arap toplumunun ihtiyacı varmış. Son ayet ise beşerin yaratılışına yönelik, topluma kabul ettirilmiş, düşüncenin yanlış olduğunu göstermiyor mu?

NECM SURESİ

 

  1. Andolsun inip çıktığı zaman aya/fışkırıp çıktığı zaman çimene/süzülüp aktığı zaman Ülker yıldızına/aşağı indiği zaman o parçalar halinde ağır ağır gelene,

  2. Ki arkadaşınız ne saptı ne de azdı.

  3. O; kuruntudan, keyfinden konuşmuyor.

  4. İndirilmiş bir vahiyden başkası değildir o.

  5. Kuvvetleri çok müthiş olan belletip öğretti onu ona.

  6. Akıl, güzellik ve güç sahibidir. Doğrulup dikildi.

  7. En yüksek ufuktadır o.

  8.  Sonra iyice yaklaştı ve sarktı,

  9. İki yayın beraberliği gibi, belki ondan da yakındı.

  10. Böylece vahyetti kuluna vahyettiğini.

  11. Kalp yalanlamadı gördüğünü.

  12. Onun gördüğü şey hakkında kuşkuya düşüp onunla çekişiyor musunuz?

  13. Andolsun ki onu bir başka inişte de görmüştü.

  14. Son sınır ağacı, Sidretül Münteha yanında.

  15. O ağacın yanındadır sığınılacak bahçe.

  16. O vakit sarıyordu Sidre’yi kuşatıp saran.

  17. Göz ne kayıp şaştı ne azıp haddi aştı.

  18. Andolsun ki Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.

  19. Gördünüz mü Uzza’yı, Lât’ı

  20. Ve ötekini, üçüncüsü olan Menât’ı.

  21. Erkek size, dişi Allaha mı?

  22. İşte bu, insafsız bir bölüştürme.

  23. Bunlar, sizin ve atalarınızın takdığı isimlerden başka şeyler değildir. Onlar hakkında Allah bir kanıt indirmemiştir. Onlar, sadece sanıya, bir de nefislerin hoşlandığı şeylere uyuyorlar. Andolsun, onlara hidayet gelmiştir.

  24. İnsan için, her özleyip hayal ettiği var mı acaba?

  25. Sonrası da öncesi de/ahiret te dünya da Allah’ındır.

  26. Göklerde nice melekler var ki, şefaatları hiçbir işe yaramaz. Allah’ın dilediği ve hoşnut olduğu kimse için izin vermesinden sonra ki durum müstesna.

  27. O ahirete inanmayanlar, meleklere mutlaka dişilerin adlarını takarlar.

  28. Onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Yalnızca sanıya uyuyorlar. Sanı ise haktan hiçbir şey kazandırmaz.

  29. Bizim Zikrimiz’den/Kur’an’dan yüz çeviren ve iğreti dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimseden, sen de yüz çevir.

  30. Onların, ilimden ulaşacakları şey işte budur. Kuşkusuz, yolundan sapmış olanı Rabbin çok iyi bilir. Hidayet üzere yürüyeni de en iyi O bilir.

  31. Göklerde ne var yerde ne varsa Allah’ındır. Bu, Allah’ın; yaptıklarıyla kötülük sergileyenleri cezalandırması, güzel davranıp güzel düşünenleri de ödüllendirmesi içindir.

  32. O güzellik sergileyenler, günahın büyüklerinden ve iğrençliklerinden çekinip kaçınırlar. Bazı küçük sürçmeler hariç. Hiç kuşkusuz, senin Rabbin affı geniş olandır. Sizi en iyi bilen O’dur: Hem sizi topraktan oluşturduğu zaman hem de annelerinizin karınlarında ceninler halinde bulunduğunuz zaman. O halde nefislerinizi temize çıkarmayın. Korunanın kim olduğunu O daha iyi bilir.

  33. O yüz geri döneni gördün mü?

  34. Azıcık verdi, sonra inatla sıkıca tuttu.

  35. Gaybın bilgisi onun yanında da o mu görüyor?

  36. Yoksa haber verilmedi mi ona, Musa’nın sayfalarındakiler?

  37. Ve o çok vefalı İbrahim’in sayfalarındakiler…

  38. Gerçek şu ki, hiçbir günahkâr bir başka günahkârın yükünü sırtlamaz.

  39. Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başkası yoktur.

  40. Ve onun çalışıp didinmesi yakında görülecektir.

  41. Sonra karşılığı kendisine hiç eksiksiz verilecektir.

  42. Hiç kuşkusuz, son varış Rabbinedir.

  43. Hiç kuşkusuz, güldüren de O’dur, ağlatan da…

  44. Hiç kuşkusuz, Öldüren de O’dur, dirilten de.

  45. Hiç kuşkusuz, iki çifti, erkeği ve dişiyi yaratan O’dur.

  46. Meni halinde atıldığı zaman bir spermden…

  47. Hiç kuşkusuz, o ikinci oluşum da O’nun işidir.

  48. Hiç kuşkusuz, zenginlik veren de O’dur, nimete boğan da…

  49. Hiç kuşkusuz, Şi’ra yıldızının/şuurlanmanın Rabbi de O’dur.

  50. Hiç kuşkusuz, daha önceden gelmiş olan Âd’ı helak etti.

  51. Semûd’u da. Böylece geriye bir şey bırakmadı.

  52. Daha önce de Nuh kavmini. Çünkü onlar, evet onlar zulmettiler, azdılar.

  53. Altı üstüne geçmiş kentleri de yere geçirdi O.

  54. Sarıp doladı onlara, sarıp doladığını.

  55. Peki, Rabbinin nimetlerinden hangisinde kuşkuya düşüyorsun?

  56. Bu da ilk uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır.

  57. Yaklaşmakta/yaklaşacak olan yaklaştı.

  58. Onu Allah’tan başka kaldıracak/uzaklaştıracak yok.

  59. Şimdi siz bu sözden mi hayrete düşüyorsunuz?

  60. Gülüyorsunuz, ağlamıyorsunuz.

  61.  Ve siz, kibirlenip kafa tutarak sersemce somurtuyorsunuz.

  62. Artık Allah için secdeye kapanın, O’na kulluk/ibadet edin.

 

Paylaşım​:

Ayetler (1-18): Muhammed’in, Cebrail adlı melekten vahiy alışı ile ilgili ayetler hakkında farklı yorumlar var. Ayet (49) da Şi’ra yıldızına gönderme yapıldığını düşünürsek; Şi’ra yıldızına yemin edilerek ifade ediliyor ki, Muhammed’in konuşmaları kendisine indirilmiş vahiyden (söz) başka bir şey değildir. Vahyi Muhammed’e belleten Cebrail’dir ki o çok yüce bir melektir. Onun makamı yüksektir. Muhammed’e vahyi vermesi ikisinin çok yakın olması esnasında meydana gelir. Cebrail hakim durumda olduğu için Muhammed hakkında Cebrail’in kulu terimi kullanılmış. Ayetler Muhammed’in yaptığı bazı astral seyahatlerde Rabbin en büyük ayetlerinden (işaretlerinden) bazıları kendisine gösterilmiş. Bu olay kalp gözü ile görmedir. Muhammed’in seyahatlerinden birinde, dönüşü sırasında son sınır ağacı yanında Cebrail’i gördüğü belirtilmiş. Son sınır ağacı (Sidretül Münteha) konusunda rivayetler çeşitli. Madde kâinatının sonu mu acaba diye düşünüyorum.

 

Ayetler (19-23): Kur’an’ın Muhammed tarafından tebliğ edildiği dönemde, Arap toplumunun taptığı putların sadece kendilerinin ve atalarının zannına dayandığı ve putların adlarının da kendileri tarafından verildiğini anlatan ayetler, o dönemde Arap toplumunun inancının mesnedsiz olduğu ifade edilmiş. Ayetler devamında o dönemde doğru yolu gösteren bir kılavuzun (Kur’an) geldiğini söylüyor.

 

Ayetler (24-30): Beşer her istediğine sahip olabileceğini sanır. Bunun için gerekli çabayı da, meşru veya meşru olmayan, gösterebilir. Sonuç istediği gibi olabilir veya olmayabilir. Her şeyin sahibi ve her olayın kontrolü O’ndadır. Sonuç olumlu ise kişi kendi başardığını sanır. Sonuç olumsuz ise suçlu arar. Ancak neyin kendisi için hayırlı olduğunu bilemez. Kişinin tekâmül plânı ne ise olan ona uygundur. Kur’an’ın tebliğ döneminde yaşayan Arap toplumu Allah’a inanırlar ancak Kâbe’de ki putlardan şefaat (Allah’a aracılık yapılması) arzu edilirmiş. O putların temsil ettikleri; Lât, Uzza ve Menât beşer sanısı olup hiçbir güçleri olamaz. Halbuki İlâhi Alem’de görevli ve çok güçlü melekler bile, izin verilmesi hariç, şefaat edemezlermiş.

Kur’an’a göre o dönemde ahirete inanmayanların, melekleri dişi olarak düşünmesi sadece sanıya dayanıyormuş. Sanı ile hareket edenlerin haktan(gerçeklerden) hiçbir şey öğrenemeyeceğini gene Kur’an ifade ediyor ki bu gerçek günümüz için de geçerlidir. Çünkü doğru yolda olanı ve yoldan sapmış olanı en iyi O’nun bildiği ifadesi zaten her şeyin kayıt altında olması ile açıklanabilir. Ahirete inanmayanların yapabildikleri şey geçici dünya hayatı ile ilgilidir. Onların ulaşabildikleri tek bilgi budur. Muhammed’e böyle insanlardan uzak durması önerilmiş.

 

Ayetler (31-41): Tüm yaratılmış O’nun eseridir ve O’nundur. Her şey O’nun kontrolü altındadır. Kural bellidir. Her varlık yaptığının karşılığını alır; ceza veya ödül olarak. Varlık dünyada bedenlenmeye başladığı andan ve hatta daha öncesinden her şeyiyle kayıt altındadır. Dünyadaki plânı da zaten ona göre yenilenir.

   Ayetler (33,34,35), malından bir miktar veren kişiyle ilgili olup detayları farklı kişilerce değişik yorumlanmıştır. İnanmak üzere iken, tesirle tekrar küfre dönen birisi hakkında olabilir. Bir pazarlıkla mal verilerek günahın başkasına yüklenmesi düşüncesi olayda etkili olabilir. Fakat ayet (38) günahın bireysel olduğunu vurguluyor ve böyle bir işlemin geçersiz olduğunun altını çizmiş. Her bireyin dünya yaşamında yaptıkları karşılığını bulur ve gelecek plân ona göre şekillenecektir.

Ayetler (42-62): Bu grup ayetlerden ilki, “son varış” kavramını kullanmış. Demek ki beşerin çeşitli varış noktaları olup ruhsal tekâmül plânına işaret edilmektedir. Dünya yaşamını düşünürsek, erkekten dişiye meni ile atılan bir spermle dünyada bedenlenmesi, zamanı gelince biyolojik ölüm, varlığın maddi ve manevi yardım görmesi ve varlığın ruhsal dirilişi hepsi plân içinde gerçekleşir.

Şi’ra yıldızının Rabbi de O’dur” ayeti, ya Arapların Kur’an öncesi taptığı yıldızın da O’nun tarafından yaratıldığını gösterir veya bir beşerin ruhsal şuurlanmasının da O’nun izni ve yardımı ile gerçekleşeceğine işaret olabilir.

Daha önce yaşamış olan ve fakat inkârcılardan olan Âd, Semûd ve Nûh kavimlerinin yok edilişini gerçekleştiren ’dur. O halde Rabbin beşerin sağladığı uyarma ve kılavuzluktan niçin şüphe edilsin? Sonuçta, Kur’an’da öncekiler gibi bir uyarıcıdır. Gerçi inanmayanlar Kur’an’ın anlattıklarına gülüp geçiyorlar. Fakat onların cezasının yakın olduğu konusunda uyarılmışlar.

Bütün bu anlatılanlar ve daha fazlası değişmez bir plâna göre gerçekleşmektedir. O halde o plânın sahibi olan Allah’a secde edilir ve sadece O’na kulluk edilmelidir.

ABESE SURESİ

 

  1. Yüzünü ekşitti ve öteye döndü.

  2. Yanına kör adam geldi diye.

  3. Nereden bilirsin, belki de o arınıp temizlenecek.

  4. Belki de düşünüp taşınacak da öğüt kendisine yarayacak.

  5. O, kendisini her türlü ihtiyacın üstünde görene gelince,

  6. Ki sen ona yöneliyorsun;

  7. Sana ne onun arınmasından!

  8. O, koşarak sana gelen var ya;

  9. Odur içine ürperti düşen.

  10. Sen ona aldırmazlık ediyorsun.

  11. Hayır, hiç de öyle değil. O, bir düşündürücüdür.

  12. Dileyen onu düşünüp öğüt alır.

  13. Kutsanan bereketli sayfalardadır o.

  14. Yüceltilen, tertemiz sayfalarda,

  15. Yazıcıların ellerinde;

  16. Ak-pak, mübarek yazıcıların.

  17. Kahrolası insan ne kadar da nankördür!

  18. Hangi şeyden yarattı onu?

  19. Bir spermden. Yarattı onu, ölçülendirip-biçimlendirdi.

  20. Sonra yolu kolaylaştırdı kendisine,

  21. Sonra öldürdü onu, kabre koydurdu.

  22. Sonra dilediği zaman diriltip ortaya çıkardı onu.

  23. Hayır, hayır! O, O’nun kendisine emrettiğini hiç yerine getirmedi.

  24. Hadi, bakıversin insan, kendi yiyeceğine!

  25. Biz suyu döktük de döktük.

  26. Sonra toprağı yardık da yardık.

  27. Ardından yeryüzünde naneler bitirdik.

  28. Üzümler, yoncalar vücuda getirdik.

  29. Zeytinlikler, hurmalıklar oluşturduk.

  30. Gür çimenli, bol ağaçlı bahçeler.

  31. Meyve, otlak, sebze yetiştirdik.

  32. Sizin ve hayvanlarınızın yararına.

  33. Şiddetle çarpanın çıkardığı korkunç ses geldiğinde,

  34. Bir günkü o, kişi öz kardeşinden kaçar.

  35. Öz annesinden, öz babasından.

  36. Eşinden, oğullarından kaçar.

  37. O gün onlardan her kişinin kendisine yetecek bir uğraşı vardır.

  38. Yüzler vardır o gün, pırıl pırıl.

  39. Gülen, müjdelerle parıldayan yüzler.

  40. Ve yüzler vardır o gün toza toprağa bulanmış.

  41. Tozu toprağı da bir is bürümüştür.

  42. İşte bunlardır küfre sapanlar, kötülüğe batanlar.

 

Paylaşım:

 

Ayetler (1-10): Muhammed itibarlı, yani varlıklı birisini aydınlatmaya çalışırken, yanına koşarak bir âmâ (görme engelli) kişinin gelmesine yüzünü buruşturarak tepki vermiş. Gösterdiği tepki yüzünden Muhammed uyarılmış. Beşeri toplumlarda itibar yazık ki varlıklı kişilere gösterilir. O kişinin varlığını nasıl elde ettiği sorgulanmaz bile.

   Ayetler, beşeri değerlendirme ile İlâhi sistemin değerlendirmesi arasındaki farkı da göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Toplumun itibar ettiği ve fakat kendisini her türlü ihtiyacın üstünde gören yani kendisini Tanrı sanan kişiyle vakit kaybetmemesi Muhammed’e emredilmiş. Görme engelli kişiye engel olmaması konusunda Muhammed uyarılırken o kişinin belki de düşünüp, öğüt alacağı anlatılmış. Görülüyor ki kimin öğüt alacağı konusu beşeri değerlendirmelerin dışındadır. Her konuda olduğu gibi kimin öğüt alıp arınmaya başlayacağı Allah’ın izniyledir, yani kişinin yaşam plânı ile ilgilidir.

 

Ayetler(11-16): Kur’an sıklıkla tekrarlandığı gibi bir öğüt kitabıdır. Kur’an, dileyenin Kur’an’ı okuyup veya dinleyip ve arkasından düşünerek öğüt alacağını ifade etmiş. Ancak kişi okusa da, dinlese de düşünüp öğüt alması O’nun izniyledir.  Ayet (Sâd-29), ancak temiz özlülerin öğüt alabileceğini anlatıyor. Bu olay aslında kişinin tekâmül plânı ile uyumludur. Ayetler (13,14,15,16) Kur’an’ın hazırlanışı ve muhafazası ile  

ilgilidir. Ayet (Ra’d-39) Ana Kitap’tan bahseder. Ana Kitaptaki öze uyumlu olarak Kur’an; "ak-pak yazıcıların ellerinde" hazırlanmış. Yani arınmış varlıklar tarafından dönemin ihtiyacına göre hazırlanmış olduğunu düşünebiliriz.

 

Ayetler (17-23): Beşerin bedeni bir spermden meydana gelmiştir. O beden, beşerin çoğu için çok önemlidir ve esas olan odur. Bu düşünce ruhun varlığına inanmayanlar ve hatta inananlardan henüz beşer çemberini kıramayanlar için geçerlidir. Bir spermden oluşmuş bedeni kullanan kişinin önünde bir hayat yolu- plânı- vardır. Bu yol onu Rabbine yaklaştıracak olan yoldur. Bu yolda ruhsal diriliş te vardır. Ancak beşer acaba bu gerçeklerin farkına varıp, Rabbinin yol göstericiliğini anlayıp gereğini yerine getiriyor mudur? Sorunun cevabı üzülerek ifade etmeliyim ki, hayırdır.

 

Ayetler (24-32): Beşerin yediklerine bir bakması isteniyor. Ayetler beşerin yediklerinin başlangıcının ne olduğuna yönelik ve beşerin anlayacağı dilden bir açıklama veriyor. Hayat için gerekli olan suyun dünya dışından getirildiğini anlıyoruz. Coğrafyaya uygun gıdaların yetişmesinin sağlanması için toprak ve su kullanılmış. Toprağın oluşmasının çok uzun bir zamana gereksinim duyduğunu da hatırlamalıyız. Beşerin ihtiyacı olan çeşitli bitkisel gıdaların yetiştirildiğini ifade eden ayetler bitkilerin evrimi konusunda her hangi bir ipucu vermiyor. Beşerin uzun süredir tükettiği hayvansal gıdaların başlangıcı ve evrimi konusunun da Kur’an’ın amacı dışında olduğunu bilmeliyiz.

 

Ayetler (33-42): Bu ayetler kıyamet-toplumsal uyanışla, ilgilidir. O dönemde uyanışla birlikte gerçekler fark edilmeye başlanacaktır. Bu gelişme beşer üzerinde herhalde bir darbe etkisi yapacaktır. Daha önceden uyanmış olanlar, bahsedilen genel uyanış döneminde rahattırlar. Onlar, olanları ve olacakları rahatlıkla kabul edebileceklerdir. Ancak daha önceden uyanamamış olanlar ise gerçekleri yeni fark etmeye başlayacakları için dehşet içindedirler; Özellikle daha önceleri yaptıklarının yanlış olduğunu fark ettiklerinde. Son ayetler onların yüzlerindeki toz-toprağa işaret eder Toz-toprak semboliktir, dünyadaki maddeye işaret eder. Daha önce uyanmış olup doğru yolda gidenler ise maddenin kulu olmadıklarından yüzleri aydınlıktır.

KADİR SURESİ

 

  1. Biz o Kur’an’ı Kadir gecesinde indirdik.

  2. Kadir gecesinin niteliğini sana gösteren nedir?

  3. Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

  4. Melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle o gecede her iş için iner de iner.

  5. Bir esenlik ve huzur vardır; sürüp gider o, tan yeri ağırıncıya kadar.

Paylaşım:

 

Ayetler (1-5): Kur’an’ın Muhammed’e ilk okunduğu gece olan kadir teriminin, şan anlamına gelen ‘Kadr’ teriminden türemiş olduğunu öğreniyoruz. Kadir gecesi Arap takvimindeki Ramazan ayının o dönemdeki bir gecesi olduğunu düşünebiliriz. Miladi takvime göre hangi gece olduğu bilinemez. Ayetlerin ifadesinden Kadir gecesi olan bir gecenin var olduğu anlaşılıyor. Gene Ramazan ayının bilmediğimiz bir gecesi Kadir gecesi olarak düşünülmüş olabilir. Yani İlahi Sistem Ramazan ayının bilmediğimiz bir gecesini Kadir gecesi olarak tanımlamış. O gece göksel görevlilerin, kendileri için tanımlanmış görevleri yerine getirmek için dünyamızla temas ettikleri anlaşılıyor. Günümüzde Kadir gecesi olarak hatırlanan gecenin, Kur’an’ın belirttiği gece olduğu belli değildir.

ŞEMS SURESİ

  1. Andolsun Güneş’e ve ışığının parladığı kuşluk vaktine,

  2. Onu izlediğinde Ay’a,

  3. Onu iyice açtığı vakit gündüze,

  4. Ve onu sarıp sarmaladığı zaman geceye.

  5. Göğe ve onu kurana,

  6. Yere ve onu döşeyene.

  7. Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene.

  8. Ardından da ona bozukluğunu ve takvasını ilham edene andolsun ki,

  9. Benliği temizleyip arındıran gerçekten kurtulmuştur.

  10. Onu kirletip örtense kayba uğramıştır.

  11. Semûd kavmi, azgınlığı yüzünden yalanladı.

  12. En haydutları ortaya fırladığı zaman,

  13. Allah’ın elçisi onlara şöyle demişti: “Allah’ın devesini ve onun su içme hakkını koruyun.”

  14.  Fakat elçiye inanmadılar da deveyi boğazladılar. Bunun üzerine Rableri onların günahlarını kendi başlarına geçirdi de o yurdu dümdüz etti.

  15. Allah, işin sonundan korkacak değil ya!

 

Paylaşım:

 

Ayetler (1-10): Yaratıcının gücüne işaret eden çeşitli doğa olaylarına, birkaç örnekle madde kâinatının yaratılışına ve bu arada özümüzü (ruh-nefs) ve nefsin kullandığı biyolojik bedeni yaratıp şekillendirene, ve nefsimize hem takvasını hem de bozukluğunu ilham edene yemin edilerek; benliğini (nefsini) arındıranın kurtuluşa erdiği ifade edilmiş. Burada kullanılan “kurtuluş” teriminin anlamı açık değildir. Kişiye göre değişebilir. Çünkü arınma sonsuzdur. Çoğunluk için kurtuluş terimi cehennem boyutlarındaki eğitime gerek olmaması ve cennet boyutlarına geçiş olabilir. Eğitimin cennet boyutlarında da devam ettiğini düşünebilmemiz doğru olur sanırım.

   Nefse hem bozukluk ve hem de takvası, yani yanlışlardan korunma arzusu verilmiş. Kişi iradesi ile seçer. Bu seçim tekâmül planına uygun olmalıdır. Aksi halde tekamül süresi uzar. ‘Kişinin kendi iradesi ile yaptığı seçim’ ifadesi sorgulanmalıdır. Bu çerçevede ışık tutacak ayetler vardır: 

Maide-41 Ey Resul! Kalpleri inanmamış olduğu halde ağızlarıyla “inandık” diyenlerin küfürde yarışırcasına koşanları seni üzmesin. Bunlar o kişilerdir ki, Allah kalplerini temizlemek istemiyor...

 

Bu ayet ve benzerleri, tekâmül plânı içinde düşünülmelidir.

 

Ayetler(11-15): Bu ayetler Semûd kavminin, Salih peygamberden bir mucize istemeleri üzerine kendilerine gönderilen bir deveyi kesmeleri sebebiyle Rableri tarafından cezalandırılmalarını anlatmaktadır.

BÜRÛC SURESİ

 

  1. Andolsun o burçlarla dolu göğe,

  2. O vaat olunan güne, 

  3. Tanıklık edene, tanıklık edilene/seyredene, seyredilene,

  4. Ki gebertildi o hendekçi grup/o kamçıları hendek gibi iz bırakan herifler,

  5. O tutuşturulan ateşin adamları,

  6. Onlar onun başında oturmuşlardı.

  7. Ve hepsi müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı.

  8. Onlardan sadece, Azîz ve Hamîd Allah’a iman ettikleri için öc alıyorlardı. 

  9. O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü kendisinindir. Allah her şeye tanıktır.

  10. Şu bir gerçek ki inanan erkeklerle inanan kadınlara işkence edip sonra da tövbe etmemiş olanlar için, cehennem azabı vardır. Onlar için yangın azabı da vardır.

  11. İman edip barışa yönelik işler yapanlara gelince onlar için, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Büyük başarı işte budur.

  12. Hiç kuşkusuz, Rabbinin tutuşu çok şiddetlidir.

  13. İlk yaratan da O’dur, tekrar yaratan da O’dur. 

  14. Gafûr O’dur, Vedûd O.

  15. Arşın sahibidir; Mecîd’dir, şanı yüce olandır.

  16. İstediğini hemen yapandır.

  17. Geldi mi sana orduların haberi?

  18. Yani Firavun ve Semûd’un?

  19. Gerçek şu ki, inkâr edenler bir yalanlama içindedirler.

  20. Allah ise onları arkalarından kuşatmış bulunuyor.

  21. İş onların iddialarının aksinedir. O çok yüce bir Kur’an’dır.

  22. Korunmuş bir levhada/Levh-i Mahfuz’dadır.

 

Paylaşım:

Ayetler(1-9): Allah’a iman etmiş bir toplumun, başka bir toplum tarafından işkence görmeleri, ateşe atılmaları ve olayın ateşe atanlar tarafından seyredilmesini ve suçluların; her şeye tanık olan ve her şeyin sahibi olan Allah tarafından cezalandırılmaları ile ilgilidir. (Olayın Kur’an’ın indirilişinden daha önce olduğu düşünülüyor.)

 

Ayetler(10-16): İnananlara işkence yapanların, tövbe etmezlerse cezalandırılacağı ve iman edip barışa yönelik iş yapanların ise ödüllendirileceği anlatılırken; gücün tek sahibinin her arzusunun gerçekleşeceği ifade edilmiş. Gücün sahibinin ilk yaratan olduğu ve tekrar tekrar yaratmaya da muktedir olduğu belirtilmiş. Konu edilen tekrar yaratmanın varlıkların mesela dünya okulunda tekrar bedenlenmesi olarak düşünebiliriz. Ayet(10) da inananlara eziyet edenlerin tövbe etmezlerse cezalandırılacakları, O’nun affının sonsuzluğuna işaret değil i? O’nun Kur’an’daki isimlerinden bir tanesinin Gafûr olduğunu hatırlayalım.

 

Ayetler(17-22): Geçmişteki inkarcı gruplardan, Firavun ve Semûd’un güçlü ordularının yok edilişine gönderme yapılarak, Kur’an’ın tebliğ edildiği dönemde ki inkârcılara da bir uyarı yapılıyor. Kur’an’ı inkâr edenlerin yalan söyledikleri, Kur’an’ın Levh-i Mahfuz’da (korunan sayfalar)bulunduğu hatırlatılmış. Son ayetin ifadesi; Kur’an’ın, Muhammed dünyada bedenlenmeden önce hazırlandığına işaret ediyor diye düşünülebilir.

TÎN SURESİ

 

  1. Andolsun incire, zeytine,

  2. Tûr-i Sîna’ya,

  3. Ve şu güvenli kente ki,

  4. Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.

  5. Sonra da onu düşüklerin en düşüğüne/aşağıların en aşağısına çevirip attık.

  6. İman edip barışa yönelik iş üretenler müstesna. Bunlar için kesintisiz bir ödül vardır.

  7. Böyle iken dini sana ne yalanlatır?

  8.  Allah yargıçların en güzel hüküm vereni değil mi?

 

Paylaşım:

Ayetler(1-8): Beşerin iyi tanıdığı çeşitli doğa unsurlarına yemin ederek başlayan ayetler, insanın Biz tarafından en güzel bir biçimde yaratıldığını anlatıyor. Bu yaratılış sadece maddi güzelliklere değil, manevi güzelliklere de işaret ediyor olabilir. İnsanın daha sonra aşağıların aşağısına atılması ise, tanrılaştığını düşünen neslin çok aşağı bir bilinç seviyesine getirilmesi olabilir. DİN, aşağılardaki beşerin tekâmül eğitimi için tasarlanmıştır. Beşerin tekâmül evrelerinde hüküm verme ve gerekli plânın yapılmasına yönelik sistem Allah tarafından oluşturulmuştur.

KUREYŞ SURESİ

 

1-Kureyş’i alıştırıp ısındırdığı için,

2- Onları kış ve yaz yolculuğuna alıştırdığı için,

3-Bu evin Rabbine ibadet etsinler

4- O ki, onları doyurup kurtardı açlıktan ve kendilerini güvene çıkardı korkudan.

 

Paylaşım:

Ayetler(1-4): Muhammed’in bir mensubu olduğu Kureyş kabilesi Mekke’de yerleşmiş ve uzun yıllardır Kâbe’yi hac ziyaretine gelenlere hizmet verirlermiş. Çölün ortasında yaşadıkları halde, ticaret yaptıkları için varlık sahibi olmuşlar. Saygı duyulan bir toplum olmuşlar. Fil suresinde bahsedilenlerin Mekke halkına zarar vermelerinden korunmuşlar. Bu imkânları sağlayan Rablerine ibadet etmeleri önerilmiş.

KAARİA SURESİ

 

  1. O Kaaria, o şiddetli ses çıkararak çarpan.

  2. Nedir Kaaria?

  3. Kaaria’nın ne olduğunu sana bildiren nedir?

  4. O gün insanlar, çırpınarak yayılmış pervaneler gibi olurlar.

  5. Dağlar, didilmiş renkli yün gibi olur.

  6. İşte o gün tartıları ağır basan kişi,

  7. Evet o kişi, hoşnutluk verici bir yaşayış içindedir.

  8. Tartıları hafif çekeninse,

  9. Anası, Hâviye’dir.

  10. Onun ne olduğunu sana bildiren nedir?

  11. Kızışmış bir ateştir o.

 

Paylaşım:

 

Ayetler(1-11): Surenin ayetleri, kıyamet-uyanış dönemini oldukça korkutucu bir üslupla anlatmış. Örnek olarak “dağların didilmiş yün gibi dağılması”, fiziki olarak dağların dağılması değil, kendini dağlar gibi heybetli görenlerin kıyamet döneminde, gerçekler fark edilmeye başlandığında, nasıl kıymetsiz hâle geleceklerini anlatıyor diye düşünebiliriz.

   Diğer taraftan daha önceleri doğru iş yapanlar (tartıları ağır gelenler) için bir sıkıntı yoktur. Hoşluk içinde olacaklarmış. Çünkü onlar yaratılışla barış içinde yaşadıkları için huzurludurlar. Tartısı hafif gelen, yani ilâhi sistemin ısrarla önermiş olduğu yolu terk edenler ise ceza göreceklermiş. Aslında onlar da uyanmış oldukları için hatalarını görüp vicdan azabı çekeceklerdir gibi anlayabiliriz.

KIYAMET SURESİ

  1. Hayır, öyle değil! Kıyamet gününe yemin ederim ki,

  2. Öyle değil. Kendisini kınayan benliğe de yemin ederim.

  3. İnsan, kendisinin kemiklerini asla bir araya toplamayacağımızı mı sanıyor? 

  4. Hayır, sandığı gibi değil. Biz onun parmak uçlarını da tam bir biçimde düzenlemeye gücü yetenleriz.

  5. Fakat insan kendi önünde rezillik sergilemeyi ister. 

  6. “Kıyamet günü nerede/ne zaman” diye sorar.

  7. Göz şimşek çaktığında,

  8. Ay tutulduğunda,

  9. Ve Güneş’le ay bir araya getirildiğinde,

  10. Der ki insan o gün: ”Kaçılacak yer nerede?”

  11. Hayır, yok sığınacak yer.  

  12. Varılıp durulacak yer Rabbinin huzurudur o gün.

  13. Haber verilir insana o gün önden gönderdiği de arkaya bıraktığı da.

  14. Gerçek şu ki insan, öz benliği üzerine yönelmiş keskin ve derin bir bakıştır.

  15. Dökse de ortaya tüm mazeretlerini.

  16. Onu hemen okuyasın diye dilini hareket ettirme.    

  17. Onu toplamak ve okumak bize düşer.

  18. O halde biz onu okuduğumuzda, sen onun okunuşunu izle.

  19. Sonra onu açıklamak da bizim işimiz olacaktır.

  20. Hayır, hayır! Siz hemencecik geleni seversiniz.   

  21. Ve sonradan geleceği terk edersiniz.

  22. Yüzler vardır o gün parıltılı,

  23. Rabbine doğru bakan.

  24. Ve yüzler vardır o gün, asık/buruk,

  25. Kendisine bel kıracak bir hesap yöneleceğini sezinler.

  26. İş onların sandığı gibi değil. Can, köprücüklere dayandığında,

  27. Kim var “okuyup üfleyecek” denilir!

  28. Sezinlemiştir ki odur ayrılık.

  29. Dolaşmıştır el-ayak/kol-bacak.

  30. Rabbine doğrudur o gün sevkiyat.

  31. Ne tasdik etti ne yakardı/ne sadaka verdi ne namaz kıldı.

  32. Tam aksine, yalanladı, gerisin geri döndü.

  33. Sonra da çalım sata sata ailesine gitti. 

  34. Çok uygundur sana bu belâ, çok uygun!

  35. Evet çok uygundur sana bu belâ, çok uygun!

  36. İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanıyor?

  37. O, dökülen meniden bir sperm değil miydi?

  38. Sonra o, bir çiğnem et oldu da Allah onu yarattı, ardından düzgün bir şekle ulaştırdı.

  39. Nihayet ondan iki çifti, erkeği ve dişiyi vücuda getirdi.

  40. Peki bunu yapan, ölüyü diriltmeye güç yetiremez mi?

 

Paylaşım:

Ayetler(1-6): Bu grup ayetler, Kur’an’ın tebliğ edildiği dönemde inanmayanlara yöneliktir. Kıyamet konusu bir türlü anlatılamamış. Beşer kıyameti, biyolojik ölümünden çok sonra gerçekleşecek bir canlanma olarak algıladığı için zihninde sorular oluşur. Ayetleri tebliğ eden yemin ederek kıyametin yani ‘ruhsal uyanışın’ meydana geleceğini söylemektedir. Kıyamet yani ruhsal uyanış her bireyin yaşamında, eğer plânında varsa gerçekleşir. Ruhsal uyanışın sonsuz olduğunu unutmamalıyız. Ayrıca büyük kıyamet de denen toplumsal uyanış zamanı geldiğinde olacaktır.

Ayetler(7-15): Bu bölümde ise, kıyamet terimi ile bağlantılı olarak, uyanış dönemi anlatılmaktadır. Ayın tutulması ve güneşle ayın bir araya getirilmesi sembolleri aydınlanmanın başlamasına işaret olarak düşünebiliriz ve aydınlanma sayesinde genel uyanış meydana gelecektir. Genel uyanış sayesinde, daha önce uyumakta olup yeni uyananların farkındalığı artacak ve gerçekler karşısında şaşıracaklardır. Önceki yanlışlarına yönelik pek çok mazeret ileri sürseler de sonucun fark etmeyeceğini anlıyoruz. Ancak kişinin yaşamında içinde yer aldığı bütün olaylar kişinin tekâmül plânı içinde gerçekleştiğini kabul etmeliyiz.

Ayetler(16-19): Muhammed’e hitap eden bu ayetler Kur’an’la ilgilidir. Muhtemelen vahiy alırken ezberlemek için Muhammed hemen tekrar etmeye çalışıyordu. Vahiy mekanizması Muhammed’i uyarıyor. Acele etmemesi, dinlemesi isteniyor. Son ayet ise Kur’an’ın açıklamasını da vahiy mekanizmasının yapacağını beyan ediyor. Gelecek zaman kipi kullanılmış. Muhammed’in açıklamalarından günümüze ulaşanlar ne kadar güvenlidir, bilemeyiz. Ancak ilham mekanizmasının her dönemde çalıştığını söyleyebiliriz, (Şura-51). Kişilerin aldıkları ilham, günün realitesine uygun olacaktır, gerçeği yansıtmasa bile. Çünkü gerçek tektir. Konuyu güçlendiren bir ayet ise der ki: “İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanıyor?” (Kıyamet-36).

   Evet, Muhammed son peygamberdi (Ahzap-40). Ancak insanlığın tekâmülü için bilgi akışı, Kur’an’ın açıklaması ve pozitif bilimlerle ilgili açıklamalar devam etmektedir ve edecektir.  

Ayetler(20-25): Öncelikle beşeri zayıflığa, ve aceleciliğe işaret eden ayetler, beşerin günü düşündüğünü, sonrasını ise düşünmediğini anlatıyor. İnanmış kişilerin ve inkârcıların uyanış dönemindeki görünüş ve davranışlarına dikkatimizi çeker. İnanmışların davranışları hep O’na yönelik iken, inkârcıların mutsuzluğu ve sıkıntılı bir beklenti içinde olacakları anlatılıyor.

Ayetler(26-35): İnkârcılara yönelik olan bu ayetler, bu kişilerin, ilâhi mesajın önerisini uygulamadığı gibi inkârcılığı ile ailesine böbürlenmektedir. Ancak biyolojik ölüm anı geldiğinde gerçekleri anlamaya başlar, fakat artık çok geçtir. Şimdi hesabın görülmesi ve ona göre yeni plânın hazırlanması gerekir.    

Ayetler(36-40): Bu bölümde, beşerin bedeninin oluşmasına gönderme yapılarak; yumurtanın spermle döllenmesi  ile meydana gelen tek hücreden, en sonunda dünya şartlarında varlığını sürdürebilecek bir canlının ortaya çıkması anlatılmış. Tek hücreden dünyada yaşaması için gerekli organlara sahip bir canlının yaratılışını sağlayan güç, ruhsal uyanmayı da yapabilecektir. Çünkü ayet(Kıyamet-36) beşerin dünyada başıboş bırakılmayacağını anlatıyor. O yüzden O’nun Plânı uyarınca bireysel ve toplumsal gelişmeler devam edecektir. 

   Tek hücrenin bölünerek çoğalması sonucu ortaya çıkan bir hücreler topluluğundan pek çok organın teşekkül etmesini pozitif bilimin henüz açıklayabildiğini sanmıyorum. Hissedebildiğimiz kadarı ile her hücre programlanmış ve program sadece zamanı gelince uygulamaya konmaktadır ki böylece organlar yerli yerinde ve uyum içinde olsunlar. Bu olay için farklı tercümelerde yaratma ve var etme terimleri kullanılmış. Sanırım yaratma daha uygun görünüyor. Ancak döllenme sonrası bir safhada yaratma terimi kullanılması pek uygun değil gibi. Doğum sonrası ilk nefesle canlanma safhasını yaratma olarak düşünmek isterim.                                                  

HÜMEZE SURESİ

 

  1. Yuh olsun arkadan çekiştirenlerin, kaş-göz işareti yapıp alay edenlerin tümüne!

  2. O ki, mal biriktirdi, onu saydı da saydı,

  3. Sanır ki, malı sonsuzlaştıracaktır kendisini.

  4. Hayır, iş sandığı gibi değil. Yemin olsun ki fırlatılıp atılacaktır o kırıp geçirene, yalayıp yutana/Hutame’ye.

  5. Hutame’nin ne olduğunu sana öğreten nedir?

  6. Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir o,

  7. Ki tırmanıp işler yüreklere.

  8. O, onların üzerine kilitlenecektir. Uzatılmış sütunlar arasında.

 

Paylaşım:  

 

Ayetler(1-9): Beşeri davranış sergileyenlerin cezalandırılacakları anlatılıyor. O kişiler, kaş-göz işareti yapar ve insanların arkasından çekiştirirler. Varlıklı olanlar ise saya saya bir türlü usanmadığı varlığının ona beşeri ortamda verdiği güç ile şımarıp varlığının kendisini sonsuzlaştıracağını sanır. Ama bilmez ki maddi varlığı onun için bir imtihandır. İmtihanı geçemeyeceği için ceza görecektir. Bahsedilen Hutame terimi, beşeri korkutmak için tasarlanmış bir ateş gibi düşünülebilir. Yüreklere tırmanması bunun işaretini veriyor. Olay fiziki değildir. Zaten biyolojik ölüm sonunda maddemizi ait olduğu yerde, dünyada bırakırız. Ayetler sadece Kur’an’ın tebliğ edildiği dönem değil her dönem için geçerliliğini korumaktadır. 

MÜRSELÂT SURESİ

 

  1. Andolsun o art arda gönderilenlere/meleklere/rüzgârlara/vahyin bölümlerine/kalplere inen doğuşlara,

  2. Esip de büküp devirenlere,

  3. Dağıtıp yayanlara/diriltip harekete getirenlere

  4. Gerektiği şekilde ayıranlara,

  5. Öğüt ulaştıranlara/Kur’an’ı ulaştıranlara

  6. Özür yahut uyarı için.

  7. Ki size duyurulmuş olan mutlaka gerçekleşecektir.

  8. Yıldızlar silinip süpürüldüğünde,

  9. Gök yarıldığında,

  10. Dağlar un-ufak edilip savrulduğunda,

  11. Resuller vakte bağlandığında.

  12. Hangi gün için vakte bağlandılar?

  13. Ayrım ve hüküm günü için

  14. Ayrım ve hüküm gününü sana bildiren nedir?

  15. Yalanlayanların vay haline o gün!

  16. Öncekileri helâk etmedik mi?

  17. Sonra, geriden gelenleri de onların peşine takarız.

  18. Biz suçlulara işte böyle yaparız.

  19. Yalanlayanların o gün vay haline

  20. Sizi basit bir sudan yaratmadık mı?

  21. Onu dayanıklı karargâhta tuttuk.

  22. Bilinen bir ölçüye/süreye kadar.

  23. Bir ölçüyle yaptık. Ne güzel ölçü koyanlarız biz.

  24. Vay başına o gün, yalanlayanların!

  25. Yeri bir toplanma zemini yapmadık mı?

  26. Diriler bakımından da ölüler bakımından da. 

  27. Orada oturaklı, başını yücelere kaldırmış dağlar oluşturduk. Ve size tatlı bir su içirdik.

  28. Vay haline o gün yalanlayanların!

  29. Haydi, yalanlamakta olduğunuz şeye gidin.

  30. Haydi üç çatallı gölgeye gidin.

  31. Ne gölgelendirir, ne alevden korur.

  32. Gerçekten o, köşk gibi kıvılcımlar saçar.

  33. O kıvılcım sanki sarımtırak bir halat/bir deve kervanı/bakırdan bir ip gibidir.

  34. Vay haline o gün, yalanlayanların!

  35. Konuşamayacakları gündür bu.

  36. İzin verilmez ki onlara özür dilesinler.

  37. Vay haline o gün, yalanlayanların!

  38. Ayırma günüdür bu. Sizinle öncekileri bir yere topladık.

  39. Eğer bir hileniz/bir tuzağınız varsa, hadi hile yapıp tuzak kurun bana!

  40. Vay haline o gün, yalanlayanların!

  41. Takvaya sarılanlar gölgeler altında, pınar başlarında,

  42. Canlarının çektiği meyvelerle yan yanadırlar.

  43. “Yapıp ürettiklerinize karşılık olarak afiyetle yiyip için.”

  44. İşte böyle ödüllendiririz biz, güzellikler sergileyenleri!

  45. Vay haline o gün, yalanlayanların!

  46. Yiyin ve birazcık nimetlenin. Suçlularsınız siz.

  47. Vay haline o gün, yalanlayanların!

  48. Onlara “rükû edin” dendiğinde rükû etmezler

  49. Vay haline o gün, yalanlayanların!

  50. Artık bundan sonra hangi hadise/söze iman edecekler?

 

Paylaşım:

 

Ayetler(1-7): Beşerin tekâmül plânı gereği tekâmül edebilmesi için, peş peşe uyarıcılar gönderildiğini belirten ayetler, beşere duyurulmuş olanın mutlaka gerçekleşeceğini söylüyor. Uyarıcılar İlahi mesaj olabildiği gibi bazı doğal olaylar da olabilir. Gerçekleşmesinde şüphe bulunmayan ise beşerin tekâmül planı uyarınca karşılaşacağı ceza ve ödüller diye düşünebiliriz.

 

Ayetler(8-15): Bu ayetler kıyamet kelimesi ile tanımlanan, özünde ruhsal uyanış dönemine işaret ediyor denebilir. Gerçekten o dönemde muhtemelen “gök yarılacak”; yani gerçek bilgiler indirilecek, “yıldızlar sönecek”; yani güneş gibi güçlü olan gerçek bilgi beşeri bilgiye galip gelecek, “dağlar un-ufak olacak”; yani beşeri sistemdeki hiyerarşi yıkılacak gibi düşünebiliriz.

   Gerçek bilgi sayesinde her birey yaptıklarını irdeleyebilir. İşte burada ayırım söz konusudur. Beşerin bu döneme hazırlanması için resuller plan uyarınca sırayla gelmiş ve görevlerini yapmışlardır.

 

Ayetler(16-19): Önce ki dönemlerde İlahi mesajı yalanlayanlar yok edildikleri gibi, Kur’an’ı inkâr edenler de benzer şekilde cezalandırılabilir.

   Kur’an mesajını yalanların kıyamet günü-uyanma dönemi- durumu perişanlıktır. Çünkü inanmadıkları şeylerin gerçek olduğunu göreceklerdir.

 

Ayetler(20-24): Beşerin üremesinde, meni içindeki spermlerin yumurtayı döllemesi sonucu gebelik başlar. Korunaklı ana rahminde, döllenmiş yumurta hücresinin bölünerek çoğalıp büyümesiyle, dünya ortamında yaşayabilecek bir canlı, belirlenmiş bir sürede gelişir, organlar yerli yerinde olarak doğum meydana gelir. Bütün bunlar çok detaylı, olağan üstü bir planlamayı gerektirir.

 

Ayetler(25-28): Dünya okulunun hem diriler hem de ölüler için bir toplanma yeri olduğu belirtilmiş. Burada söylenen diri olma ve ölü olma ruhsal farkındalığa işaret ediyor diye düşünebiliriz. Dünyanın her tarafına yerleştirilmiş dağlar ve beşere içebileceği tatlı suyun varlığı BİZ boyutunca oluşturulmuş. Bu oluşma O’nun ilmi ve planı ile mümkündür. Ayetler beşere yaratıcı gücün ihtişamını işaret ederken, kıyameti yalanlayanların ceza göreceği tekrar edilmiş. 

 

Ayetler(29-34): Bu ayetler de yine inkârcılara yöneliktir. Yalanlayanların inkâr ettiklerine gitmeleri önerilir. Onların inandıkları kendilerine gölge sağlamaz. Tersine teklikten kopuş olduğu için yakıcı sonucu olan bir gidiş yeridir. Gerçekleri yalanlayanlar o gün, yani hüküm günü zordadır. Ayetlerde yine sembolizm kullanılmış.

 

Ayetler(35-40): Uyanış döneminde gerçekler ortaya çıkınca, inkârcıların konuşmaları mümkün olmaz. O dönemde onlar gerçekten zordadır. Yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Bu dönem aynı zamanda ayırım dönemi imiş.

 

Ayetler(41-50): ‘Ayrışma günü’ aynı zamanda ‘hüküm günü’ olup takva sahipleri-kötülüklerden korunanlar- için verilen hüküm onların ödüllendirilmesi imiş. Ödüllendirilme dünya hayatı olabildiği gibi daha ziyade ahiret hayatına yönelik diye düşünebiliriz. İnkârcıları ise zorluklar beklemektedir.

 

NOT: Surede sıklıkla “Vay haline o gün, yalanlayanların” ifadesi tekrar edilmiş (15,19,24,28,34,37,..)ayetleri gibi. Bu ayetler, “Ayrım ve hüküm günü için” ayetine gönderme yapıyor diye düşünebiliriz. Aslında ‘gün’ süreçle ilgilidir. Her biyolojik ölüm zaten bir “hüküm ve ayrışmaya” sebep olmuyor mu? Böylece yeni planlar şekillenebilsin. Aksi halde Kur’an’daki çeşitli ayetleri anlamlandırmak zorlaşırdı. Bireyin iman etmesinin izinle olması gibi ki bu söylem tekâmül kavramı içinde ele alınabilir. Hüküm günü konusunda çizilen resimle ilgili olarak bir Kur’an ayetini hatırlamak yararlı olacaktır:

Furkan suresi-30 Resul’de şöyle der: “Ey Rabbim, benim toplumum, bu Kur’an’ı terk edilmiş/dışlanmış halde tuttular.”

 

   Diğer taraftan; Mürselat suresi (ayet38) ayırma gününden bahsediyor. Bu açıdan bakıldığında Kıyamet (uyanış) döneminde bir ayrıştırma olabilir. Defalarca yeniden doğup başarısız olanlar (muhtemelen büyük çoğunluk) belki de topluca başka bir eğitim yerine götürülecekler. Bilemiyoruz. Hüküm günü, tartısı (mecazi) ağır gelenlerle ilgili olarak şu ayet ilginç olabilir:

Zümer suresi-74 Onlar da şöyle derler:”Hamd olsun o Allah’a ki bize vaadini yerine getirdi, bizi yeryüzüne mirasçılar yaptı. İşte cennetten istediğimiz yerde konaklıyoruz. İş yapıp değer üretenlerin ödülü ne güzelmiş!”

KAF SURESİ 

 

  1. Kaf. Şanı yüce, ilahî cömertlikle dolu Kur’an’a andolsun ki;

  2. İş sanıldığı gibi değil. Kendilerine içlerinden bir uyarıcı geldi diye şaştılar da şöyle dediler o küfre batanlar: “Acaip şey bu!” 

  3. Ölünce mi, biz toprak olunca mı? Çok uzak bir dönüştür bu.

  4. Toprağın onlardan neyi eksilttiğini pek iyi bilmişizdir biz. Her şeyi saklayıp koruyan bir Kitap var katımızda.

  5. Hayır, hayır. Onlar, hak kendilerine geldiğinde, onu yalanladılar. Şimdi perişan mı perişan bir durum içindedirler.

  6. Bakmadılar mı üstlerindeki göğe ki nasıl kurduk onu, nasıl süsleyip nakışladık?!

  7. Yeryüzünü de biz uzatıp yaydık; Denge noktaları yerleştirdik ona ve bitirdik onda, bakanları hayran bırakan her türlü çifti.

  8. İbretle bakılası, gönüller açıcı şeyler olarak; hakka yönelen her kula öğüt olarak.

  9. Gökten, kutlu ve bereketli bir su indirdik de onunla bahçeler yeşerttik, hasatlanacak daneler yetiştirdik. 

  10. Yüksek yüksek hurma ağaçları büyüttük. Birbirine girmiş kümeler halinde tomurcukları vardır onların.

  11. Kullara rızık olsun diye. Ve o suyla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte böyledir topraktan fışkırış.

  12. Onlardan önce Nûh kavmi, Ress halkı, Semûd kavmi yalanlamıştı.

  13. Âd, Firavun ve Lût’un halkı da…

  14. Eykeliler, Tübba kavmi de. Hepsi resulleri yalanladı da duyurulan azap hak oldu.

  15. İlk yaratıştan âciz kalıp yorulmuş muyduk? Hayır, yeni bir yaratıştan kuşku içinde olan onlardır.

  16. Yemin olsun ki, insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını biz biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.

  17. Sağında ve solunda oturmuş iki görevli, kayıt yapmaktadır.

  18. Bir söz sarf etmeye dursun, yanındaki gözcü hemen zaptediverir.

  19. Ölüm sarhoşluğu hak olarak geldi. İşte bu senin kaçıp durduğun şeydir.

  20. Ve sûra üflendi. İşte bu geleceği vaat edilen gündür.

  21. Her benlik, yanında bir güdücü bir de tanık olduğu halde gelir.

  22. Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin. Ama perdeni üstünden kaldırıverdik. Bugün gözün keskin mi keskin.

  23. Yoldaşı şöyle der: “İşte yanımdaki hazır.”

  24. Siz ikiniz! Tüm nankörleri, inatçıları cehenneme atın.

  25. Durmadan hayrı engelleyeni, azgını, işkilciyi…

  26. O ki, Allah’ın yanına başka bir ilah koydu. Artık atın onu, o şiddetli azabın içine.

  27. Yoldaşı dedi ki: “Rabbimiz, onu ben azdırmadım. Onun kendisi, dönüşü olmayan bir sapıklık içindeydi.”

  28. Allah buyurdu: “Huzurumda çekişmeyin. Ben size uyarıyı çok önceden göndermiştim.”

  29. “Benim huzurumda söz değiştirilmez ve ben kullara asla zulmetmem.”

  30. O gün cehenneme: “Doldun mu?” deriz. O ise “Daha yok mu?” der.

  31. Ve cennet, takva sahiplerine yaklaştırılmıştır; hiç uzak değildir.

  32. İşte size vaat edilen budur. Allah’a sürekli yönelen, korunması gerekeni koruyan herkese…

  33. Görmediği halde Rahman’dan ürperen ve Allah’a yönelik bir kalp getiren herkese…

  34. Esenlikle girin oraya. Sonsuzlaşma günüdür bu.

  35. Orada onlar için istedikleri her şey var. Katımızda ise dahası da var.  

  36. Onlardan önce nice nesilleri helak ettik ki, vuruş ve tutuşları bunlardan daha zorluydu. Ülkelerde delikler açmışlardı/beldelerde kaçacak delik aradılar/ beldeleri boydan boya dolaştılar. Var mı bir kaçacak yer?

  37. Hiç kuşkusuz bunda, kalbi olan yahut tam bir tanık olarak kulak veren için mutlak bir öğüt vardır.

  38. Andolsun, biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri altı günde yarattık. Ve bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.

  39. Artık onların söylediklerine sabret ve güneşin doğuşundan önce de batışından önce de Rabbinin hamdiyle tespih et.

  40. Gecenin bir kısmında ve secdelerin arkalarından O’nu tespih et.

  41. Haykıranın çok yakın bir yerden sesleneceği günü dinle.

  42. O gün o müthiş sesi hak olarak dinleyecekler. Ortaya çıkış/diriliş günüdür bu.

  43. Biz, evet biz hayat veriyoruz, biz öldürüyoruz. Ve dönüş yalnız bizedir.

  44. O gün yer çatır çatır yarılıp onlardan uzaklaşır. Bu yalnız bizim için kolay olan bir haşretmedir.

  45. Biz onların neler söylediklerini çok iyi biliyoruz. Sen onların üstüne bir zorba değilsin O halde benim tehdidimden korkanlara sadece Kur’an’la öğüt ver.

 

Paylaşım:

Ayetler(1-5): Sure Kur’an’a yeminle başlarken, Kur’an’ın özelliklerinden birini “İlahi cömertlikle dolu oluşunu” dile getiriyor ki benzer bir örnek (Hucurat-17) de bulunabilir. Bir topluma, doğruyu gösteren bir kılavuz gönderilmesi cömertlik değil de nedir? Uyarıcı olarak kendi içlerinden birisi olan Muhammed’in görevlendirilmesini toplumu anlayamamış ve uyarıyı reddetmişler. Aynen İsa’nın Nasıriyye halkı tarafından reddedilmesi gibi. Muhammed toplumuna ruhsal uyanıştan üstü kapalı, diriliş olarak, bahsetmiş olmalı ki anlamamışlar. Kemiklerin dağılmasından sonra eskisi gibi bedenleneceklerini düşünerek kabul etmemişler. Kur’an bu konuda örtülü bir açıklama yapmış. Ana Kitap’ta her şeyin yazılmış olduğu belirtiliyor. Kur’an, Ana Kitap’ta neyin eksildiğinin bilindiğini söyleyerek dirilişin yani ruhsal uyanışın mutlaka gerçekleşeceğine işaret ediyor. Ancak diriliş gerçeği hakkında topluma daha fazla açıklama yapılmıyor.

 

Ayetler(6-11): Bu ayetler, Biz tarafından gerçekleştirilmiş konulara işaret ediyor. Göğün mükemmel bir düzen göstermesi, yeryüzünde dağların denge noktaları olarak yerleştirilmesi ve doğal hayatın zenginliği ki bu son işaret, dünyada yaşayanların yakından gözlem yapabileceği ve bundan ibret alabileceği oluşumları içerir.

   Gökten indirilen su (diğer adı rahmet) ile ölü bir toprak canlanır. İşte beşerin dirilişi yani ruhsal uyanışı da böyle olacaktır. Bunun için Allah’ın rahmeti gereklidir. 

 

Ayetler(12-14): Kur’an’ın tebliğ döneminden önce de, çeşitli toplumlar, kendilerini uyarmak için gönderilen görevlileri yani resulleri yalanlamışlar ve fakat acı bir sonla karşılaşmışlar.

Ayetler(15-18): Ruhsal diriliş olayına o gün yapılan itirazlara karşı, tekrar yaratılışın mümkün olduğu cevabı verilmiş. Aslında ruhsal diriliş gerçeği anlatılamadığından böyle yollara başvurulmuş. Burada yaratılıştan bahsediliyor. Özümüz (ruh) zaten var. Sadece bedenlerin imalatının düşünülmesi doğru olabilir ki ikinci ayette beşeri bedenlerin Biz tarafından yapıldığı ifade edilmiş.

   Son üç ayet bireyin her davranışının, her sözünün ve her düşüncesinin kayıt altına alındığını belirtiyor. Kayıt altına almanın kaydediciler sembolizmi ile anlatıldığını düşünebiliriz. Aslında bütün yaratılmışın birbiri ile bir merkez vasıtası ile iletişim halinde olduğunu söyleyebiliriz. Bu düşüncenin mikro ölçekte bir örneği, günümüz dünyasında beşerin akıllı telefonlarla temas halinde olması değil midir?

 

Ayetler(19-30): Beşerin ölümü, biyolojik ölüm, ölüm sarhoşluğu olarak anlatılmış. Ölüm sarhoşluğunu yaşayan ruh olmalıdır. Diğer taraftan beden kafesinden kurtulduğu için ruhun algısı daha keskin olmalı. Ruh bedenden ayrıldığında kendisine kılavuzluk eden görevlilerle madde boyutunu terk edip hesap verme konumuna ulaştırıldığını düşünebiliriz. Orada, dünya hayatında yaptıkları ki düşünceleri de dahil, kendisine gösterilerek kendisi hakkında verilecek kararın adil olacağını anlaması sağlanacağını kabul edebiliriz. Gerekli aşamayı yapamayanların cehenneme sevk edileceğini anlayabiliyoruz. Bu sevk bir cezalandırma olarak görülmemelidir. Ruhun ihtiyacı olan eğitimden geçirilmesi için uygun ortam olarak düşünmek daha doğru olacaktır. Unutmayalım ki “Allah kuluna zulmetmez.” Mesele sadece ruhun eğitimidir. Cehennem konusunda Kur’an’ın ne dediğini hatırlayalım: (Hicr-44  Yedi kapısı vardır onun. Her kapıya onlardan bir bölük ayrılmıştır.)

   Çeşitli yorumlar ruhun yoldaşını şeytan olarak, nesnel bir varlık olarak tanımlamış. Acaba, Şeytan kavramı doğrudan beşerin nefsi ile bağlantılı olamaz mı? Beşerin zamanın realitesine uyumlu olmayan davranışları şeytana uyma olarak kabul edilmiştir. Unutmayalım ki beşer sürekli tekâmül eden bir varlıktır. Dünya okulunda kişi şeytanı ile devamlı mücadele halindedir. Çünkü, varlığın yaratılışında aşağıda görüldüğü gibi ikilem vardır:

Şems Suresi-7,8  Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene.

         Ardından da ona bozukluğunu ve takvasını ilham edene andolsun ki,

 

   Dış faktörler, sadece beşeri düşünceleri ve arzularını teşvik ediyor olabilir. Kişi yaşamını akıl, mantık ve vicdan süzgeçlerini çalıştırarak düzene sokabilir. Belirtilen süzgeçler-filtreler- her kişide potansiyel olarak vardır. Onların çalışır duruma gelmesi ise tekâmül ile ilgilidir diyebiliriz. Filtrelerin ne kadar aktif olabildiği ise varlığın tekâmül seviyesi ile bağlantılı olduğu söylenebilir. Bu bağlamda şeytandan etkilenmeme ile ilgili olarak şu ayeti hatırlayalım:

İsra Suresi (64,65).”.Mallarda, evlatlarda onlara ortak ol, onlara habire vaatte bulun.” Şeytan onlara bir aldanıştan başka ne vaat eder ki?

                       “Kuşkusuz benim kullarım üzerinde senin hiçbir sultan olmayacaktır....

 

   Görülüyor ki şeytan beşeri devamlı yanlışa yönlendirmektedir. Ancak yeterli tekâmüle ulaşmış olanlar hariç ki Kur’an’a göre “kul” olanlar sadece onlarmış. Bu çerçevede düşünce sistemimize eklenmesi gereken diğer bir konu ise şu ayette bulunabilir:

Hicr Suresi (32,33,34,35) Allah dedi:”Ey İblis! Sana ne oluyor da secde edenlerle beraber olmuyorsun?”

            Dedi:”Kuru bir çamurdan, değişken-cıvık bir balçıktan yarattığın bir insana secde etmek için var olmadım.” 

               Buyurdu:”Öyleyse çık oradan, çünkü kovuldun.”

               “Din gününe kadar üzerinde lanet var.” 

 

   Demek ki şeytanın beşeri devamlı yanlış yola teşvik etmesi “Din Günü” ne kadar yani beşeriyetin topluca uyandırılacağı döneme kadar devam edecektir.

 

Ayetler(31-35): Kötülüklerden korundukları için cennet boyutlarına gitmeye hak kazanmış varlıklara yönelik olan ayetlerde “cennetin yaklaştırılması” ifadesinin fiziki bir olay olmadığını düşünebiliriz. Gerçekte o varlıklar cennete yaklaşmış olmalılar. Çünkü bu varlıklar Rahman’dan çekinip, Allah’a yönelik bir kalp getirmişler. Allah’a yönelik bir kalp getirmeyi, o kişilerde imanın kalbe inmesi gibi düşünebiliriz. “Rahman’dan ürperme” ifadesinin, (Zuhruf suresi-45) ayeti ile birlikte düşünülmesi doğru olabilir. “Sonsuzlaşma günü” kavramı ise, cennet boyutlarına giden varlıkların belki bazılarının madde ile denenme süresini tamamlamış olduklarından dünya benzeri bir okula tekrar dönmeyecekleri ve fakat eğitimlerine cennet boyutlarında devam edeceklerini anlayabiliriz. Cennet boyutlarının alt kademelerinde pek çok ödül varmış. Bu ödüller beşerin maddesine hitap eden ödüller olduğunu ve beşeri bu ödüllerle doğru yola teşvik etme metodunun kullanıldığını sanıyorum. Ancak “katımızda ise dahası da var” ifadesi manevi ödüllere işaret olarak düşünülebilir ki bu konuda "meleklerin Adem’e secde etmesi" metaforu bize biraz bilgi verebilir.

Ayetler(36-38): Daha önce de çok daha güçlü toplumlar yok edilmiş. O toplumların sahip oldukları yetenek acı sonlarını engelleyememiş. Bu anlatılanlar gereğince dinleyen için bir öğüt olmalı. Madde kâinatını altı günde (dönemde) yaratmış olan BiZ görevlileri için bir yorgunluk söz konusu olmamış. Çünkü BİZ, O’nun lütfu olan yeteneğe sahiptir. 

Ayetler(39-45): Bu bölümdeki ilk iki ayet çeşitli kaynaklarda bilinen namaz vakitleri olarak açıklanmış. Halbuki ayet(40) ta “secdelerin arkasından” ifadesi var. Yani namaz vakitleri zaten biliniyor. Tekrar tanımlamaya gerek var mı? Sanıyorum arzu edilen O’nun sıklıkla tespih edilmesidir. 

   Diğer ayetlerin ise uyanış olayı ile ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Ruhsal yönden ölü bedenlerin uyanması, toprağın yarılarak içindekinin dışarı atılması metaforu ile anlatılmış. Bu dünyadaki hayat döngüsünü “Ana Plan” uyarınca uygulayan BİZ boyutu görevlileridir. Her kişinin davranışları, sözleri ve düşünceleri BİZ tarafından bilinir. O yüzden Muhammed’in yapabileceği tek şey, tehditlerden korkanlara Kur’an ile öğüt vermektir. Diğerleri yani tehditlerden korkmayanlar ise zaten Kur’an’ı dinlemezler. Kimler Kur’an ile öğüt alacaktır; bu konuda da, tekamül planı, gereğince yürüyecektir diye düşünebiliriz.

BELED SURESİ

 

  1. Yemin ederim bu kente ki, iş onların sandığı gibi değil.

  2. Sen bu kente mahremsin/bu kente gireceksin.

  3. Ve doğurana ve doğurduğuna da yemin olsun ki,

  4. Biz insanı gerçekten bir sıkıntı ve zorluk içinde yarattık.

  5. 0 sanıyor mu ki, hiç kimse ona asla güç yetiremeyecektir!

  6. “Yığınlarla mal telef ettim.” diyor.

  7.  Hiç kimsenin kendisini görmediğini sanıyor.

  8. Biz ona vermedik mi iki göz,

  9. Bir dil, iki dudak?

  10. Kılavuzladık onu iki tepeye.

  11. Akabe’ye, sarp yokuşa atılamadı o.

  12. Sarp yokuşun ne olduğunu sana bildiren nedir?

  13. Özgürlüğü zincirlenenin bağını çözmektir o,

  14. Yahut da açlık ve perişanlık gününde doyurmaktır o,

  15. Yakındaki bir yetimi, 

  16. Yahut ezilmiş-boynu bükük bir yoksulu.  

  17. Sonra da iman eden ve birbirlerine sabrı öneren, merhameti öneren kişilerden olmaktır o.

  18. İşte böyleleridir uğur ve bereket dostları.

  19. Bizim ayetlerimizi tanımayanlara gelince bunlar; şomluk, uğursuzluk yaranıdır.

  20. Bunların üzerine, kilitlenecek bir ateş gelecektir. 

 

Paylaşım:

 

Ayetler(1-20): Sure, Muhammed’e ayetleri tebliğ eden meleğin Mekke yerleşkesine yemin ederek Muhammed’in, Mekke’nin sahibi olduğunu (manevi olarak) ifadesi ile başlıyor. Sonrasında beşerin doğumuna yönelik bir yeminle, beşerin doğumundaki zorluklarla beraber doğum sonrasındaki zorluklara da işaret edilmiş. Beşere bu dünya okulunda yaşayabilmesi için gerekli meziyetler sağlanmıştır. Kendisine yardım edilir. Ancak dünya okulu imtihanlarla doludur. (Kıyamet Suresi-36 İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor?). Surede bu konu beşerin “Akabe’ye, sarp yokuşa kılavuzlanması” metaforu ile anlatılmış. Devamında ise sarp yokuşun ne olduğu beşeri hayattan çeşitli örneklerle açıklanmış. Dikkat edilirse ayette ‘atılamadı’ terimi kullanılmış. Yani kılavuzlama var ve fakat zorlama yok. Örnekleri verilen sınavlar ve benzerlerinde başarılı olanların “uğur ve bereket dostları” oldukları ve fakat ayetleri inkâr edenlerin ise “şomluk ve uğursuzluk yaranı” olup ceza görecekleri belirtiliyor. Ayetleri inkâr etmenin sadece sözle inkâr değil özellikle davranışlarla ayetlerin gösterdiğinin tersini yapmak olduğunu düşünebiliriz.

TÂRIK  SURESİ

 

  1. Andolsun göğe ve Târık’a: o, gece gelene/ o, tokmak gibi vurana/o çıkıverip de yürek hoplatana.

  2. Nereden bileceksin sen nedir Târık?

  3. Parlayan, ışığıyla karanlığı delen yıldızdır o.

  4. Hiçbir benlik yoktur ki, üzerinde bir koruyucu/bir bekçi bulunmasın.

  5. İnsan neden yaratılmış olduğuna bir baksın!

  6. Atılan bir suyun bir parçacığından yaratıldı o.

  7. Bel ile kaburgalar arasından çıkar o su.

  8.  O, o insanı tekrar hayata döndürmeye elbette kadirdir. 

  9. Sırların/gizlilerin yoklanıp ortaya çıkarılacağı gün,

  10. Artık onun için ne bir kuvvet vardır ne de bir yardımcı.

  11. Andolsun o, dönüşle/döndürümlü göğe,

  12. Çatlayışlarla/yarılışlarla dolu yere de andolsun.

  13. Ki o, tam bir biçimde ayırt eden bir sözdür;

  14. Şaka değildir o.

  15. Onlar habire tuzak kuruyorlar/oyun çeviriyorlar.

  16. Ben de tuzak kuruyorum. 

  17. O halde o küfre batmışlara mühlet ver, süre tanı onlara birazcık…

 

Paylaşım:

 

Ayetler(1-7): Muhtemelen sabahın erken saatlerinde görünen yıldıza yemin edilerek; her nefsin korunduğu belirtilmiş. Daha sonra da beşerin bedeninin nasıl oluştuğuna işaret edilmiş ki bu olay O’nun ilmi ve gücü içindedir.

 

Ayetler(8-17): O’nun planı uyarınca meydana gelecek kıyamet-toplumsal uyanış- meydana geldiğinde gerçekler ortaya çıkmaya başlayacak ve gerçeklerin farkına varılmaya başlanacaktır. Kişilerde oluşacak farkındalık hayata dönüş değil midir? O dönemde birey daha önce yaptıkları ile baş başadır. 

   Sürekli bir döngünün olduğu göğe ve yarılma sonucu, yarıklarla dolu yere yemin edilerek; Kur’an’ın bir şaka değil, doğruyu eğriden ayıran bir söz olduğu vurgulanmış. İnkârcıların sürekli Kur’an inancının benimsenmesini önlemeye yönelik tuzaklar hazırladığı ve fakat Kur’an’ı tebliğ eden meleğin de karşı tuzak kurduğu anlatılarak bir süre sonra onların cezalandırılacağı anlatılmış.  

KAMER  SURESİ

 

  1. Saat yaklaştı, ay yarıldı.

  2. Bir mucize görseler yüz çeviriyorlar ve şöyle diyorlar: “Sürüp giden bir büyüdür bu.”

  3. Yalanladılar; kendi heves ve kuruntularına uydular. Oysa ki her iş ve oluş karara, ölçüye ve düzene bağlanmıştır.

  4. Yemin olsun ki, onlara haberlerden, içinde ihtar, sakındırma ve tehdit bulunanı gelmiştir.

  5. Doruk noktaya çıkmış, isabeti tartışmasız bir hikmettir o. Ama uyarılar yarar sağlamıyor.

  6. O halde yüz çevir onlardan sen de; o çağırıcının alışılmadık/ürpertici şeye çağırdığı günde,

  7. Kaymış olarak gözleri, çıkarlar kabirlerden. Sanki çekirgelerdir; çıvgın mı çıvgın!

  8. Boyunları büküktür çağıranın önünde. Derler ki o küfre saplananlar: ”Çok zorlu bir gün bu.”

  9. Onlardan önce Nûh kavmi yalanlamıştı. Yalanladılar kulumuzu ve “mecnundur bu” dediler. Ve durduruldu kulumuz.

  10. Bunun üzerine yakardı Rabbine, “yenilgiye uğradım işte, yardım et” diye…

  11. Biz de açtık gök kapılarını seller gibi akan bir su ile.

  12. Ve yardık/fışkırttık yeryüzünü pınar pınar. Sonunda kesin ölçülere bağlanmış bir oluş üzere birleşti sular.

  13. Ve taşıdık onu levhalar ve çivilerden oluşturulan şey üstünde.

  14. Akıp gidiyordu gözlerimizin önünde, bir ödül olarak nankörlüğe uğratılan kişi için.

  15. Yeminle bildireyim ki, biz onu bir ibret ve bir işaret olarak arkaya bıraktık. Yok mu araştırıp öğüt alacak?!

  16. Nasılmış benim azabım ve uyarılarım!

  17. Andolsun ki, biz Kur’an’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?

  18. Âd da yalanlamıştı. Ama nasıl oldu azabım ve uyarılarım!

  19. Biz onların üzerine uğursuzluğu kesiksiz bir günde, donduruculu/uğultulu bir kasırga gönderdik.

  20. İnsanları, köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi kaldırıp atıyordu.

  21. Nasılmış benim azabım ve uyarılarım!

  22. Andolsun ki, biz Kur’an’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?!

  23. Semûd da uyarıları yalanlamıştı.

  24. Şöyle demişlerdi: “İçimizden bir tek insana mı uyacağız? Vallahi böyle bir durumda biz, sapıklık ve çılgınlık içine düşeriz.”

  25. “Aramızdan öğüt ona mı verildi? Hayır, o yalancı küstahın biridir.”

  26. Yarın bilecekler, kimmiş yalancı küstah!

  27. Bir imtihan aracı olarak kendilerine dişi deveyi göndereceğiz. Artık gözetle onları ve sabret.

  28. Suyun, aralarında bölüştürüleceğini onlara bildir. Her su alış/içiş nöbetledir/içilecek her miktar hazırlanmıştır.

  29. Arkadaşlarını çağırdılar, o da hançeri kapıp deveyi boğazladı.

  30. Nasılmış benim azabım ve uyarılarım!

  31. Biz, onlar üzerine tek bir ses gönderdik de ağılcının serptiği kuru ot gibi kırılıp ufalandılar.

  32. Andolsun ki, biz Kur’an’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?!

  33. Lût kavmi de uyarıları yalanladı.

  34. Biz de üzerlerine çakıl taşı fırlatan bir rüzgâr gönderdik. Sadece Lût’un ailesini, seher vakti kurtarmıştık,

  35. Katımızdan bir nimet olarak. Şükredeni işte böyle ödüllendiririz biz.

  36. Andolsun, Lût onları bizim yakalayışımız hakkında uyarmıştı da onlar, uyarılarla ilgili olarak kuşkulanıp çekişmişlerdi.

  37. Yemin olsun, Lût’un misafirlerinden nefislerini tatmin etmek istemişlerdi de onların gözlerini silme kör etmiştik. Hadi tadın azabımı ve uyarılarımı!

  38. Andolsun, sabahleyin erkenden, kararlı ve oturaklı bir azap yakaladı onları.

  39. Hadi tadın azabımı ve uyarılarımı!

  40. Andolsun ki, biz Kur’an’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?!

  41. Andolsun, Firavun hanedanına da uyarılar gelmişti.

  42. Ayetlerimizin tümünü yalanladılar da biz de onları, onurlu ve güçlü birine yaraşır bir yakalayışla yakaladık.

  43. Sizin nankörleriniz, ötekilerden hayırlı mı? Yoksa kitaplarda sizin için bir berat/dokunulmazlık mı var?

  44. Yoksa, “biz yardımlaşan/yenilmez bir topluluğuz” mu diyorlar?

  45. O topluluk bozguna uğratılacak ve arkalarını dönüp kaçacaklar.

  46. Hayır, buluşma zamanları kıyamet saatidir. Ne korkunç, ne acıdır  o saat!

  47. Kuşkusuz günahkârlar, şaşkınlık ve çılgınlık içindedir.

  48. O gün yüzleri üstüne ateşe sürüklenirler. “Cehennemin dokunuşunu tadın bakalım!”

  49. Şu bir gerçek ki, biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.

  50. Emrimiz birtektir, bir göz kırpma gibidir.

  51. Yemin olsun, biz sizin benzerlerinizi hep yok ettik. Fakat düşünen mi var?

  52. Onların yapmış oldukları her şey defterlerdedir.

  53. Küçük-büyük tümü, satır satır yazılmıştır.

  54. Korunup sakınanlar; bahçelerde, nehir kıyılarındadır.

  55. Güçlü bir padişahın katında, özü-sözü birlere has oturma yerlerinde…

 

Paylaşım:

 

Ayetler(1-8): Saatin yaklaşması kıyamete yani toplumsal uyanışa bir gönderme olabilir. Ayın yarılması konusu, kayıtlara göre gözlenmiş bir olaydır. Olay fiziki bir yarılma mı, yoksa meteorolojik bir olay mı organize edildi, bilemiyoruz. Ancak olay inkârcılara ve inananlara olağan dışı bir olay olarak görünmüş ve fakat inkârcılar, daha önceki nesillerin yaptığı gibi inkâra devam etmişler. Oysa yaratılmışların evreninde her şey bir düzene göre olur ve mutlaka olur.

   İnkârcılar için ihtarlar doruk noktasındadır. Fakat hiçbir uyarı istenen sonucu sağlamamış O yüzden, Muhammed’e onlardan uzaklaşması öneriliyor.

   Beşer devamlı tekâmül yolundadır. Dünya okulu madde ile tekâmülü esas alan bir okuldur. Bireysel uyanışlar tarih boyunca olagelmiş ve uyanıp gereğini yapanlar tekâmül yolunda ilerlemiş olmalılar. Toplu uyanış döneminde ise belki de bir ölçme-değerlendirme ile başarısız bulunanlar başka eğitim yerlerinde eğitimlerine devam edeceklerdir diye düşünebiliriz.

 

Ayetler(9-17): Bu ayetler, Kur’an’ın tebliğinden çok önce Nuh kavminin, Nuh’un tebliğini inkâr etmeleri ile ilgilidir. Nuh, kavminin inkârı karşısında çaresiz kalmış ve kendisini görevlendirenden yardım talep etmiş. Gerekli yardım yapılmış. Nuh tufanı diye bildirilen olayda Nuh ve beraberindekiler bir gemi ile güvenli bir bölgeye taşınmışlar. Olayın küresel değil, yöresel boyutta olduğunu düşünebiliriz. Belki bir tsunami olayı da eşlik etmiş olabilir. Gemi bir ibret olarak bırakılmış. Yeri neresi belli değil. Kur’an geminin araştırılmasını öneriyor.

   Son ayet ise, öğüt ve ibret alınabilmesi için Kur’an’ın kolaylaştırıldığını anlatıyor. Demek ki ilk hazırlanan nüsha daha farklıydı.  Var olan nüsha üzerinde düşünen olmadığından (Kur’an’ın tebliğ dönemi) şikâyet ediliyor. Açıktır ki Kur’an okunup düşünüldüğünde ancak anlaşılmaya başlanabilir. Ayetler üzerinde düşünmeden yapılacak bir okumanın bir anlamı olabilir mi? Arapça bilmeyen bir kişinin Kur’an’ı Arap dilinde okuması bu ayete göre bir anlam ifade eder mi?

 

Ayetler(18-22): Âd kavminin, gerçeği yalanlaması yüzünden Cezalandırılmaları hatırlatılıyor. İlginç olan azap ve uyarının aynı varlıktan gelmesi. Diğer taraftan bu hatırlatmaya gönderme yapılırken (Kamer-17) gibi, öğüt ve ibret alınabilmesi için, Biz tarafından Kur’an’ın kolaylaştırıldığı ve fakat düşünen olmadığı ifade edilmiş. 

 

Ayetler(23-32): Semûd kavminin uyarılaıi kabul etmeyişi ve kendilerine bir imtihan aracı olarak gönderilmiş devenin su içme hakkına saygı duymayıp onu boğazlamaları sonunda cezalandırıldıkları anlatılmış. Son ayet ise Kur’an’ın mesajı üzerinde düşünülmesi gerektiği ifade edilirken düşünen olmadığı belirtiliyor.

 

Ayetler(33-40): Lût peygamber, yanlışları yüzünden muhtemel cezalandırılma konusunda kavmini uyarmış. Fakat kavmi kendisini şüphe ile karşılamışlar. Ceza zamanı geldiği konusunda Lût peygamberi uyarmak için gelen erkek görünümlü görevlilerden tatmin arayan bazı kişiler Lût’un evine geldiklerinde kör edilmişler. Lût’un ailesi, eşi hariç, sabah erkenden o kentten çıkartılmışlar ve kent halkı yok edilmiş. Son ayet yine ayetler konusunda düşünen olmadığını hatırlatıp şikâyet ediyor.

 

Ayetler(41-42): Firavun ve çevresindekiler uyarıları kabul etmedikleri için yok edilmişler.

 

Ayetler(43-55): Bu bölümdeki ayetler Kur’an’ın tebliğ edildiği dönemde Mekke’de yaşayan ve Kur’an’ı inkâr edenler hakkındadır. Kur’an onları ve daha önce yaşamış nesillerden o günün Hak’ka yönelik öğretisini inkâr edenleri nankörler olarak tanımlamış. Beşerin kendisine yapılan tüm yardımları inkâr etmesi nankörlük değil midir? Ne kadar acı!

   Beşerin bireysel bir tekâmül planı vardır. Plan gereği varlık zamanı geldiğinde uyanır, yani gerçeklere gözünü açar. Buna rağmen inkâr etmeye devam edenler olabilir. Olacağı, Kur’an’da tekrar edilen kıyamet yani toplumsal uyanış gerçekleştiğinde inkâra devam edenler yok edilmeyecekler ve fakat onların başka bir eğitim yerine sevk edileceklerini düşünmek isterim. Kur’an’da zaman zaman bahsedilen helâk edilmeyi biyolojik bedenlerin toplu ölümü olarak düşünebiliriz. Ancak özümüz olan ruh gerekli görülen eğitime devam edecektir. 

SÂD  SURESİ

 

  1. Sâd, Zikir, öğüt ve uyarı dolu Kur’an’a andolsun ki,

  2. İş hiç de onların sandığı gibi değil. O küfre sapanlar bir gurur, ayrılık ve bütünden kopuş içindedirler.

  3. Onlardan önce nice nesilleri helak ettik biz, bağrıştılar onlar, fakat kurtuluş yoktu; geçmişti zaman.

  4. Kendi içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldi diye şaşıp kaldılar. Ve şöyle dediler bu nankörler: ”Bu adam yalanlar düzen bir büyücü…”

  5. “İlahları bir tek tanrı mı yapmış? Bu, gerçekten hayret edilecek bir şey!”

  6. İçlerinden kodaman bir grup öne çıktı: “Haydi yürüyün! İlahlarınıza sahip çıkmada kararlı davranın. Gerçek şu ki, istenip beklenen şey budur.”

  7. “Öteki millette işitmedik böyle bir şey. Bu bir uydurmadan başka şey değildir.”

  8. “Öğüt ve uyarı içimizden ona mı indirildi?” Hayır, onlar benim zikrimden kuşkudadırlar. Hayır, onlar benim azabımı henüz tatmadılar.

  9. Yoksa Aziz, Vahhâb olan Rabbinin rahmetinin hazineleri onların katında mı?

  10. Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülk ve saltanatı onların mı? Eğer öyleyse sebepler içinde yükselsinler.

  11. Kabilelerden oluşmuş, sözüm ona bir ordudur bu; şurada bozguna uğratılacaktır.

  12. Onlardan önce Nûh kavmi ve Âd da yalanlamıştı. Kazıklar sahibi Firavun da…

  13. Semûd, Lût kavmi, o sık ağaçları besleyen su kaynağının sahipleri Eykeliler de. İşte onlar da böyle hiziplerdi.

  14. Bunların hepsi, resulleri yalanlamaktan başka bir şey yapmadılar. Sonunda azabım hak oldu.

  15. Bunların beklediği de sadece, en küçük bir gecikmesi olmayan o müthiş titreşimli tek sestir.

  16. Şöyle dediler: “Rabbimiz, bizim payımızı/hesap defterimizi, gününden önce çabucak ver.” 

  17. Onların dediklerine sabret. O kuvvet sahibi kulumuz Davûd’u an. O, tespih nağmeleri döktüren bir kul idi.

  18. Dağları onunla birlikte buyruk altına almıştık: Akşam-sabah birlikte tespih ederlerdi.

  19. Kuşlar da toplu halde onunla beraberdi. Hepsi onun tespih nağmelerine katılırdı.

  20. Mülk ve yönetimini güçlendirmiştik. Kendisine hikmet ve hakla bâtılı ayıran söz etme yeteneği vermiştik.

  21. Geldi mi sana, o çekişme hikâyesinin haberi? Hani o hasımlar, duvarı aşarak mihraba ulaşmışlardı.

  22. Davûd’un yanına girmişlerdi de onlardan korkmuştu. “Korkma, dediler, biz iki davacıyız. Birimiz ötekinin hakkını çiğnedi. Şimdi sen, aramızda hak ile hükmet, adaletsizlik etme. Bizi yolun denge noktasına ilet.”

  23. “Şu benim kardeşimdir. Kendisinin doksandokuz koyunu var. Benimse birtek koyunum var. Buna rağmen onu da bana ver dedi ve tartışmada bana galip geldi.”

  24. Davûd dedi ki: “Vallahi, senin birtek koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiş. Zaten ortaklardan birçoğu, birbiri aleyhine haksızlık ve zulme sapar. İman edip barışa yönelik işler yapanlar böyle değildir. Ama onlar da pek azdır.” Davûd kendisini imtihan ettiğimizi düşündü; hemen Rabbinden af diledi, rükû ederek yerlere eğildi ve Allah’a yöneldi.

  25. Biz de ondan o günahı affettik. Katımızda onun için bir yakınlık ve güzel bir gelecek var.

  26. Ey Davûd, seni yeryüzünde halife yaptık. Artık insanlar arasında hakla hükmet; geçici hevese uyma ki, seni Allah yolundan saptırmasın. Allah’ın yolundan sapanlar için, hesap gününü unutmaları yüzünden şiddetli bir azap vardır.  

  27. Biz şu göğü ve yeri ve ikisi arasındakileri boşuna yaratmadık. Böyle düşünmek, küfre sapanların sanısıdır. Vay hallerine inkârcıların, ateş yüzünden!

  28. Yoksa biz, iman edip barışa yönelik işler yapanları, yeryüzünde fesat çıkaranlarla aynı mı tutacağız? Yoksa takva sahiplerini, arsız sapıklar gibi mi yapacağız?

  29. Kutsal/bereketli bir Kitap bu; sana indirdik ki onu, ayetlerini derin derin düşünsünler ve öğüt alabilsin temiz özlüler.

  30. Davûd’a Süleyman’ı armağan ettik. Ne güzel kul! Hep Allah’a sığınır, yakarırdı.

  31. Akşam üstü kendisine, üç ayak üzerine basıp bir ayağını tırnak üstüne diken saf kan koşu atları sunulmuştu.

  32. Dedi: “Servet sevgisini Rabbimi anmak için benimsedim.” Nihayet güneş perde arkasına çekildi.

  33. Geri getirin bana onları.” Dedi. Bacaklarını, boyunlarını sıvazlamaya başladı.

  34. Andolsun ki biz Süleyman’ı imtihan ettik, tahtının üstüne bir ceset bıraktık da o, tövbe ile Allah’a yöneldi.

  35. Şöyle yakardı: “Rabbim, affet beni! Benden sonra kimseye yaraşmayacak bir mülk/saltanat ver bana. Kuşkusuz sensin, evet sensin Vahhâb!”

  36. Bunun üzerine, rüzgârı onun emrine verdik; onun emriyle onun istediği yere uysal uysal/tatlı tatlı akıp giderdi.

  37. Şeytanları da onun emrine verdik. Hepsi bina ustası ve dalgıçtı.

  38. Ve demirlerle birbirlerine bağlı diğerlerini…

  39. Bu bizim lütfumuzdur; ister ver, ister elinde tut. Hesap yok…

  40. Ve gerçekten, katımızda onun bir yakınlığı ve güzel bir geleceği vardı.

  41. Kulumuz Eyyûb’u da an! Hani Rabbine şöyle seslenmişti: “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu.”

  42. “Ayağını yere vur. İşte yıkanacak bir yer, işte içilecek soğuk ir su!...” dedik.

  43. Ona bizden bir rahmet ve özü temizlere bir hatırlatma olarak, ailesini ve beraberlerinde benzerlerini bağışladık.

  44. “Eline bir demet sap al da onunla vur ve yeminine ters düşmüş olma.” dedik. Biz onu sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu o. Bize yönelen, yakaran biriydi o.

  45. Güçlü-kuvvetli, bakış ve görüş sahibi kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub’u da an.

  46. Biz onları, yurdu düşünme özellikleriyle yücelen tertemiz kullar yaptık.

  47. Ve bizim katımızda onlar seçkin, hayırlı kimselerdendi.

  48. İsmail’i, Elyese’i, Zülkifil’i de an. Hepsi seçkinlerdendi.

  49. Bir hatırlatmadır bu. Korunup sakınanlar için elbette güzel bir gelecek vardır.    

  50. Kapıları kedilerine açılmış Adn cennetleri.

  51. Orada yaslanmış olarak birçok meyva ve içecek isterler.

  52. Yanlarında, bakışlarını eşlerine yöneltmiş yaşıt dilberler vardır.

  53. Hesap günü için size vaat edilen işte budur.

  54. İşte bu, bizim verdiğimiz rızıktır elbette. Bitip tükenmesi yoktur onun.

  55. Bu, budur. Azgınlara da kötü bir gelecek vardır elbette.

  56.  İçine dalacakları cehennem. Ne kötü döşektir o!

  57. İşte burada. Hadi tatsınlar onu: Kaynar su, kokuşmuş irin.

  58. Ve o türden bir başkası daha: Çifter çifter.

  59. Şöyle denilir: “İşte sizinle birlikte direnişe geçen bir grup. ‘Merhaba’ yok onlara! Onlar ateşe salınıyorlar.”

  60. Dediler: “Hayır, size merhaba yok. Onu siz önümüze çıkardınız. Ne kötü durak yeridir o!”

  61. Şöyle yakardılar: “Rabbimiz, bunu bizim önümüze çıkaranın ateşteki azabını bir kat daha artır.”

  62. Şöyle dediler: “Şer temsilcilerinden saydığımız adamları, acaba neden görmüyoruz?”

  63. “Onları alaya alırdık; yoksa gözler onlardan kaydı mı?”

  64. İşte bu, kesin gerçektir. Ateş halkının çekişmesi gerçekleşecektir.

  65. De ki: “Ben, sadece bir uyarıcıyım. O Vâhid ve Kahhâr Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” 

  66. “Göklerin, yerin ve bunlar arsındakilerin Rabbidir O. Aziz ve Gaffar…

  67. De ki: “Büyük bir haberdir o.”

  68. “Yüz çevirip duruyorsunuz ondan.”

  69. “Onlar tartışırlarken, o yüce konsey hakkında benim hiçbir bilgim yoktu.”

  70. “Bana, sadece açık bir uyarıcı olduğum vahyediliyor.”

  71. Hani Rabbin meleklere şöyle demişti: Ben çamurdan bir insan yaratacağım.”

  72. “Onu kıvama erdirip içine ruhumdan üflediğimde, önünde secde ederek eğilin.”

  73. Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde etmişlerdi.

  74. İblis etmemişti. O, kibre sapmış ve inkârcılardan olmuştu.

  75. Allah dedi: “Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan neydi? Burnu büyüklük mü ettin, yoksa yücelenlerden mi oldun?”

  76. İblis dedi: “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.”

  77. Buyurdu: “Hadi çık oradan. Sen kovulmuş birisin.”

  78. Din gününe kadar lanetim üzerindedir.”

  79. Dedi: “Rabbim, o halde insanların diriltileceği güne kadar bana süre ver.”

  80. Buyurdu: “Peki süre verilenlerdensin.”

  81. “o bilinen güne kadar.”

  82. Dedi: “Kudret ve şerefine andolsun ki, onların tümünü azdıracağım.”

  83. “İçlerinden sadece ihlaslı seçkin kullar dışta kalacaktır.”

  84. Buyurdu. “İşte bu doğru. Ben de yalnız doğruyu söylerim.”

  85. Gerçek şu ki, ben cehennemi seninle ve onlardan sana uyanlarla tamamen dolduracağım.”

  86. De ki. “Tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben size kendiliğimden/zorlamayla yükümlülük getirenlerden de değilim.”

  87. Bu, alemler için bir Zikir’den başka şey değildir.

  88. Yemin olsun bir süre sonra onun haberini bileceksiniz.

 

Paylaşım:

 

Ayetler(1-14): Zikir, öğüt ve uyarı dolu Kur’an’a yemin edilerek ifade edilmiş ki; küfre sapanlar, yani Kur’an’ın mesajını kabul etmeyenler kendi sanıları ile hareket ederler ve böyle yaparak Yaratıcı’nın arzusu olan bütünlüğü bozuyorlar. Oysa bunlardan önce de mesajı kabul etmeyen nice nesiller yok edilmişler. Nûh kavmi, Âd, Firavun, Semûd, Lût kavimleri, Eykeliler, örnek olarak verilmiş. Kur’an’ı Muhammed’e ileten melek mesajın o dönemdeki muhatabı olan toplumun Zikir’den (Kur’an) kuşku duyduğunu belirterek onların henüz cezalandırılmadıklarını belirtmiş. O topluma, Muhammed’in Rabbinin rahmetinin sonsuz olduğu ve yaratılışın sahibi olduğu sorularla anlatılmış. Devamla o kabilelerden oluşan o toplumun özünde bir hiç olduğu belirtilmiş.

 

Ayetler(15-26): Özellikle Davud’un hayatından örnekler veren ayetler, Muhammed’e ve genel olarak tüm insanlığa dersler veriyor. Şöyle ki; Davûd güç sahibi, hikmet verilmiş bir hükümdarmış. Güzel sesi ile Yaratan’ı zikrederken dağlar ve kuşlar da (ilahi emirle) Davûd’un zikrine katılırlarmış. Gün gelir bu güç sahibinin odasına iki kişi (melek), surları aşarak girerler ve ikisi birbirinden davacı olduklarını söylerler. Davûd aralarında adaletle hüküm verir. Bu olayda gücüne rağmen Davûd’un odasına kadar başkalarının girebileceği kendisine hatırlatılarak gücüne güvenmemesi gerektiği anlatılmış ve o da olayın kendisi için bir sınav olduğunu anlayıp tövbe ile secdeye kapanmış. Davûd’un affedilmesi olayı ise Eski Ahitte açıkça anlatılan ve bir kadın için gücünü yanlış kullanma olayıdır.

   Son ayette Davûd’un, O’nun izni ile ve fakat Biz tarafından yeryüzünde halife yapıldığı ifade edilmiş. Görüldüğü gibi halifelik aynı coğrafyada önceki dönemlerde rastlanılan, beşerin oluşturduğu bir makam değildir. Olamaz da.

 

Ayetler(27-29): Bu bölümde O’nun Arzu ettiği plana uygun olarak yaratılışın bazı safhalarına göndermelerle her şeyin bir sebebi olduğu vurgulanıyor. O’nun arzu ettiği plan konusu Âdem’le ilgili ayetlerde görülebilir. Yeri geldiğinde daha detaylı temas edilecektir. Plan uyarınca varlıkların ruhsal tekâmülü için gereksinim duyacakları desteği sağlayacak bilginin Kur’an’da verildiğini anlıyoruz. Ancak o bilgiden sadece temiz özlülerin yani ruhsal bakımdan arınmışların, derin düşünerek, yararlanabileceğini görüyoruz. 

 

Ayetler(30-40): Davûd’un oğlu Süleyman hakkındaki ayetler Süleyman’a dünya zenginliği verildiğini anlatıyor. Sahip olduğu zenginlik, Süleyman’ı denge noktasından uzaklaştırmış olmalı ki, Biz tarafından tahtına bırakılan bir cesetle imtihan edilmiş. Konu hakkında yorum çok. Ancak yaşadığı bu olay, gücün gerçek sahibini, Süleyman’ın tekrar hatırlamasını sağlamış ve tövbe etmiş. Belli ki affedilmiş ve doğaüstü bir yetenek olarak rüzgârlar onun emrine verilmiş. Bu yeteneği; rüzgârları kontrol etme tekniğinin kendisine kazandırıldığı şeklinde anlıyabiliriz. Ayrıca şeytanlar(insandan gayri yaratıklar) ve diğerleri(cinler) onun emri altında Süleyman’ın istediklerini üretmişler. Bu konuda Kur’an (Sebe suresi-12,13) ayetlerinde daha fazla bilgi bulunabilir.

 

Ayetler(41-44): Eyyûb bir dönem bütün zenginliğini ve ailesini kaybedip, sağlığı da bozulunca muhtemelen nefsi kendisini olumsuz düşüncelere yöneltmiş. Ancak yanlışının farkına vardığında affedilmiş ve kaybettikleri kendisine geri verilmiş. Çünkü Eyyûb, sabrı ile örnek olan bir kul imiş.

   “Bir demet sap alması” sözünün; bir olay yüzünden eşini döveceğine yemin etmesi ile ilgili olduğu rivayet edilmektedir. Görülüyor ki “İlahi Adalet” burada da duruma müdahale etmiş ve orantısız ceza bir demet sapı ile vurmaya indirgenmiş.

 

Ayetler(45-48): Kitap’ta (Kur’an), anılması istenen başka görevliler de var. Bunlardan İbrahim, İshak ve Yakub; yetenekli, görüş sahibi (ufkun ötesini görebilen) görevlilermiş. Onlar, yurdu (ahireti) düşünme yeteneği kazandırılmış, arındırılmış kullardanmış. Görüldüğü gibi kişinin arınması kişinin gücü içinde değildir. Bu görevliler İlahi Sistemde seçkin varlıklardanmış.  

 

Ayetler(49-54): Öncelikle Kur’an’ın beşere bir hatırlatma olduğu belirtiliyor. Kişiye daha önce yaşadığı bir olay hatırlatılır. Önceki ayetlerde İsimleri tekrar edilen görevlilerin hayat hikâyelerinden çeşitli surelerde anlatılan kesitler; Büyük Planla (Arzu Planı) ilgili ipuçları verilerek beşere nasıl davranması öğütleniyor. Öğüt alması muhtemel olanların ise sadece korunup sakınanlar olduğunu öğreniyoruz. Korunup sakınanları Kur’an takva elbisesi giyenler diye de tanımlar. Bu varlıkların Adn cennetlerinde misafir edileceği ifade edilmiş. Adn cennetlerini manevi alemde eğitimin devam ettiği bir boyut olarak düşünebiliriz. Çünkü henüz madde tabanlı bir teşvik görülüyor. Henüz maddenin etkisinden kurtulamamış bir varlık, tahayyül gücü de olduğu için bazı maddi olayları yaşayabilir. Cennetler konusunu manevi alemde de eğitimin devam ettiği boyutlar olarak düşünebiliriz ki Ayet(Kaf suresi-35) “…Katımızda ise dahası da var.” İfadesinin açıklayıcı olduğunu kabul edebiliriz. …”dahası” teriminin maddi değil, manevi kazanımlara işaret ettiğini düşünebiliriz.

 

Ayetler(55-64): Dünya okulunda ilahi mesajı inkâr edenlerin cehennem okuluna gönderilişi ve oradaki muhtemel tepkileri anlatılmış. Dünyada iken birbirlerini yanlış yönlendirenlerin cehennemde birbirlerini suçlamaları da ifade edilmiş. Cehennem okuluna gönderilenlerin, dünya okulunda bulundukları dönemde hor gördüklerini görememeleri yüzünden yaşadıkları şaşkınlık son iki ayette anlatılmış. Ayet-60 da, cehennem için durak yeri olarak tanımı kullanılması, cehennem döneminin aslında bir eğitim yeri olduğunun delili değil midir? Bu düşünce başka bir ayette daha güçlü olarak ifade edilmektedir: 

           Kur’an (Meryem suresi-71) İçinizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbin üzerinde kesinleşmiş bir hükümdür.

 

         Ayetler(65-70): Kur’an’ın pek çok ayetinde tekrar edildiği gibi, Muhammed göklerin ve yerin ve bunların arasındakilerin Rabbi olan Allah’tan başka bir ilah olmadığını tebliğ etmekle görevli bir uyarıcı olduğunu anlatıyor. Devam ederek “Yüce Konsey” hakkında bir bilgisi olmadığını ifade etmiş. Yüce Konsey’in tartıştığı konunun, Adem’in hikayesi ile ilgili olduğu görüşünü ileri sürenler var. Ancak sanırım konu bundan çok daha önemlidir. Yüce Konsey’in, bu çalışmanın giriş bölümünde değinilen, Biz terimi ile ilgili olduğunu düşünebiliriz. Öncelikle manevi alemde bir hiyerarşinin olduğunu hissedebiliyoruz. Bu hiyerarşide çeşitli kademelerde görev yapan varlıklar olmalı. Ayrıca hepsinin üstünde ve uygulamaya yönelik kararlar alan bir Yüce Konsey’in varlığı fark ediliyor. Yüce Konsey’in kararlarına yönelik pek çok ayetten sadece iki ayet örnek olarak aşağıda sunulmuştur:

 

Kur’an(Mürselât suresi-11) Resuller vakte bağlandığında.

Kur’an(Zühruf suresi-45) Senden önce gönderdiğimiz resullerimize sor…

 

   Yüce Konsey’in kararları ve yapılan uygulamaların tamamı, hiçbir şekilde tanımlanması mümkün olmayan Yüceler Yücesi’nin arzusuna uygun olmalıdır. Bu uyumu gösteren pek çok ayetten sadece iki tanesi aşağıda sunulmaktadır:

 

Kur’an(17-20) Rabbinin lütfundan nimetlerle hepsine uzanırız. Onlara da, bunlara da. Rabbinin lütfu kimse tarafından engellenemez.

Kur’an(2-138) Allah’ın boyasını esas alın. Allah’tan daha güzel kim boya vurabilir? Biz yalnız O’na kulluk ederiz.


 

    Ayetler(71-85): Bu bölüm, Kur’an’ın çeşitli surelerine dağılmış olan, Adem’in hikâyesine dokunmaktadır. İmkan olduğunca o ayetlerle birlikte düşünülmesi daha doğru olacaktır. Bu surenin (72) ayetinde “Onu kıvama erdirip içine ruhumdan üflediğimde…”ifadesinin Adem’in bedeninin olgunlaşması olduğunu söylemek mümkün değildir diye düşünürüm. Kur’an(Bakara--30-34) ayetlerine göre Adem biyolojik olarak canlı iken ve dahası diğer beşeri varlıklarla  birlikteyken,(A’raf suresi-11), meleklerin  Adem’in önünde secde etmesi anlatılıyor. Bu surede ve diğer surelerde Adem’in hikayesi çerçevesinde anlatılanların aslında Adem nesline gösterilen bir ruhsal tekamül hedefidir diye düşünebiliriz. Bu çerçevede devam edersek Adem neslinden bir varlığın ruhsal tekamülü demek olan “kıvama erdirilme” işlemi ancak alınacak yardımla mümkündür. Dikkat edilirse “erme” değil, “erdirilme” deniyor. Kıvama erdirilmiş varlğa “O’nun ruhundan üflenmesi” ne olabilir? Üfleme işlemi nefes vermedir. Nefes hayat demek olduğuna göre tekamül eden varlık bildiğimizden farklı bir hayat gücüne kavuşacak demektir. Bu sure ile ilgili paylaşımlarda  “İlahi Hiyerarşi”den bahsedilmişti. Bu hiyerarşide varlıkların eğitimle ruhsal tekamüllerinin sağlanması için çeşitli kademelerde meleklerin görev yaptığını düşünürsek; Meleklerin “Adem’in önünde secde etmesi” sembolizmi ile anlatılan olaya, tekamül eden varlıkların İlahi Hiyerarşide çeşitli boyutlarda görev almaları diye yaklaşabiliriz. 

   Adem’e secde etmeyi kabul etmeyen İblis meleklerdendir. Bir enerji formundan yaratıldığını görüyoruz. Yüce Konsey üyesi olup olmadığını bilmiyoruz. Yaratıcı’sının emrini dinlemeyen İblis bulunduğu konumdan kovulmuş. “Din Günü”ne kadar beşeri azdırmak üzere Yaratıcı’dan izin almış. Bu anlatılanların kapalı olduğunu sanırım. Bir meleğin Yaratıcı’sının emrini dinlememesi söz konusu edilemez. Melekler belli görevlerin yapılması için yaratılmış, muhtemeldir ki, robotik varlıklardır. Ancak beşerin eğitim okulu olan dünyamız ikilem ortamıdır. Bu ortamda beşeri, O’na ulaşacak dosdoğru yoldan saptıracak bir vasıta gerekli görülmüş ki İblis’in yaptığı da budur. Bu deneme beşerin iradesinin güçlenmesi için yardımcı olacaktır. Bu uygulamanın “Din Günü” (toplu uyanış dönemi) ne kadar devam edeceği görülüyor. Bu uygulamadan riyasız kulluk edenlerin etkilenmeyeceği belirtilmiş. İblis’in azdırdıklarını görmek isteyenin, dünyamızın günümüzdeki durumuna bakması yeterlidir.

A’RAF  SURESİ

  1. Elif, Lâm, Mîm, Sâd.

  2. Bir kitaptır bu; sana indirildi, onunla uyarıda bulunasın diye ve inananlar için bir öğüt ve düşündürme olarak… O halde, bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.

  3. Rabbinizden size indirilene uyun; O’ndan başka dostların ardına düşmeyin. Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.

  4. Nice yurtları ve medeniyetleri yere batırdık biz. Öyle ki, geceleyin yahut öğlen uykusu uyumakta oldukları bir sırada azabımız tepelerine iniverdi.

  5. Azabımız onlara gelip çattığında, yaptıkları, şu çığlığı yükseltmekten başka bir şey olmamıştır: Biz gerçekten zalimlerdik.

  6. Yemin olsun, kendilerine elçi gönderilenleri hesaba çekeceğiz; gönderilen elçileri de mutlaka hesaba çekeceğiz. 

  7. Onlara bir ilmin tanıklığında bütün serüveni mutlaka anlatacağız. Biz olup bitenlerden habersiz değildik.

  8. O gün, iyi ve kötüyü ayıran ölçü haktır. Artık kimin ölçülüp tartılacak şeyleri ağır basarsa kurtuluşa erenler onlar olacaktır

  9. Ölçülüp tartılacak şeyleri hafif kalanlara gelince, işte onlar, ayetlerimize karşı zalimce davranışlar sergilemiş oldukları için, öz benliklerini hüsrana itmiş olacaklar.

  10. Andolsun, sizi yeryüzünde yerleştirdik ve sizin için orada, geçiminize yarayacak nimet ve imkânlara vücut verdik. Ne de az şükrediyorsunuz!

  11. Andolsun ki sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere: “Adem’e secde edin” dedik. Onlar da secde ettiler. Ama İblis etmedi, secde edenlerden olmadı o.

  12. Allah buyurdu: “Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen neydi? İblis dedi: ”Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.”

  13. Buyurdu: “O halde in oradan. Senin haddine mi orada büyüklük taslamak! Hadi çık! Sen alçaklardansın.”

  14. Dedi: “İnsanların diriltileceği güne kadar bana süre ver."

  15. Buyurdu. “Süre verilenlerdensin.”

  16. Dedi: “Beni azdırmana yemin ederim ki, onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerine kurulacağım.”

  17. “Sonra onlara; önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından musallat olacağım. Birçoklarını şükreder bulamayacaksın.”

  18. Allah buyurdu: “Çık oradan. Yenilmiş ve kovulmuş olarak. Onlardan sana uyan olursa yemin olsun ki, cehennemi tamamen sizden dolduracağım.”

  19. “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun, dilediğiniz yerden yiyin ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de zalimlerden olursunuz.”

  20. Derken şeytan kendilerinden gizlenmiş çirkin yerlerini onlara açmak için ikisine de vesvese verdi. Dedi: “Rabbinizin sizi şu ağaçtan uzak tutması, iki melek olmayasınız yahut ölümsüzler arasına katılmayasınız diyedir.”

  21. Ve onlara, “ben size öğüt verenlerdenim” diye yemin etti.

  22. Nihayet onları kandırarak aşağı çekti. O ikisi ağaçtan tadınca çirkin yerleri kendilerine açıldı. Bahçenin yapraklarından yamalar yapıp üzerlerine örtmeye başladılar. Rableri onlara seslendi: “Ben size bu ağacı yasaklamadım mı, ben size, şeytan sizin için açık bir düşmandır demedim mi?” 

  23. “Ey Rabbimiz, dediler, öz benliklerimize zulmettik. Eğer bizi affetmez, bize acımazsan elbette ki hüsrana uğrayanlardan olacağız.”

  24. Buyurdu: “Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belirli bir süreye kadar mekân tutmanız ve nimetlenmeniz öngörülmüştür.”

  25. Buyurdu: “Orada hayat bulacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız.”

  26. Ey Ademoğulları! Size, çirkin yerlerinizi örtecek giysi ve süs kıyafeti indirdik. Ama takva giysisi en hayırlısıdır. İşte bu, Allah’ın ayetlerindendir. Düşünüp öğüt almaları umuluyor.

  27. Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, size de bir fitne musallat etmesin. Çünkü o ve kabilesi sizi, onları göremeyeceğiniz yerden görürler. Biz o şeytanları inanmayanlara dostlar yaptık.

  28. Bir iğrençlik yaptıklarında şöyle derler: “Atalarımızı bu hal üzere bulmuştuk. Yani Allah emretti bize bunu.” De ki: “Allah edepsizliği/iğrençliği emretmez. Allah hakkında, bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?

  29. Şunu da söyle: “Rabbim bana adaleti emretti. Her mescitte yüzlerinizi O’na doğrultun. Dini yalnız O’na özgüleyerek, O’na yakarın. Tıpkı sizi ilk yarattığı gibi O’na döneceksiniz.”

  30. Bir kısmını iyiye ve güzele kılavuzladı, bir kısmının üzerine de sapıklık hak oldu. Onlar, Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmişlerdi. Bir de kendilerinin hidayet üzere olduklarını sanırlar.

  31. Ey Âdemoğulları! Tüm mescitlerde süslü, güzel giysilerinizi kuşanın. Yiyin, için fakat israf etmeyin. Allah israf edenleri sevmez.

  32. De ki: “Allah’ın, kulları için çıkardığı süsü, güzel ve tatlı rızıkları kim haram etmiş?” De ki: “Dünya hayatında inananlar için de var onlar. Kıyamet gününde ise yalnız inananlar içindirler.”

  33. De ki: “Rabbim, ancak şunları haram kıldı: İğrençlikleri-görünenini, gizli olanını-günahı, haksız yere saldırmayı, hakkında hiçbir kanıt indirmediği şeyi Allah’a ortak koşmayı, bir de Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemeyi.

  34. Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar ne de öne geçerler.

  35. Ey Âdemoğulları! İçinizden size ayetlerimi yüzünüze karşı anlatan resuller geldiğinde, korunup hallerini düzeltenlere hiçbir korku dokunmayacaktır. Onlar tasalanmayacaklardır da.  

  36. Ayetlerimizi yalanlayıp onlar karşısında burun kıvıranlara gelince, bunlar ateşin dostlarıdır. Sürekli kalacaklardır onun içinde.

  37. Yalan düzerek Allah’a iftira eden yahut O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır? İşte bunların Kitap’tan nasipleri kendilerine ulaşır, nihayet elçilerimiz onlara gelip canlarını alırken şöyle derler: “Allah dışındaki yakardıklarınız nerede?” Şu cevabı verirler: “Bizden uzaklaşıp kayboldular.” Böylece, öz benlikleri aleyhine kendilerinin kâfir olduğuna tanıklık ettiler.

  38. Allah buyurdu: “Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan topluluklarıyla içiçe, girin bakalım ateşe.“ Her ümmet girdiğinde, yoldaşına/kız kardeşine lanet eder. Nihayet, hepsi orada bir araya gelince, sonrakiler öncekiler için şöyle derler: “Rabbimiz! Bizi bunlar saptırdılar. Ateş azabını bunlara bir kat daha fazla ver.” Allah buyurur: “Her biri için bir kat fazlası var, fakat siz bilmezsiniz.”

  39. Öncekiler de sonrakiler için şöyle konuşurlar. “Artık sizin, bizim üzerimizde bir üstünlüğünüz yok. O halde kazandıklarınıza karşılık azabı tadın.”

  40. Ayetlerimizi yalanlayan ve onlar karşısında büyüklük taslayanlar var ya, gök kapıları açılmayacaktır onlar için ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremeyeceklerdir onlar. Suçluları böyle cezalandırırız biz.   

  41. Onlar için cehennemden bir döşek ve üstlerinde örtüler vardır. Zalimleri böyle cezalandırırız biz.

  42. İman edip barışa yönelik işler yapanlar-ki biz, her benliğe ancak yaratılış kapasitesi ölçüsünde görev yükleriz- ise cennetin dostlarıdır. Sürekli kalacaklardır orada.

  43. Göğüslerinde kinden ne varsa söküp atmışızdır. Irmaklar akar altlarından. Şöyle derler: “Hamdolsun bizi buraya ulaştıran Allah’a. Eğer Allah bize kılavuzluk etmeseydi, biz buraya ulaşamazdık. Andolsun ki, Rabbimizin resulleri gerçeği getirmişler.” Şöyle seslenilir: “İşte size, yaptıklarınıza karşılık mirasçı kılındığınız cennet.”

  44. Cennet halkı ateş halkına söyle seslenir: “Biz, Rabbimizin bize vaat ettiğini gerçek bulduk. Peki siz, Rabbinizin size vaat ettiğini gerçek buldunuz mu?” Onlar “evet” derler. Aralarında bir duyurucu şunu ilan eder: “Allah’ın laneti zalimler üzerine olsun.”

  45. Onlar ki, Allah’ın yolundan geri çevirip yolun eğri-büğrüsünü isterler. Onlar âhireti de inkâr edenlerdir.

  46. İki taraf arasında bir perde, A’raf üzerinde de herkesi yüzlerinden tanıyan erler vardır. Cennet halkı, özleyip durdukları halde henüz ona girmemiş olanlara seslenirler: “Selam size.”

  47. Gözleri ateş halkı tarafına çevrildiğinde de şöyle yakardılar: “Ey Rabbimiz, bizleri, zalimler topluluğuyla birleştirme.”

  48. A’raf halkı, yüzlerinden tanıdıkları bazı erkeklere seslenip şöyle derler: “Ne bir araya gelmeniz ne de büyüklük taslamanız size hiçbir yarar sağlamadı.”

  49. “Şunlar mıydı o, ‘Allah kendilerini hiçbir rahmete erdirmeyecek’ diye yemin ettikleriniz?” “Ey cennetliler! Siz de girin cennete. Ne bir korku var size ne de kederleneceksiniz.”

  50. Ateş halkı cennet halkına seslenir: “Şu sudan yahut Allah’ın size sunduğu rızıklardan biraz da bize akıtın.” Şu cevabı verirler: “Allah, o ikisini de küfre sapanlara haram kılmıştır.”

  51. Onlar kendi dinlerini eğlence ve oyun haline getirdiler, iğreti hayat onları aldattı. Onlar bugüne kavuşacaklarını unutmuşlardı. Ayetlerimize karşı direniyorlardı. Bugün de biz onları unutuyoruz.

  52. Yemin olsun ki biz onlara, ilme uygun biçimde, fasıl fasıl detaylandırdığımız bir Kitap getirdik. İnanan bir topluluk için bir kılavuz, bir rahmetti o.

  53. Onun yalnız tevilini gözetirler. Onun tevili geldiği gün, daha önce onu unutanlar şöyle derler: “İnan olsun, Rabbimizin resulleri gerçeği getirmişler. Acaba bizim için şefaatçılar var mı ki, bize şefaat etsinler; yahut daha önce yaptıklarımızdan başkasını yapalım diye geri gönderilebilir miyiz?” Öz benliklerini hüsrana ittiler. İftiralarına alet ettikleri onlardan uzaklaşıp kayboldu.

  54. Rabbimiz o Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yaratmış, sonra da arş üzerinde egemenlik kurmuştur. Geceyi gündüze bürüyüp örter. O bunu, bu da onu aralıksız ve titiz bir biçimde kovalar durur. Güneş, Ay, yıldızlar O’nun emrine boyun eğmiş. Gözünüzü açın; yaratış da O’nundur, emir veriş de. Alemlerin Rabbi olan Allah çok yücedir.

  55. Rabbinize; boyun bükerek, gizlice/ürpererek yakarın. O haddi aşanları/azmışları sevmez.

  56. Yeryüzünde, orası barışa kavuştuktan sonra bozgun çıkarmayın. Ürpererek ve ümit ederek dua edin O’na. Hiç kuşkusuz, Allah’ın rahmeti güzel düşünüp güzel iş yapanlara çok yakındır.

  57. Rüzgârları rahmetinin önünden müjdeci olarak gönderen O’dur. Nihayet onlar, ağırlaşmış bulutları yüklenince onu ölü bir beldeye göndeririz; onunla su indiririz de o suyla her türlü meyvayı çıkarırız. İşte biz, ölüleri de böyle çıkarırız. Düşünüp ibret almanız umuluyor.

  58. Güzel ve temiz bir beldenin bitkisi Rabbinin izniyle çıkar. Pis ve çorak beldeden ise zararlı bitkiden başkası çıkmaz. Şükreden bir topluluk için ayetleri işte böyle çeşitli şekillerde sunuyoruz biz.

  59. Andolsun ki biz, Nûh’u toplumuna gönderdik de o şöyle dedi: “Ey toplumum! Allah’a kulluk ve ibadet edin. Sizin ondan başka tanrınız yok. Üstünüze çok büyük bir azabın inmesinden korkuyorum.”

  60. Toplumunun kodamanları dediler ki: “Vallahi biz seni açık bir sapıklık içinde görüyoruz.”

  61. Nûh dedi: “Ey toplumum! Sapıklık falan yok bende. Tam aksine ben, âlemlerin Rabbinden bir resulüm.”

  62. “Size Rabbimin vahiylerini tebliğ ediyorum, size öğüt veriyorum. Allah’ın yardımıyla, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.”

  63. “Korunmanız, rahmet bulmanız için sizi uyarmak üzere bir adam aracılığıyla size bir öğüt gelmesine şaştınız mı?”

  64. Onu yalanladılar. Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri gemi içinde kurtardık, ayetlerimizi yalanlayanları boğduk. Gözleri görmez bir topluluktu onlar.

  65. Âd’a da kardeşleri Hûd’u gönderdik. Dedi ki: “Ey toplumum! Allah’a kulluk edin. Sizin Ondan başka ilahınız yok. Hâlâ sakınmıyor musunuz?

  66. Toplumunun inkârcı kodamanları dediler ki: Biz seni bir beyinsizliğe düşmüş görüyoruz ve kesinlikle yalancılardan olduğunu düşünüyoruz.”

  67. Hûd dedi: “Ey toplumum! Bende beyinsizlik yok, ben âlemlerin Rabbi’nden bir resulüm.”

  68. “Rabbimin mesajlarını size tebliğ ediyorum Ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm.”

  69. “Sizi uyarmak için içinizden bir adam aracılığıyla size Rabbinizden bir ihtar gelmesine şaştınız mı? Hatırlayın ki, O sizi Nûh toplumundan sonra halifeler yaptı ve yaratılışta size daha fazla bir boy-bos verdi Allah’ın nimetlerini anın ki kurtulabilesiniz.”

  70. Dediler ki: “Sen, yalnız Allah’a ibadet edelim de atalarımızın kulluk etmekte olduklarını terk edelim diye mi bize geldin? Eğer doğru sözlü isen hadi bizi tehdit ettiğini getir.

  71. Hûd dedi: “Rabbinizden bir azap ve gazap indi ya! Haklarında Allah’ın hiçbir kanıt indirmediği, sadece atalarınızın ve sizin uydurduğunuz bir takım isimler hakkında mı benimle çekişiyorsunuz? Bekleyin bakalım, sizinle beraber ben de bekleyenlerdenim.”

  72. Nihayet onu ve beraberindekileri bizden bir rahmetle kurtardık; Ayetlerimizi yalanlayanların da kökünü kestik. İnanan kişiler değillerdi onlar. 

  73. Semûd’a da kardeşleri Sâlih’i gönderdik. Dedi ki: “Ey toplumum! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yok. Size Rabbinizden bir beyyine/açık bir kanıt gelmiştir. İşte şu, Allah’ın devesi. Sizin için bir mucize. Rahat bırakın onu, Allah’ın toprağında otlasın. Kötü bir niyetle dokunmayın ona. Yoksa korkunç bir azap yakalar sizi.”

  74. “Hatırlayın ki, Allah sizi Âd’dan sonra halifeler yaptı ve yeryüzünde sizi yerleştirdi. Onun düzlüklerinde saraylar kuruyorsunuz, dağlarını yontup ev yapıyorsunuz. Artık Allah’ın nimetlerini anın da fesat çıkararak yeryüzünü berbat etmeyin.

  75. Toplumunun kibre saplanmış kodamanları, içlerinden inanıp da baskı altında tutularak ezilenlere şöyle dediler: “Siz Sâlih’in, gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? Onlar: “Onun aracılığıyla gönderilene gerçekten inanıyoruz.” dediler. 

  76. Kibre saplananlar şöyle konuştular: “Biz sizin inandığınızı inkâr edenleriz.”

  77. Bu arada dişi deveyi boğazladılar. Ve Rablerinin emrinden dışarı çıkıp şöyle dediler: “Ey Sâlih! Eğer Allah tarafından gönderilenlerdensen, bizi tehdit ettiğin şeyi önümüze getiriver.”

  78. Bunun üzerine onları, o şiddetli sarsıntı/o korkunç titreşim yakaladı da öz yurtlarında yere çökmüş bir hale geldiler.

  79. Nihayet Sâlih onlardan yüzünü döndürüp şöyle dedi: “Ey toplumum! Andolsun ki, Rabbimin mesajını size tebliğ ettim, size öğüt verdim; ama siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.

  80. Ve Lût… Toplumuna şöyle demişti: “Sizden önce âlemlerden hiçbirinin yapmadığı bir iğrençliğe mi girişiyorsunuz?”

  81. “Siz, kadınları bırakıp şehvetiniz yüzünden erkeklere gidiyorsunuz. Doğrusu siz sınır tanımayan bir topluluksunuz.” 

  82. Toplumunun cevabı sadece şunu söylemek oldu: “Çıkarın şunları kentimizden. Çünkü onlar temizlik tutkunu insanlardır.”

  83. Biz de onu ve ailesini kurtardık. Karısı müstesna. O, yere geçenlerden oldu.

  84. Üzerlerine bir de yağmur indirdik. Bak nasıl oldu suçluların sonu!

  85. Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Şöyle dedi: “Ey toplumum! Allah’a kulluk edin. O’ndan başka ilah yok size. Size Rabbinizden açık bir kanıt gelmiştir. Ölçü ve tartıda dürüst davranın. İnsanların eşyasına el koymaya tenezzül etmeyin. Yeryüzünde, orası barışa kavuştuktan sonra bozgun çıkarmayın. Eğer inanan insanlarsanız bu sizin için daha hayırlıdır.”

  86. “Her yol üstünde oturup da tehdit savurarak Allah yolundan O’na inananları çevirmeyin. Yolun çarpığını isteyip durmayın. Hatırlayın ki, siz az idiniz, O sizi çoğalttı. Bir bakın, nasılmış bozguncuların sonu!”

  87. “İçinizden bir grup, benimle gönderilene inanmış, bir başka grup da inanmamışsa, Allah aranızda hükmedinceye kadar sabırlı olun. O, yargıçların en hayırlısıdır.”

  88. Toplumunun büyüklük taslayan kodamanları dediler ki: “Ey Şuayb! Ya kesinlikle milletimize dönersiniz yahut da seni ve seninle birlikte inananları kentimizden mutlaka çıkarırız.” Dedi ki: “Ya istemiyorsak; zor ve baskıyla mı?”

  89. “Allah bizi, ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin milletinize dönersek yalan düzüp Allah’a iftira etmiş oluruz. Rabbimiz Allah istemediği sürece, sizin milletinize dönmemiz söz konusu edilemez. Rabbimiz bilgice her şeyi kuşatmıştır. Allah’a dayanıp güvendik biz. Ey Rabbimiz! Toplumumuzla bizim aramızda hak ile hükmet. Sen çözüm getirenlerin en hayırlısısın.”

  90. Toplumunun küfre sapan kodamanları dedi ki: “Eğer Şuayb’ın ardısıra giderseniz hüsrana gömülenler olursunuz.

  91. Bunun üzerine o büyük titreşim/o büyük zelzele onları enseleyiverdi de öz yurtlarında yere çökmüş hale geldiler.

  92.  Şuayb’ı yalanlayanlar sanki o yerde hiç şenlik kurmamışlardı. Şuayb’ı yalanlayanlar hüsrana saplananların ta kendileriydi.

  93.  Şuayb onlardan yüzünü döndürdü de şöyle dedi: “Yemin olsun, ben size Rabbimin mesajlarını ilettim. Size öğüt verdim. Artık küfre batmış bir topluluğa nasıl acırım?”

  94. Biz bir ülkeye bir peygamber gönderdiğimizde, onun halkını zorluk ve darlıkla mutlaka sıktık ki, sığınıp yakarsınlar.

  95. Sonra zorluk ve sıkıntının yerine mutluluk ve güzelliği getirmişiz de çoğalmışlar ve şöyle demişlerdir:” Atalarımız da zorluk ve sevinçle yüzyüze gelmişlerdi.” Nihayet biz onları farkında olmadıkları bir sırada ansızın enseleyiverdik.

  96. O medeniyetlerin halkı inanıp korunsalardı, elbette ki üzerlerine gökten ve yerden bereketler saçardık. Ama yalanladılar, biz de onları kazanır olduklarıyla yakalayıverdik.

  97. O kentlerin halkı, uyudukları bir sırada, şiddetimizin bir gece kendilerine gelmeyeceğinden emin mi idiler?

  98. Yoksa o kentler halkının, bir kuşluk vakti oynayıp eğlenirken azabımızın yakalarına yapışmayacağına ilişkin bir garantileri mi vardı?

  99. Allah’ın tuzağından emin miydiler? Hüsrana uğrayan topluluktan başkası Allah’ın tuzağından emin olamaz.

  100. Tüm bu olanlar, eski sahiplerinden sonra yeryüzüne mirasçı olanlara şunu göstermedi mi: Dilersek onları günahları yüzünden belaya çarptırırız, kalpleri üzerine mühür basarız da artık söz dinleyemez olurlar.

  101. İşte o kentler/medeniyetler! Haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz sana. Andolsun, resulleri onlara açık-seçik deliller getirmişti. Ama daha önce yalanlamış oldukları için inanamadılar. Küfre sapanların kalplerini Allah işte böyle mühürler.

  102. Onların birçoğunda ahde vefadan eser bulmadık. Onların birçoğunu yoldan iyice çıkmış bulduk.

  103. Onların ardından Mûsa’yı, ayetlerimizle Firavun’a ve kodamanlarına gönderdik de ayetlerimiz karşısında zulme saptılar. Bir bak, nasıl olmuştur bozguncuların sonu!

  104. Musa dedi ki: “Ey Firavun! kuşkun olmasın ki ben, âlemlerin Rabbi’nin bir resulüyüm.”

  105. Allah hakkında gerçek dışında bir şey söylememek benim üzerimde bir varoluş borcudur. Ben size Rabbinizden bir beyyine getirdim. Artık İsrailoğullarını benimle gönder.”

  106. Firavun dedi: “Bir mucize getirdinse, doğru sözlülerden isen onu ortaya çıkar.”

  107. Bunun üzerine Mûsa asasını yere attı; birden korkunç bir ejderha oluverdi o.

  108.  Elini çekip çıkardı; birden o el, bakanların önünde bembeyaz kesildi.

  109. Firavun toplumunun kodamanları şöyle konuştular: “Bu adam gerçekten çok bilgili bir büyücü.”

  110. “Sizi toprağınızdan çıkarmak istiyor. Ne buyurursunuz?”

  111. Dediler ki: “Onu kardeşiyle birlikte alıkoy. Ve şehirlere  toplayıcılar gönder”

  112. “Tüm bilgili büyücüleri sana getirsinler.”

  113. Büyücüler Firavun’a gelip dediler ki: “Eğer galip gelen biz olursak bize iyi bir ödül var mı?”

  114. “Evet, dedi, ayrıca siz benim en yakınlarımdan olacaksınız.”

  115. Sihirbazlar şöyle dediler: “Ey Musa! Sen mi hünerini ortaya atacaksın yoksa biz mi hünerlerimizi sergileyelim?”

  116. “Siz sergileyin” dedi. Hünerlerini ortaya atınca, halkın gözlerini büyülediler, onları dehşete düşürdüler. Çok büyük bir büyü sergilediler.

  117. Biz de Mûsa’ya şöyle vahyettik: “Hadi at asanı!” Bir de ne görsünler, asa, onların ortaya getirdikleri şeyleri yalayıp yutuyor.

  118. Böylece hak ortaya çıktı, onların yapıp ettikleri, işe yaramaz hale geldi.

  119. Orada mağlup oldular, küçük düştüler.

  120.  Ve büyücüler secdeye kapandılar. 

  121. “Âlemlerin Rabbi’ne iman ettik.” Dediler;

  122. “Musa’nın ve Harun’un Rabbi’ne!”

  123. Firavun dedi ki: “Demek ben size izin vermeden ona inandınız ha! Bu, şehirde tezgâhladığınız bir tuzaktır ki, bununla şehir halkını oradan çıkarmak peşindesiniz. Yakında anlarsınız.”

  124. “Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım.”

  125. “Biz, dediler, doğruca Rabbimize varacağız.”

  126. “Sen bizden, sırf Rabbimizin ayetleri bize gelince, onlara iman ettiğimizden ötürü intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Canımızı Müslümanlar olarak al.”

  127. Firavun kavminin kodamanları dediler ki:”Musa’yı ve toplumunu, yeryüzünü fesada verip seni ve ilâhlarını terk etsinler diye mi bırakıyorsun?” Dedi ki Firavun: “Biz onların oğullarını öldürüp kadınlarını diri bırakacağız/kadınlarının rahimlerini yoklayıp çocuk alacağız/kadınlarına utanç duyulacak şeyler yapacağız. Üstlerine sürekli kahır yağdıracağız.”

  128. Mûsa kendi toplumuna şöyle dedi: “Allah’tan yardım dileyin, sabırlı olun. Yeryüzü Allah’ındır, Allah ona, kullarından dilediğini mirasçı kılar. Sonuç, takvaya sarılanlarındır.”

  129. Dediler ki: “Senin bize gelişinden önce de işkenceye uğratıldık, gelişinden sonra da.” Mûsa dedi: “Rabbimizin, düşmanınızı yok etmesi ve nasıl davranacağınıza bakmak üzere sizi yeryüzünde yöneticiler yapması umulabilir.”

  130. Yemin olsun ki biz, Firavun hanedanını yakalayıp ürün eksikliğiyle senelerce sıktık ki, düşünüp öğüt alabilsinler.

  131. Onlara bir iyilik geldiğinde, “bu bizimdir” derlerdi. Kendilerine bir kötülük dokunduğunda ise Mûsa ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. Gözünüzü açın! Onların uğursuzluk kuşu Allah katındadır, fakat birçoğu bilmiyor.

  132. Şunu da söylediler: “Bizi büyülemek için, bize istediğin kadar ayet getir. Sana inanmayacağız.” 

  133. Biz de onlar üzerine açık açık mucizeler olarak tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan gönderdik; yine de kibre saptılar ve günahkâr bir topluluk oluverdiler.

  134. Pislik üzerlerine çökünce şöyle dediler: “Ey Mûsa! Sana verdiği söze dayanarak Rabbine bizim için dua et. Şu pisliği üzerimizden kaldırırsa, sana kesinlikle inanacağız ve İsrailoğullarını seninle birlikte mutlaka göndereceğiz.”

  135. Dolduracakları bir süreye kadar kendilerinden azabı kaldırdığımızda, hemen yeminlerini bozdular.

  136. Bunun üzerine biz de onlardan öc aldık: Ayetlerimizi yalanladıkları, onlara aldırmazlık ettikleri için hepsini suda boğduk.

  137. Ezilip itilmekte olan topluluğu da içine bereketler doldurduğumuz toprağın doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz, sabretmeleri yüzünden hedefine vardı. Firavun ve toplumunun sanayi olarak meydana getirdiklerini de dikip yükselttikleri sarayları da yere geçirdik.

  138. İsrailoğullarına denizi geçirttik. Özel putlarına tapan bir topluluğa rastladılar. Bunun üzerine: “Ey Mûsa, dediler, bunların ilahları olduğu gibi sen de bize bir ilah belirle.” Musa dedi: “Siz cahilliği sürdürmekte olan bir toplumsunuz.”

  139. “Şu gördüklerinizin içinde bulunduğu din çökmüştür. Yapmakta oldukları da boşa çıkacaktır.”

  140. Şunu da söyledi: “Size Allah’tan başka bir ilah mı arayayım? O sizi âlemlere üstün kılmıştır.”

  141. Şunu da hatırlayın: Sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Size azabın en kötüsü ile işkence ediyorlardı: Oğlanlarınızı katlediyor, kadınlarınızı diri bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden gelmiş büyük bir imtihan vardı.

  142. Mûsa ile otuz gece için vaatleştik. Ve bunu, bir on ekleyerek tamamladık. Böylece Rabbinin belirlediği süre kırk geceye ulaştı. Mûsa, kardeşi Hârun’a dedi ki; “Toplumum içinde benim yerime sen geç, barışçı ol, bozguncuların yolunu izleme.”

  143. Mûsa, bizimle sözleştiği yere gelip Rabbi de kendisi ile konuşunca şöyle yakardı: “Rabbim, göster bana kendini, göreyim seni.” Dedi: “Asla göremezsin beni. Ama şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirse, sen de beni göreceksin.” Rabbi, dağa tecelli edince onu parça parça etti. Ve Mûsa baygın vaziyette yere yığıldı. Kendine gelince şöyle yakardı: “Tespih ederim o yüce varlığını, tövbe edip sana yöneldim. İman edenlerin ilkiyim ben.”

  144. Allah buyurdu: Ey Mûsa! Ben, gönderdiğim vahiylerle, konuşmamla seni seçip yücelttim. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol.” 

  145. Biz Mûsa için levhalarda her şeyi yazdık: Öğüt olarak, her şeyin detayı olarak. “Kuvvetle tut bunları ve emret toplumuna da onları en güzel şekliyle tutsunlar. Fâsıklar yurdunu göstereceğim size.”

  146. Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden uzak tutacağım: Onlar hangi mucizeyi görseler ona inanmazlar. Doğruya varan yolu görseler, onu yol edinmezler. Ama azgınlık yolunu görseler onu yol edinirler. Bu böyledir. Çünkü onlar ayetlerimizi yalanladılar ve onlara karşı kayıtsız kaldılar.

  147. Ayetlerimizi ve âhirete varılacağını yalan sayanların tüm yaptıkları boşa gitmiştir. Bulacakları karşılık, yapıp ürettiklerinden başkası olmayacaktır.

  148. Mûsa’nın kavmi, onun Allah’la konuşmaya gidişinden sonra, süs eşyalarından oluşmuş, böğürebilen bir buzağı heykelini ilah edinmişti. Görmediler mi ki, o onlarla ne konuşabiliyor ne de kendilerine yol gösterebiliyor? Onu benimsediler ve zalimler haline geldiler.

  149. Başları avuçları arasına düşürülüp de sapmış olduklarını fark ettiklerinde şöyle yakardılar: “Rabbimiz bize merhamet etmez, bizi affetmezse mutlaka hüsrana düşenlerden olacağız.”

  150. Mûsa, kızgın ve üzgün bir halde kavmine döndüğünde şöyle dedi: “Benden sonra arkamdan ne kötü şeyler yaptınız! Rabbinizin emrini bekleyemediniz mi?” Levhaları yere attı, kardeşinin başını tuttu, kendisine doğru çekiyordu. Kardeşi dedi ki: Ey annem oğlu! Bu topluluk beni horlayıp hırpaladı. Nerdeyse canımı alıyorlardı. Bir de sen düşmanları bana güldürme. Beni şu zalim toplulukla bir tutma.”

  151. Mûsa şöyle yakardı:” Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla. Rahmetine sok bizi. Sen, rahmet edenlerin en merhametlisisin.”

  152. Buzağıyı ilah edinenler var ya, yakında onlara Rablerinden bir öfke ve dünya hayatında bir zillet ulaşacaktır. İftiracıları böyle cezalandırırız biz.

  153. Günahlar işledikten sonra imana sarılanlara gelince, o imandan sonra Allah çok affedici, çok merhametli olacaktır.

  154. Öfke, Mûsa’yı rahat bırakınca, levhaları aldı. Onlardaki yazıda, yalnız Rableri karşısında ürperenler için bir rahmet ve bir kılavuz vardı.

  155. Mûsa bizimle buluşma vakti için yetmiş adam seçti. Şiddetli sarsıntı onları yakalayınca Mûsa şöyle dedi: “Rabbim, dileseydin, onları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helak mı edeceksin? Bu iş senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini şaşırtır, dilediğine yol gösterirsin. Sen bizim Velîmizsin. O halde affet bizi, acı bize. Sen affedenlerin en hayırlısısın.”

  156. “Bize hem bu dünyada güzellik yaz hem de âhirette. Dönüp dolaşıp sana geldik.” Buyurdu ki: “Azabıma dilediğimi çarptırırım. Rahmetime gelince, o her şeyi çepeçevre kuşatmıştır. Ben onu; sakınıp korunanlara, zekâtı verenlere, ayetlerimize inananlara yazacağım.”

  157. Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılmış bulacakları ümmî peygambere uyarlar; o onlara iyiliği emreder, kötü ve çirkinden alıkoyar. Güzel şeyleri onlara helal kılar, pis şeyleri onlara yasaklar. Sırtlarından ağırlıklarını indirir, üzerlerindeki zincirleri, bağları söküp atar. Ona inanan, onu destekleyen, ona yardım eden, onunla indirilen ışığa uyan kişiler, kurtuluşa erenleri ta kendileridir.

  158. De ki: “Ey insanlar! Ben sizin tümünüze Allah’ın resulüyüm. Göklerin ve yerin mülkü o Allah’ındır. İlah yoktur O’ndan başka. O diriltir, O öldürür. O halde Allah’a ve resulüne iman edin; Allah’a ve O’nun sözlerine inanan o ümmî peygambere iman edip uyun ki, doğruya ve güzele ulaşabilesiniz.” 

  159. Mûsa kavminden bir topluluk vardır ki, hakka kılavuzluk eder ve yalnız hakka dayanarak adaleti gözetir.

  160. Biz onları, oniki torun kabileye ayırdık. Toplumu kendisinden su istediğinde de Mûsa’ya, “asanı taşa vur” diye vahyettik. Taştan, oniki göze fışkırdı. Her oymak su içeceği yeri belledi. Onların üzerlerine bulutları gölgelik yaptık, kendilerine kudret helvası ve bıldırcın indirdik. “Yiyiniz size sunduğumuz rızıkların temizlerinden.” Onlar bize zulmetmediler ama öz benliklerine zulmediyorlardı.

  161. Onlara şöyle denildi: Şu kentte oturun, orada istediğiniz yerden yiyin. ‘Affet’ diye yalvarın; kapıdan da secde ederek girin ki, hatalarınızı bağışlayalım. Güzel düşünüp güzel iş yapanlara daha fazlasını da vereceğiz.

  162. Onların zulme sapanları, sözü, kendilerine söylenenin dışında bir sözle değiştirdiler. Bunun üzerine biz de sergiledikleri zulümlere karşılık üstlerine gökten bir pislik azabı saldık.

  163. Sor onlara o deniz kıyısındaki kentin durumunu. Cumartesi günü azıp sınır tanımazlık ediyorlardı. Sebt yaptıkları gün balıkları onlara akın akın gelirdi; Sebt yapmadıkları günlerde ise onlara gelmezdi. Yoldan sapmaları yüzünden onları böyle imtihan ediyorduk.

  164. İçlerinden bir topluluk şöyle dedi: “Allah’ın helak edeceği yahut şiddetli bir azapla azaplandıracağı bir topluma ne diye öğüt verip duruyorsunuz?” Dediler ki: “Rabbinize karşı bir mazeret olsun diye ve bir de korunup sakınırlar ümidiyle”

  165. Kendilerine verilen öğüdü unuttuklarında, kötülükten alıkoyanları kurtarıp zulme sapanları, yoldan çıkmalarından ötürü, acı bir azapla enseleyiverdik.

  166. Ne zaman ki, yasaklandıkları şeylerden ötürü öfkelenip başka aşırılıklar yapmaya başladılar, onlara şöyle dedik: “Aşağılık, maskara maymunlar olun!”

  167. Rabbin, kıyamet gününe kadar, kendilerine azabın en kötüsünü yapacak kimseleri üzerlerine göndereceğini bildirmişti. Senin Rabbin cezayı vermede çok süratli davranır; ama çok affedici, çok merhametlidir de.

  168. Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere böldük. İçlerinde barışsever iyiler vardı. Belki dönerler ümidiyle onları güzelliklerle de kötülüklerle de imtihana çektik.

  169. Arkalarından, yerlerini alan halefler geldi. Bunlar, Kitap’a varis olmuşlardı. Şu basit dünyanın geçici menfaatini esas alıyorlar ve şöyle diyorlardı: “Biz zaten bağışlanacağız!” Kendilerine, bir menfaat daha gelse onu da alıyorlardı. Bunlardan, Allah hakkında, gerçek dışında bir şey söylememelerine ilişkin Kitap misakı alınmamış mıydı? O Kitap’ın içindekileri okuyup incelemediler mi? Âhiret yurdu takvaya sarılanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı işletmeyecek misiniz?

  170. Kitap’a sarılanlar ve namazı kılanlara gelince, biz, barışsever iyilerin ödülünü zayi etmeyiz.

  171. Bir zaman, dağı tepelerine bir gölgelik gibi çekmiştik de onu üstlerine düşüyor sanmışlardı. “Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekini hatırınızdan çıkarmayın ki korunabilesiniz.”

  172. Hani Rabbin, âdemoğullarından bellerinden zürriyetlerini alıp onları öz benliklerine şahit tutarak sormuştu: “Rabbiniz değil miyim?” Onlar: “Rabbimizsin, buna tanıklık ederiz.” demişlerdi. Kıyamet günü “biz bundan habersizdik demeyesiniz.”

  173. Şöyle de demeyesiniz: “Daha önce atalarımız şirke batmıştı. Biz de onların ardından gelen bir soyuz. Gerçeği çiğneyenler yüzünden bizi helak mı edeceksin?”

  174. Biz ayetleri işte bu şekilde detaylandırıyoruz ki, hakka dönebilsinler.

  175. Onlara, şu adamın haberini de oku: Kendisine ayetlerimizi vermiştik; onlardan sıyrılıp çıktı, şeytan da onu peşine taktı; nihayet o, azgınlardan oluverdi.

  176. Dileseydik onu, o ayetlerle yüceltirdik. Ama o, yere saplandı, iğreti arzularına uydu. Onun durumu şu köpeğin durumuna benzer: üstüne varsan dilini sarkıtarak solur, kendi haline bıraksan dilini sarkıtarak solur. Ayetlerimizi yalanlayan toplumun örneği işte budur. Bu hikâyeyi anlat ki düşünüp taşınabilsinler.

  177. Ayetlerimizi yalanlayan topluluğun vücut verdiği örnek ne kötüdür! Onlar öz benliklerine zulmediyorlardı.

  178. Allah’ın yol gösterdiği, gerçeğe varmıştır, saptırdıkları ise hüsrana batıp kalmıştır.

  179. Yemin olsun ki biz, insanlardan ve cinlerden birçoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Davarlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar. 

  180. En güzel isimler Allah’ındır; O’na onlarla dua edin. O’nun isimlerinde ters bir tutum izleyenleri bırakın. Yapıp ettiklerinin cezasını çekeceklerdir.

  181. Bizim yarattıklarımızdan bir ümmet var ki, hakka rehberlik eder ve onunla adalet sunar.

  182. Ayetlerimizi yalanlayanları hiç bilemeyecekleri bir yerden ağır ağır çöküşe götüreceğiz.

  183. Süre tanıyorum onlara. Çünkü benim tuzağım pek yamandır.

  184. Düşünmediler mi ki, o arkadaşlarında cinnetten eser yok. Apaçık bir uyarıcıdan başkası değildir o.

  185. Göklerin ve yerin melekûtuna bakmadılar mı; ecellerinin gerçekten yaklaşmış olabileceğini düşünmediler mi? Peki bu Kur’an’dan sonra hangi hadise/söze iman ediyorlar?

  186. Allah’ın şaşırttığına kimse kılavuzluk edemez. O bırakır onları ki, kudurganlıkları içinde bocalayıp dursunlar.

  187. Ne zaman gelip çatacak diye kıyamet saatini soruyorlar sana. De ki: “Ona ilişkin bilgi Rabbim katındadır. Onu vakti geldiğinde belirginleştirecek olan yalnız O’dur. Göklere de, yere de ağır gelmiştir o. O size ansızın gelecektir, başka değil.” Sen onu iyice biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: “Ona ilişkin bilgi Allah katındadır, fakat insanların çokları bilmiyorlar.”

  188. De ki: “Ben kendi nefsime, Allah’ın dilediğinden başka ne bir yarar sağlayabilirim ne de bir zarar verebilirim. Eğer gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapardım. Ama bana kötülük dokunmamıştır bile. Ben, inanan bir topluluk için bir uyarıcı ve bir müjdeciden başkası değilim.”

  189. O, odur ki, sizi bir tek canlıdan yarattı, eşini de vücuda getirdi ki, gönlü buna ısınsın. Eşini sarıp kucaklayınca o, hafif bir yük yüklendi de bir süre onu gezdirdi. Ağırlaştığında ikisi birden Rablerine şöyle dua ettiler: “Bize iyi huylu, yakışıklı bir çocuk verirsen yemin ederiz, şükredenlerden olacağız.”

  190. Allah onlara ruhta-bedende güzel bir çocuk verince, kendilerine sunduğu nimette ikisi birden Allah’a ortak koşmaya başladılar. Allah onların ortak koştuğu şeylerden arınmıştır.

  191. Hiçbir şey yaratmayan, bizzat kendileri yaratılmış olan şeyleri/kişileri mi ortak koşuyorlar.

  192. Onlar, ne bunlara bir yardım sağlayabilirler ne de kendi benliklerine yardımcı olabilirler.

  193. Onları, iyiye ve güzele çağırsanız sizi izlemezler. Ha onlara dua etmişsiniz ha sus-pus oturmuşsunuz. Sizin için birdir.

  194. Allah dışında yakardıklarınız sizin gibi kullardır. Eğer iddianızda haklıysanız, hadi çağırın onları da size cevap versinler.

  195. Ayakları mı var onların ki, onlarla yürüsünler; elleri mi var onların ki, onlarla tutsunlar; gözleri mi var onların ki, onlarla görsünler; kulakları mı var onların ki, onlarla işitsinler. De ki: “Ortaklarınızı çağırıp bana tuzak kurun. Hadi, göz açtırmayın bana!”

  196. “Benim Velî’m, o Kitap’ı indiren Allah’tır. O, barışsever kulları koruyup gözetir.”

  197. O’nun dışında yakardıklarınız, size yardım edemezler. Kendilerine de yardımcı olamazlar. 

  198. Onları, hidayete çağırsanız, duymazlar.  Onların sana baktıklarını sanırsın. Oysaki, onlar görmezler.

  199. Affetmeyi esas al. İyiyi ve güzeli emret, cahillerden yüz çevir.

  200. Şeytandan bir dürtü seni dürtüklediğinde, Allah’a sığın. Çünkü O her şeyi işitir, her şeyi bilir.

  201. Korunup sakınanlar, kendilerine şeytandan bir görüntü/dürtü gelip dokunduğunda, hemen Allah’ı hatırlarlar. İşte o anda görülmesi gerekeni görürler.

  202. Yoldaşları ise onları sürekli azgınlığa iterler, sonra da yakalarını bırakmazlar.

  203. Onlara bir ayet getirmediğinde, “onu da şurdan burdan derleseydin ya,” diye konuşurlar. De ki: ”Ben sadece Rabbimden bana vahyedilene uyuyorum. Bu, Rabbinizden gelen gönül gözleridir, doğruya kılavuzdur, İman eden bir toplum için rahmettir.”

  204. Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, size rahmet edilsin.

  205. Rabbini, öz benliğinin içinde yalvarıp ürpererek, bağırtılı olmayan bir sesle sabah-akşam zikret. Sakın gafillerden olma.

  206.  Rabbinin katında olanlar, büyüklük taslayıp O’na kulluktan yüz çevirmezler; O’nu tespih ederler ve yalnız O’na secde ederler.

Paylaşım:

 

Ayetler(1-6): İlk olarak Kalem suresinin birinci ayetinde harfle tebliğe başlandığı görülmüştü. Bu surede ise üç harf ile tebliğ başlamış. Başka surelerde de benzer durumlar görülecektir. Bu harflerin niçin kullanıldığı açık değildir. Tebliğ kitaplarının, beşerin ruhsal tekâmülüne yardım edebilmek için Ana Plan uyarınca düzenlenmiş olduğunu düşünebiliriz. Yani tebliği yapacak olan görevlinin dünya boyutundaki görevine başlamadan önce  hangi çerçevede bilgi iletileceği planlanmış olmalı. Tevrat, İncil, Kur’an sıralamasında bu düşüncenin geçerliliğini görebiliyoruz. İlahi Sistem hakkında Tevrat ve İncil’de bilgi yoktur. Fakat Kur’an sınırlı da olsa bilgi iletmektedir. Bu düşünceden hareket edersek; olabilir ki ilk planda verilmesi düşünülen bilgilerden bir kısmı tebliğ sırasında perdelenmiştir. Bu düşünceyi destekleyen örnekler Kur’an’da çok sayıda bulunabilir; (Yûnus-1), (Yusuf-1), (Râd-1) gibi. Sadece bir tanesinin ifadesini görmek yeterli olacaktır:

Yûsuf Suresi -1 :Elif, Lâm, Râ. O apaçık, apaydınlık Kitap’ın ayetleridir bunlar. 

   Diğer ayetlere dönersek; Başka surelerde de tekrar edildiği gibi, Kur’an’ın beşere bir uyarıcı olduğu ve sadece inananlar için bir öğüt ve düşündürücü olduğu anlatılmış. Kur’an’ın inananlara düşünmelerini öğütlemesinden acaba ne anlıyabiliriz? Beşer robot değildir, düşünür. Düşünerek sebep sonuç ilişkisini kurarak kendisi ile ilgili serüvene yönelik ipuçlarını yakalamaya başlayabilir. Yani yaratılış konusu ile ilgili idraki değişmeye başlayabilir. İdrak artışı ise kişinin inancının otomatik olmaktan çıkıp benimsenmesine sebep olacaktır diye düşünebiliriz. İdrak artışının sonucu ise varlığın ruhsal tekâmül yolunda ilerlemesine yol açabilir. 

   Kur’an sadece “elçi gönderilen toplumların hesaba çekileceğini” belirtiyor. İşte İlahi sistemin kusursuz adaletine bir örnek. Devamında elçilerin de hesaba çekileceği anlatılmış. Elçiler belli bir görev tanımı ile dünyada bedenlenmiş görevlilerdir. Onlar da görev sonlanınca görevlerinde başarılı olup olamadıkları incelenecekmiş. Böylece hem görevlinin yeni görevi tanımlanacak hem de o toplumun bundan sonra tekâmülüne yardımcı olacak başka bir görevlinin görev tanımı yapılacaktır diye düşünmek uygun olabilir.   

 

Ayetler(7-9): Bu ayet, beşerin tekâmülünü planlayıp uygulayan güç merkezinin beşere olup biteni bir ilmin ışığında açıklayacağını anlatıyor. Bu anlatımın kelimelerle beşere bilgi verecek şekilde olacağını sanmıyorum. Muhtemeldir ki beşer aldığı, belki de farkında olmadığı yardımlarla ulaşacağı bilimsel gelişmelerle kendisi konuyu anlamaya başlayacaktır.

   Beşerin tekâmülü sonsuzdur. Dünyaya tek bir gelişle hesabın kapatılacağını düşünmem mümkün değildir. Dünya okuluna, varlık çeşitli defalar gelip hayat planındaki eğitimi görecektir. Biyolojik ölüm sonunda hesap görülecek ve yeni bir plan hazırlanacak olmalı. Ayette bahsedilen kurtuluş terimi cennete gitmek midir? Unutmayalım ki cehennem de bir okuldur. Dahası cennet terimi Kur’an’da çoğul olarak kullanılır. Ve farklı cennetlerden bahsedilir. Cennetlerin de ruhsal tekâmül boyutları olduğunu düşünmek herhalde yanlış olmayabilir.

 

Ayet(10): Madde kâinatında galaksiler, güneş sistemleri ve gezegenler çok fazladır ve dünyamız bu sonsuz ortamda çok küçük bir gezegendir. Dünya gezegeninde Adem nesli için uygun yaşam şartları oluşturulmuş. (Mühendislik harika).

 

Ayet(11-18): Görüldüğü gibi Âdem nesli önce yaratılmış sonra biçimlendirilmiş. Yaratılanın ruh, biçimlendirilenin ise beden olduğunu düşünürüm. Ayetlere göre, dünyada Âdem nesli zaten var iken meleklerin Allah emrettiğinde Âdem’e secde etmesi istenmiş. Ayette Âdem hikâyesine gönderme var. Aslında konu doğrudan beşerin ruhsal tekâmülünü sağlayıp kendisine meleklerin secde edeceği boyutlara ulaşabilmesidir. Secde edilmesi gereken sadece Yaratan iken, meleklerin Âdem’e secde etmesi nasıl açıklanabilir? Melekler, Âdem nesli ve benzerleri gibi ruhsal tekâmül yeteneği verilmiş olanlara, kendilerine tanımlanmış görevleri yapmakla sorumlu varlıklardır. Olabilir ki secde sembolizmi ile anlatılmak istenen; Beşerin değersizliklerden yaratıldığını düşünürsek (Meryem suresi-67), tekâmül ile meleklerin görevlerini üstlenmeleri olabilir. Âdem neslinin değersizliklerden yaratıldığını hatırlarsak O’nun Arzusunun ihtişamını hissetmeye başlayabiliriz. (Bakara suresi-30) …Allah şöyle dedi: “Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim.”

   Verilen ayetlerde anlatıldığına göre meleklerden olan İblis, Âdem’e secde etmemiş. Sebep olarak kendisinin ateşten, Âdem’in ise çamurdan yaratılmış olmasını göstermiş. Burada İblis’in bir enerji formundan yaratıldığını anlıyoruz. Âdem’in özü yani ruhu ölümsüzdür ve onun da bir enerji formundan yaratılmış olması gerekmez mi? Çamurdan yaratılan, sadece Âdem’in bedenidir. Deme ki İblis’in bildiği Âdem’in bedeni ile sınırlıdır. 

   Verilen ayetlere göre Âdem’e secde etmeyen İblis cezalandırılmış. (Ayet-13). Bulunduğu konumdan kovulmuş. Sonra gelen ayetlerde ise (14,15,16,17) İblis’in, toplumsal uyanış dönemine kadar (kıyamet), beşeri doğru yoldan saptıracağını anlıyoruz. Görüldüğü gibi bunun için İblis’e izin verilmiş. Yani meleklerden olan İblis bu iş için görevlendirilmiş olmuyor mu? Burada verilen ayetler ve Kur’an’ın diğer surelerinde; Âdem-İblis konusunda verilen diğer ayetler hakkında düşünürken aşağıda sunulan ayetin yol gösterici olduğunu fark edebiliriz:    

Şems Suresi-(7,8) Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene, Ardından da ona bozukluğunu ve takvasını ilham edene andolsun ki….   

 

   Adem-İblis konusunda sunulan ayetlerden hissedebildiğim; İblis metaforu ile anlatılan her beşerin şeytanının kendi nefsi olduğudur. Madde dünyamız ikilem dünyasıdır. Beşer de bundan payını almış. Ancak O’nun Arzu planı uyarınca beşer ruhsal tekâmülüne devam edecektir. Gerekli yardım mutlaka yapılacaktır. Zaten yardım olmadan nefes bile almamız mümkün değildir.   

Ayetler(19-28): Bu ayetler, Âdem ve Havva’nın cennetten kovulma metaforunu anlatıyor. Âdem’le ilgili ayetlere göre Âdem  başka beşeri varlıklarla dünyada yaşam bulmuştur. Ayetlerde söz edilen ağacın bilgi ağacı olduğu düşünülebilir. Dünya hayatında Âdemoğullarının bilgi edinmesi gereklidir ve sistem bunu sağlamaya yönelik çalışır. Ancak kazanılan bilgi kişinin kendisini güç sahibi zannına yöneltmemelidir. Aksi halde cennetten kovulma metaforunda olduğu gibi kazanımların yok edilmesi ile karşılaşabiliriz. Bu düşünce Ayet(-24) te Kiminiz “kiminize düşman olarak inin.” Cümlesinde hayat bulmaktadır. Yani beşer alçak bir boyuta indirilmiş ve oradan yükselmeye çabalamaktadır. Yeryüzünde yaşam bulan beşerin kullanabilmesi için giysi yapıp kullanma becerisi belli ki verilmiş. Ancak Kur’an “Takva elbisesinin” yani kötülüklerden korunmanın daha hayırlı olduğunu ifade ediyor. Beşeri giysiler süslü de olsa çirkinlikleri gizleyemez, her ne kadar diğer beşeri varlıklara hoş görünse de. Takva elbisesi giyenin ise gizleyecek hiçbir şeyi yoktur. Her türlü çirkinlikten uzaktır.

 

Ayet(29-30): Adalet yaşamın temelidir. Sadece Muhammed’e değil, bütün insanlara verilmiş bir emirdir. Mescitlerde cemaat yüzünü kıbleye yani Kâbe’ye döner. Bu davranış uygulamada, şekilde birlik sağlar. Ayette namaz esnasında yüzlerin O’na yönelmesi önerilmiş. Yani gerçek kıble O’dur. Yüzlerin O’na dönmesi ise manevi birliği sağlar ki gerçek birlik budur. Aslında inanmış kişinin sadece namazda değil, bütün gün yüzünü O’na dönmesi gerekmez mi? İyiye kılavuzlananlar olduğu gibi sapıklık yapanlar da vardır. Bu gerçek bireysel tekâmül ile yakından ilgili değil midir?

 

Ayetler(31,32,33,): Dünyada var olan güzel gıdalardan tüketilmesi ve mescite giderken temiz kıyafet giyilmesi ve fakat israftan kaçınılması önerilmiş. Belirtilen kıyafet ve yiyeceklerin kıyamette yani toplu diriliş sonrası sadece inananların olacağı anlatılıyor. Çünkü ayırım sonunda dünyada sadece inananların kalacağını Zümer Suresi ayet 39, açıkça gösteriyor.

 

Ayet(34): Tarih çeşitli toplumların sahneden kaybolduklarını anlatır. Burada söz edilen kaybolmanın yok olma olmadığını, ancak egemenliği kaybettiklerini anlayabiliriz. Bireyleri ahlak kurallarına uygun davranan toplumların da aynı sonuçla karşılaşacağını düşünebiliriz. Çünkü dünya okulu ikilem üzerine kurulmuş bir eğitim yeridir. Bu düşüncenin, hem Âdem hikâyesinde meleklerin Yaratıcıya itirazının kabul edilmeyişinde ve hem de şu ayette desteklendiğini görürüz: (Kur’an 43-60) “Eğer dileseydik, içinizden, yeryüzünde size halef olacak melekler vücuda getirirdik.”  

 

Ayetler(35-41): Resul, ilahi mesajı topluma iletmekle görevlidir. Burada konu sadece Muhammed döneminde yaşayanlar değil, daha önce, dünyada yaşam bulmuş toplumlar ve o toplumlara gönderilen resuller-elçiler ile ilgilidir. Her resul günün bilinç seviyesi ile uyumlu mesajı iletmiştir. Mesaja uygun yaşayanların biyolojik ölüm sonrası ceza görmeyeceklerini anlıyoruz. Bu toplumları, Tevrat bağımlısı, İncil bağımlısı veya daha önce gönderilen resullerin tebliğlerini kabul edip ona uyumlu yaşayanlar olarak anlayabiliriz. 

   Ancak resullerin ilettiği mesajı yalanlayanlar da olmuştur, olacaktır. Onların kendi öz benliklerine zulüm ettiğini Kur’an ifade ediyor. Kişinin öz benliğine zulüm etmesini muhtemel tekâmülünü geciktirmesi gibi düşünebiliriz.

 

Ayetler(42-53): İman edip barışa yönelik iş yapanların, cennet olarak tanımlanan boyut-boyutlarda olacakları anlatılıyor. “İman edip barışa yönelik iş yapanlar” sözü Kur’an’da sıklıkla kullanılmıştır. Bu sözden anlayabildiğimiz, iman etmenin barışa yönelik iş yapmayı gerektirdiği gibidir. O halde iman ettiği düşünülen ve fakat toplum içinde barışı bozan kişilerin davranışı nasıl açıklanabilir? Acaba o kişilerin imanı sadece sözde olabilir mi? İlk ayette, İlahi adaletin nasıl iş yaptığının örneğini görüyoruz. Her varlığa yaratılış kapasitesi ölçüsüne göre yük yükleniyormuş. “İman edip barışa yönelik iş yapanların” göğüslerinde kinden ne varsa sökülüp çıkartıldığı anlatılıyor. Her konuda olduğu gibi beşerin göğsündeki kinden arınması ancak yardımla mümkündür. Böyle varlıkların tanımı geneldir. Hangi kitabın bağımlısı olduğu belirtilmiyor. 

   Ayetler A’raf halkını da anlatmış. Bu varlıklar Kur’an’ın tanımıyla “henüz” cennet boyutuna yükselememiş olanlardır. Bu söylem onların da gerekli tekâmülü sağladıklarında cennet boyutuna gireceklerini ifade ediyor ki bu anlatım beşerin tekâmülünün açık bir kanıtıdır.

 

Ayetler(54-58): Ayetler, Yaratan’ın yüceliğini vurgularken “Biz” ile tanımlanabilen görevliler topluluğunun uygulamalarına da işaret ediliyor. Yaratan, hem yaratıcı hem de emir vericiymiş. Verilen emirler uygulamaya yönelik olup, “O”nun arzu planının sonuçlanmasına yönelik olmalıdır. Âlemlerin Rabbine sessizce yakarılması; yakarmada haddin aşılmaması öneriliyor. 

   Biyolojik olarak canlı fakat ruhsal yönden henüz uykuda olan bir varlığın ruhsal uyanışı, ölü bir toprağın yağmurla canlanması metaforu ile açıklanmış. Son ayetteki “güzel ve temiz bir belde”nin arınma yolunda ilerlemiş bir varlığa; “pis ve çorak belde” nin ise kötülüklerden henüz sakınmayı beceremeyen varlıklara gittiğini düşünebiliriz.

 

Ayetler(54-93): Nuh’la başlayıp, Şuayb’e kadar gelen elçilerin öğütlerini dinlemeyen toplumların nasıl cezalandırıldıkları anlatılmaktadır. Elçilerin öğütlerinin reddedilmesine önayak olanlar genellikle o ülkelerin kodamanları olmuş. Bir toplumun kodamanları kimlerdir? Genellikle o toplumların varlıklı olanlarıdır. Yaratanın verdikleri ile sahip oldukları varlık onların benliğini güçlendirmiş ki mülkün esas sahibini reddetme sapkınlığını göstermişler. Burada çizilen resim Kur’an’ın arzusuna aykırıdır. Kur’an’ın arzusu aşağıda sunulan ayette açıkça belirtilmiştir:

(Kasas suresi ayet 5): Ve biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip horlananlara nimet ve bağış sunalım, onları önderler yapalım, onları mirasçılar haline getirelim.

 

Ayetler(94-102): Bu ayetler beşerin benliğine yenilmesi sonunda karşılaştıklarının kısa bir özetidir. Beşer dünya okulunda varlıkla da yoklukla da denenir. Bir topluma bir yol gösterici gönderildiğinde toplumun Yaratan güce yaklaşması için önce yokluk yaşatılmış. Muhtemelen yüzeysel de olsa toplum öğretiyi kabul etmiş olabilir. Arkasından aynı topluma varlık yaşatılınca toplum her şeyi unutup benliğine yenilmiş ve yanlış yola girmiş. Sonuç cezalandırılma olmuş. Bütün bu olanlar cezalandırılan toplumların mirasçısı olanlara ders niteliğindedir. Ancak ders alan nerede? Kur’an daha önce yaşamış toplumların çoğunda “ahde vefa” görülmediğini belirtiyor. Yani toplumların çoğu kendilerine gönderilen mesajı zamanla inkâr eder duruma gelmişler.

 

Ayetler(103-127): Yukarıda hikâyeleri anlatılan elçilerden sonra Musa, Firavun toplumuna gönderilmiş. Bu bölümdeki ayetler, Firavun toplumundaki seçkin sihirbazların hünerlerinin, Rabbinin izniyle, Musa’nın gösterdiği mucizelerle alt edilişi ve sihirbazların gerçeği fark edip iman edişleri anlatılıyor.

 

Ayetler(128-137): Bu bölümdeki ilk iki ayet özelinde İsrailoğullarına ve genel olarak tüm beşeriyete gerçek iman sahibinin davranışlarını ve sonuçta onların nasıl ödüllendirileceğine yöneliktir. Diğer ayetler ise İsrailoğulları’nın Mısır’dan çıkışına izin verilmeyişi yüzünden Firavun toplumunun cezalandırılması ve en sonunda ezik İsrailoğullarının gösterdikleri sabır yüzünden Mısır’dan çıkabilmeleri ve daha sonra da geniş bir bölgeyi kontrol etmelerine imkân verildiği anlatılmış.

 

Ayetler(138-147): İsrailoğulları Musa’nın yönetiminde hareket ederek denizi geçmiş. Varılan bölgede puta tapan bir topluma bakarak Musa’dan kendileri için de bir ilah istemişler. Demek ki Musa henüz kavmine tebliğe başlamamış. Biz boyutundaki görevlilerle temasta olan Musa, kendisine önerildiği gibi, Sina dağında, görevlilerle buluşmuş. O bölgede Musa’nın rabbi de kendisi ile konuşmuş. Bu görüşmeden, Musa, Biz görevlilerinin hazırladığı ve Musa’nın toplumuna iletilmek üzere gerekli öğütlerin yazılı olduğu levhalarla dönmüş.

 

Ayetler(148-154): Musa Sina dağındaki görüşmeye gittiğinde kavmi altından yapılmış ses çıkarabilen bir boğa heykelini ilah edinmiş. Sina dağından dönüşünde Musa gördüklerine şiddetli tepki göstermiş. Kendisi ve kardeşi için Rabbinden bağışlanma istemiş.  Kur’an günahtan sonra tövbe edenlere Allah’ın merhametli olacağını da müjdeliyor.

 

Ayetler(155-156): Biz görevlileri ile düzenlenmiş başka bir buluşma için Musa yetmiş kişi seçmiş ve bir deprem şoku yaşamışlar. Musa tekrar af dilemiş. Musa’ya yöneltilen cevap ile; hüküm makamının sadece dilediklerini azaba uğratacağı ve fakat rahmetinin herkesi kucakladığı anlatılmış. Rahmetten yararlananların, ayetlere inanıp gereğini yapanlar olduğu belirtiliyor.

 

Ayetler(157-158): Din öğretisinin sürekliliğine güçlü vurgu yapan ayetlerdir. Muhammed’in geleceğinin; Tevrat ve İncil’de işaretlerini görebiliriz.  Eski Ahit. Tesniye(18,19) ve Yeni Ahit. Yuanna İncili(15-26) ve (16-13,14). Ayette Muhammed için kullanılan “ümmi” terimi, okur yazar olan Muhammed’in bilgi eksikliğini işaret eder. Muhammed’in tebliğinin bir yandan Tevrat bağımlılarının şeriatla taşıdıkları yükü azaltmaya yönelik olduğu anlatılıyor. Muhammed’e uymaları önerilmiş. Ancak Muhammed’in tebliği tüm insanlığa yöneliktir.

 

Ayetler(159-167): Çoğunluğu azgın davranışlar sergileyen Musa kavmi içinde gerçeğe dayanarak adaleti gözeten, azınlık ta olsa, bir grup varmış.

   Firavun zulmünden kurtulan İsrailoğulları çölde bulundukları dönemde Musa’dan su istemişler. Musa aldığı vahye dayanarak bir kayaya asası ile vurunca oniki pınar fışkırmış. İsrailoğuları oniki kabile olup her kabile hangi pınardan su içeceğini “bellemiş”.  Aynı konu başka bir ayette (Bakara-60) “bilmişti”olarak geçer. Bellemek sonradan öğrenmek iken, bilmek önceden bilgi sahibi olmaya işaret eder. Su hayat için olmazsa olmazdır. Burada bir metafor olduğunu düşünürüm. Su metaforu ile manevi hayat için gerekli bilgiye işaret edildiğini sanıyorum. Toplumların ve hatta bireyin aydınlanması için gerekli manevi kaynaklar farklıdır. Ancak bu farklılıklar ötekileştirmeye hiçbir şekilde sebep olmamalıdır.

 

   Muhtemelen  Musa’dan sonra, İsrailoğulları Tevrat’ta kendilerine önerilenleri değiştirmişler ve sonuçta cezalandırılmışlar. İlginç olan ceza bitmemiş. Diriliş dönemine kadar, azabın en kötüsünü yapacak kimselerin üzerlerine gönderileceği anlatılıyor.

 

Ayetler(168-171): İsrailoğullarının pek çok gruba bölündüğünü, içlerinde güzel davranışlar sergileyenler olduğu gibi, aşağılık olanlar da varmış. O günden bu güne değişiklik var mı? İsrailoğullarından olup sonraki dönemlerde dünyada yaşam bulanlar Kitap’a (Tevrat) varis olmuşlar. Ancak bunlar yanlış yoldan devamla, dünya menfaatini öne almışlar. Her neye dayanıyorlarsa, “biz zaten bağışlanacağız” derlermiş. Kur’an hem onlara ve hem de öğüt verilen başkalarına, ellerindekini sıkı sıkı tutmalarını öneriyor. Yani mesajı anlamaya çalışıp doğru yoldan ayrılmamaya gayret etmek gereklidir.

 

Ayetler(172-178): Kur’an’ın tebliğ edildiği dönemin bilinç seviyesine uygun bir anlatım var. Bedenle ilgili değildir. Ruha hitap vardır. Ruh ölümsüzdür. Var edilişi zaman kavramının dışında olabilir. Beden ise imalattır. Rabbini tanıması mümkün değildir.

   Dünya ruhsal eğitimin bir kısmının verildiği bir okuldur. Ahiret hayatı da eğitimin yine devam ettiği bir ortamdır. Eğitim sonsuzdur. Ruh tekâmül edebilme yeteneğine sahiptir. Kendisi için hazırlanan plana göre dünyada yaşamını bitirir. Ancak plana ne kadar uyar? Kendisi için hazırlanan sınavlarda ne kadar başarı gösterir? Bilemeyiz. Alınan yardımların son derecede önemli olduğunu düşünürüm.

 

Ayet(179): Yaratma işlemi ve Biz görevlileri arasındaki bağı görebiliyoruz. Her oluşumun O’nun arzusu içinde yürütüldüğünü hatırlamak yararlı olacaktır. Sadece beşer değil cin toplumunun da “büyük çoğunluğunun cehennem için yaratıldığı” anlatılıyor. Bu anlatım tarzı gerçeği örtmek için kullanılmış olabilir. Çünkü cehennem de ruhlar için düzenlenmiş bir eğitim yeridir. Yani ruhsal tekâmül için gereklidir. Bu fikri destekleyen anlatımı Kur’an bize gösteriyor:

 Hicr Suresi(ayet-44) “Yedi kapısı vardır onun. Her kapıya onlardan bir bölük ayrılmıştır.” 

    Orada ruhlar eğitilecekse, Cehennemin niçin yedi kapısı olsun? O dönemin bilinç seviyesine uygun bir metafor gibi düşünebiliriz. Muhtemelen varlıkların ruhsal tekâmül seviyeleri ile bağlantılı bir anlatım değil mi? Ayet cin topluluğunun da tekâmül eden bir toplum olduğuna da işaret ediyor.

   Dünya okulunda eğitilen beşer için bir sınıflandırma açık değil. Ancak Maide-48 “…sizden her biri için bir yol belirledik…" diyor. Tebliğ her bireye açıktır. Kim nasıl bir öğüt alıp yolunu bulacak ve yoluna devam edecek? Cevap bireysel tekâmül planına uygun olarak hazırlanmış yaşam planında aranabilir. 

 

Ayetler(180-181): Kur’an’da Allah’ın isimleri verilmiş. İsimler O’nun sınırsız yüceliğinin işaretidir. Bu isimlerle O’na dua etmemiz isteniyor. Bu isimlerin beşerin bildiği kelimeler ve beşerin bilinç seviyesi ile sınırlı olduğunu düşünürüm.

   Kur’an’a göre, dünya okulunda yaşam bulanlar arasında olup onlara daima gerçekleri gösteren ve gerçekle adalet uygulayan bir toplum vardır. Kişisel düşüncem odur ki bahsedilen bu toplum tarih boyunca hep var oldu ve hep var olacaktır. Bu toplumun diğer toplumlardan ayrışan ve belli bir bölgede yaşayan belirgin bir grup olduğunu sanmıyorum. Değişik coğrafyalarda yaşayan toplumlar içinde dağılmış bireyler olarak bulunduklarını düşünüyorum. Böyle bir grup insanın varlığına yönelik işaretler şu ayetlerde de görülebilir: Araf(159) ve Hûd(118-119).

 

Ayetler(182-188): Kur’an ayetlerini yalanlayanların gerektiği şekilde cezalandırılacakları anlatılıyor. Tebliği inkâr edenlerin Muhammed’e kıyamet hakkında sordukları sorulara karşı Muhammed’e önerilen cevap, kısaca, konu hakkındaki bilginin Allah katında olduğudur. Devamında ise Muhammed, kendisine yapılan öneri uyarınca, kendi nefsine bile, Allah’ın dilediği dışında, ne bir yarar ne de bir zarar veremeyeceğini belirtiyor. Bu söylem özünde Allah’a teslim olmanın gerçek bir ifadesidir ve her inanmışın sahip olması gerekir. Dahası ayette, Muhammed inanan bir topluluk için bir uyarıcı ve müjdeci olduğunu söylüyor. Yani sadece inananlar mesajın farkına varabilir. İmanın dereceleri var ise her bireyin Kur’an’dan alacağı mesaj farklı demektir. Bu gerçeklik bireylerin kişisel tekâmülleri ile doğrudan bağlantılıdır.

 

Ayetler(189-198): Dünya okulunda yaşam şansı verilen beşerin gerçeklerden uzaklaşıp kendisinin ürettiği nesneleri ilah olarak değerlendirmesinin ne kadar anlamsız olduğu anlatılıyor.  Bazı toplumların, manevi alemin bazı görevlilerini ilah olarak kabul etmesi de yeriliyor ve aslında onların da birer kul olduğu belirtiliyor.

 

Ayetler(199-206): Muhammed’e hitap eden ayetler, genel olarak tüm beşere yöneliktir. Af toplum yaşamında önemlidir. Toplum içinde rastladığımız bazı beşeri davranışlar aslında bizim denenmemiz içindir. Hemen tepki vermektense sabredip affetmeyi denemek çok önemlidir. Diğer taraftan toplum hayatını düzene sokan geçerli hukuk sisteminin önemini ve gerekliliğini de hatırlamalıyız. Şeytanın dürtmesinin özelinde Muhammed’e yönelmesinin veya genelinde  başka bir inanmışa yöneldiğinde, Allah’ı hatırlamanın güçlüklerin yenilmesine yardım edeceğini anlıyoruz. Şeytanın dürtmesinin kişinin nefsi ile ilgili olduğunu hatırlamalıyız.

   Kur’an’da sıklıkla hatırlatıldığı gibi, Kur’an doğruya kılavuzdur ve özünde iman eden bir topluma yol gösterir. İnanmış , O’na yöneldiğinde sakin bir sesle ve benliğinde ürpererek yakarması öneriliyor. Bazı toplumların manevi âlemdeki bazı görevlileri ilah olarak kabul etmelerinin(İncil bağımlılarının İsa’yı ilah olarak kabul etmesi gibi) hiçbir dayanağı yoktur. O görevliler sadece O’nun kullarıdır.  

 CİN  SURESİ

 

  1. De ki: ”Cinlerden bir topluluğun dinleyip şunu söyledikleri bana vahyolundu: ‘Gerçekten biz, hayranlık verici bir Kur’an dinledik.”

  2. “Doğruya ve hayra kılavuzluyor. Biz de inandık ona. Artık Rabbimize hiç kimseyi asla ortak koşmayacağız.”

  3. “Rabbimizin adı/kudreti/işi/gayreti çok yücedir. O, ne bir dişi dost edinmiştir ne de bir çocuk.”

  4. “Doğrusu bizim beyinsiz, Allah hakkında saçma lakırdı ediyormuş.”

  5. “Biz sanıyorduk ki, ne insanlar ne de cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler.”

  6. “Gerçek şu ki, insanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınırlardı da onların şımarıklık ve azgınlığını artırırlardı.”

  7. “Onlar, tıpkı sizin sandığınız gibi, Allah’ın hiç kimseyi diriltmeyeceğini sanmışlardı.” 

  8. Biz göğe gerçekten dokunduk da onu titiz ve güçlü bekçilerle ve kayıp giden ışınlarla/alevlerle doldurulmuş bulduk.”

  9. “Biz eskiden, onun, dinlemek için oturulan yerlerinde otururduk. Ama şu anda kim dinlemeye kalksa kendisini gözetleyen bir alev/ışık bulur.”

  10. “Doğrusu bilmiyoruz, yeryüzündeki şuurlulara şer mi istendi, yoksa Rableri onlar için doğru ve güzel olanı mı istemiştir.”

  11. Şu da bir gerçek ki, bizden hayra yönelenler/barışçılar vardır; ama bizden, başka türlü olanlar da vardır. Dilim dilim yollar olmuşuz biz.”

  12. “Ve biz şunu sezdik: Biz yeryüzünde Allah’ı asla âciz bırakamayız; kaçarak da onu âciz bırakamayız.”

  13. “Biz doğruya ve güzele kılavuzlayanı dinleyince, ona inandık. Rabbine inanan kişi ne hakkının eksik verilmesinden korkar ne de tecavüze uğramaktan.”

  14. “Nihayet bizden Allah’a teslim olanlar da var, haksızlığa sapıp çizgiden çıkanlar da var. Allah’a teslim olanlar, işte onlar doğruyu ve hayrı aramışlardır.”

  15. “Haksızlığa sapanlar ise cehenneme odun olmuşlardır.”

  16. Eğer yolda kıvamında yürüselerdi, onları bol bir su ile suvarırdık,

  17. Ki onları, onun içinde imtihan edelim. Kim Rabbinin Zikrinden/Kur’an’dan yüz çevirirse Rabbi onu, gittikçe yükselen bir azaba sokar.

  18. Hiç kuşkusuz, mescitler Allah içindir. O halde Allah ile birlikte bir başkasına yakarmayın.

  19. Allah’ın kulu kalkmış O’na yakarırken, onlar onun üzerine keçeleşir gibi üşüşüyorlardı.

  20. De ki: ”Ben ancak Rabbime yakarırım. Ve hiç kimseyi O’na ortak koşmam.”

  21.  De ki.” Ben size ne zarar ne de ışık ve aydınlık verme gücüne sahip değilim.”

  22. De ki: “Allah’tan beni hiç kimse kurtaramaz ve O’nun dışında bir sığınak da asla bulamam.”

  23. “Ancak Allah’tan bir tebliğ ve O’nun mesajlarından bir şeyler sunabilirim.” Allah’a ve O’nun resulüne isyan edenler için cehennem ateşi vardır. Sürekli içinde kalacaklardır.

  24. Sonunda onlar kendilerine vaat edileni gördüklerinde, yardımcı bakımından daha zayıf kim, sayı bakımından daha az kim, bileceklerdir.

  25. De ki. “Bilmiyorum, size vaat edilen şey yakın mıdır yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koyacaktır?”

  26. Gaybı bilendir O. Gaybı konusunda hiç kimseyi yardımcı yapmıyor.

  27. Seçtiği bir elçi müstesna. Çünkü O, resulünün önünden ve arkasından gözetleyiciler yürütür.

  28. Ki onların, Rablerinin elçiliklerini hedefine tam ulaştırdıklarını bilsin. Allah, onların katında bulunan şeyleri kuşatmış ve her şeyi inceden inceye sayıya bağlamıştır.

 

Paylaşım:

 

NOT: Bu surede ilk onsekiz ayet, Kur’an dinlemiş bir cin topluluğunun sözleri, kendi toplumuna ve genelinde tüm insanlığa iletmek üzere Muhammed’e vahyedilmiş. Cin topluluğunun bir enerji formundan (Rahman suresi-15) ve Allah’a kulluk etmek için (Zâriyat suresi-56) yaratıldığını anlayabiliyoruz. Cin toplumunun insanlar gibi bir tekâmül süreci olabilir. Ayet (Ahkaf suresi-31) cin toplumunun da davranışlarından sorumlu olduğunu gösteriyor. Buradan hareket edersek Kur’an’ın evrenselliği (Tekvir suresi-27) doğrulanmış olmaz mı?

 

Ayetler(1-5): Cinlerden Kur’an dinleyen bir topluluğun aralarındaki konuşmalar anlatılmış. Kur’an’ı dinledikten sonra gerçeği gördükleri, Rablerinin tek ilah olduğunu kesinlikle anladıkları, cin toplumuna bilgi ileten varlığın aslında saçmaladığını anlamışlar. O varlığa inanmışlar. Çünkü sözü edilen cin toplumu ne insanların ne de cinlerin Allah hakkında asla yalan beyanda bulunmadıklarını sanıyorlarmış. Gerçeğin böyle olmadığını görmüşler.  Aynı çerçevede biliyoruz ki insan toplumu da Allah hakkında yanlışlarla aldatılmışlardır.

 

Ayetler(6-15): Bu bölümde Ayet(7) dışındakiler yine Kur’an dinleyen topluluğun sözleridir. Dünyada bedenlenmiş olan beşerden kimi erkeklerin, kimi erkek cinlerden yardım istediği ve bu durumun o cinleri azgınlığa sevk ettiğini ve bunların da kimi beşer gibi dirilişe inanmadığı belirtilmiş. Cin toplumu içinde hayra yönelmiş ve Allah’a teslim olanların da bulunduğuna işaret ediliyor. Ayetlerden cin topluluğunun dünyayı ve beşeri iyi tanıdıkları ve uzayda kolayca seyahat edebildiklerini anlıyoruz. Uzayda kendilerine uygun oturma yerlerine oturup dinledikleri ve fakat artık buna imkân bulamadıklarını söylüyorlar. Cinlerin dinledikleri, muhtemelen Yüce Konseyin konuşmalarıdır (Saffât suresi 8,10). Evrende oluşturulmuş düzenin yeryüzünde yaşayan şuurlular için hayır mı yoksa şer mi getireceğini bilemediklerini ifade etmişler. Çünkü cinler gaybı bilemezler. Yeryüzünde yaşayan şuurlular teriminin ruhsal uyanmaya başlamış olan beşer için kullanıldığını düşünürüm. Cin toplumunun yaratılış gayesi ise şu ayetlerde özetlenmiş görünüyor:

 

Zariyat suresi(56)- Ben, cinleri ve insanları sadece bana ibadet/kulluk etsinler diye yarattım.

 

A’raf suresi(179)- Yemin olsun ki biz, insanlardan ve cinlerden birçoğunu cehennem için yarattık....  Davarlar gibidir bunlar...

   Demek ki insanların ve cinlerin yaratılmasındaki gaye aynıdır.  

 

Ayetler(16,17): Bu ayetler Biz boyutunun cin topluluğu hakkındaki sözleridir. Cin topluluğu eğer “yürüdükleri yolda kıvamında yürüselermiş, bol bir su ile suvarılacaklarmış.” Demek ki cin toplumu da kendileri için belirlenmiş bir yolda yürümekte imiş. İnsanın yürüdüğü yol ruhsal tekâmül yoludur. Cinler için belirlenen yol ise neyin yoludur bilemiyoruz. Ancak ayette belirtilen ‘bol bir su ile suvarmak’ sadece bildiğimiz anlamda olmayabilir. Çok muhtemelen manevi yardımlar olabilir. İkinci ayette sağlanacak yardımların onların imtihanına bir vasıta olmasından bahsediliyor. Beşer için de aynı durum geçerli değil midir? Beşer sadece maddi ve manevi varlıkla değil, yoklukla da denenir.

 

Ayetler(18-28): Bu bölümdeki ayetler, Muhammed, vahiy ve beşerin tekâmülü konusunda Yaratan’ın planı hakkındadır. Kur’an bağımlılarının topluca O’na yönelip dua ettikleri mescitler, aynen kilise ve havralar gibi Allah’ın adının anıldığı yerler olup başka varlıkların adının anılmaması gerekir. Ancak insanlığa hizmet etmiş olanların adının anılarak onlara rahmet dilenmesi ayrıdır. Bu durum bir varlığa dua etmek değildir. 

   Muhammed, Allah’ın bir resulü olarak Rabbine yönelmişken onu inanmamışların rahatsız ettiğini anlıyoruz. O kişilere, Muhammed, Allah’a ortak koşamayacağını, kendisinin hiçbir güce sahip olmadığını tek sığınağının Allah olduğunu belirterek tek yapabildiği işin; kendine ulaşan vahyi insanlara iletmek olduğunu ifade etmiş. İnanmayanlara vaat edilen cezanın ne zaman gerçekleşeceğini bilmediğini, Çünkü gayb bilgisinin sadece O’nun tekelinde olduğunu anlatmış. Vahyi bildiren melek bunun istisnasının seçilmiş bir elçi olduğunu söylüyor. Bu ifade elçinin gayb konusunu bilmesi demek değildir. Elçinin görevine yönelik kimi bilgileri içerdiğini düşünürüm. Elçi verilenlere göre davranır ve kendi için belirlenmiş görevini başarıya ulaştırmaya çalışır. Bu arada elçiyi gözetleyen, koruyan görevli melekler varmış. Bunlar elçinin kendisine verilen görevdeki başarısını denetliyor olabilirler. Elçinin görev planını hazırlayan, planın başarılı olması için gerekli kontrol ve yardımları sağlayan görevliler boyutunun tümüyle, Allah’ın kontrolü altında olduğu açıklanmış.

YÂSîN  SURESİ

 

  1. Yâ, Sîn.

  2. Andolsun o hikmetlerle dolu Kur’an’a ki,

  3. Sen hiç kuşkusuz, gönderilen hak elçilerindensin.

  4. Dosdoğru bir yol üzerindesin.

  5. Azîz ve Rahîm’in indirdiği üzeresin.

  6. Babaları uyarılmamış, tam gaflet içinde bir toplumu uyarman için gönderildin.

  7. Yemin olsun ki, onların çoğuna söz hak olmuştur, artık onlar iman etmezler. 

  8. Biz onların boyunlarına bukağılar geçirdik. Bukağılar çenelere dayanmıştır da bu yüzden onların kafaları yukarı kalkıktır.

  9. Önlerine bir set, arkalarına da başka bir set çektik. Böylece onları kuşatıp durduk; artık onlar görmezler.

  10. Sen ha uyarmışsın onları ha uyarmamışsın, fark etmez onlar için; inanmazlar.

  11. Sen ancak o Zikir’e uyan ve görmediği halde Rahman’dan korkan kimseyi uyarırsın. Böylesini, bir bağışlanma ve seçkin bir ödülle müjdele.

  12. Biz, yalnız biz, ölüleri diriltiriz ve onların önden gönderdiklerini de eserlerini de yazarız. Zaten biz her şeyi apaçık bir kütükte ayrıntılı olarak kaydetmişizdir.

  13. Onlara o kent halkını örnek ver. Hani elçiler gelmişti oraya.

  14. Hani biz onlara iki kişi göndermiştik, onları yalanlamışlardı. Bunun üzerine biz, üçüncü bir kişiyle destek vermiştik. Şöyle demişlerdi: “Biz, size gönderilen elçileriz.”

  15. Kent halkı dedi ki: “Siz, bizim gibi birer insandan başka şey değilsiniz. Rahman hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.

  16. Dediler: “Rabbimiz biliyor ki, biz size gönderilmiş elçileriz.”

  17. “Bize düşen, açık bir tebliğden başka şey değildir.”

  18. Dediler: “Sizin yüzünüzden uğursuzlukla karşılaştık/biz sizi uğursuzluk sebebi saymaktayız. Eğer bu işe son vermezseniz, sizi mutlaka taşlayacağız. Ve bizden size acıklı bir azap kesinlikle dokunacaktır.”

  19. Dediler: “Uğursuzluk kuşunuz sizinle beraberdir. Size öğüt verildi diye mi bütün bunlar? Hayır, siz savurganlığa, aşırılığa sapmış bir toplumsunuz.”

  20. Kentin öbür ucundan bir adam koşarak gelip şöyle dedi: “Ey topluluk, bu elçilere uyun.”

  21. “Sizden herhangi bir ücret istemeyenlere uyun. Onlardır doğruyu ve güzeli bulanlar.”

  22. “Beni yaratana ne diye kulluk etmeyecek mişim ben? Ve sizler de O’na döndürüleceksiniz.”

  23. “O’ndan başka tanrılar mı edineyim ben? Eğer Rahman bana bir zorluk/zarar dilerse onların şefaati benden hiçbir şeyi savamaz; beni kurtaramazlar.”

  24. “Bu durumda ben elbette ki açık bir sapıklığın içine düşerim.”

  25. “Ben sizin Rabbinize iman ettim, artık dinleyin beni!”

  26. Gir cennete denildi. Dedi: “Kavmim bir bilebilseydi!

  27. Ki Rabbim beni affetti; beni, ikram edilenlerden kıldı.”

  28. Biz onun ardından kavmi üzerine bir ordu indirmedik, indirecek de değildik.

  29. Olan, sadece korkunç titreşimli bir sesti. Ve bir anda sönüverdiler.

  30. Yazık şu kullara! Kendilerine gelen her resulle mutlaka alay ederlerdi.

  31. Görmediler mi, kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik. Onlar artık bir daha bunlara dönmeyecekler.

  32. Ancak herkes toplandığında, onlar da huzurumuzda hazır bulundurulacaklar.

  33. Ölü toprak onlar için bir mucizedir. Onu dirilttik, ondan dâne çıkardık; bak işte ondan yiyorlar.

  34. Onda hurmalardan, üzümlerden bahçeler oluşturduk, ondan pınarlar fışkırttık;

  35. Ki onun ürününden ve ellerinin yapıp ettiğinden yesinler. Hâlâ şükretmiyorlar mı?

  36. Şanı yücedir o Allah’ın ki toprağın bitirdiklerinden, onların öz benliklerinden ve nice bilmediklerinden bütün çiftleri yaratmıştır. 

  37. Gece de onlar için bir mucizedir. Gündüzü ondan soyup alırız da onlar karanlığa gömülüverirler.

  38. Güneş kendine özgü bir durak noktasına/bir durma zamanına doğru akıp gidiyor. Azîz, Alîm olanın takdiridir bu

  39. Ay’a gelince, biz onun için de bir takım durak noktaları/bir takım evreler belirledik. Nihayet o, eski hurma sapının eğrilmişi gibi geri döner.

  40. Güneş’in Ay’a ulaşıp çatması gerekmiyor. Gecenin de gündüzü geçmesi gerekmez. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.

  41. Zürriyetlerini o dopdolu gemilerde taşımamız da onlar için bir ayettir.

  42. Onlar için gemilere benzer, başka şeyler de yarattık.

  43. Eğer dilersek onları boğarız. Bu durumda ne kendileri için feryat eden olur ne de kurtarılırlar.

  44. Ancak bizden bir rahmet olarak bir süreye kadar daha nimetlensinler diye kurtarılırlar.

  45. Onlara, “önünüzdekinden ve arkanızdakinden sakının ki, size merhamet edilebilsin” denildiğinde, hiç aldırmazlar.

  46. Çünkü Rablerinin ayetlerinden kendilerine bir ayet gelince, ondan mutlaka yüz çevirmişlerdir.

  47. Onlara, “Allah’ın size dağıttığı rızıklardan dağıtın dendiğinde, nankörlüğe sapanlar, iman edenlere şöyle derler: “Allah’ın dilediği takdirde yedirip doyuracağı kişiyi biz mi doyuracağız? Siz açık bir sapıklık içindesiniz, hepsi bu.”  

  48. Bir de şöyle derler: “Eğer doğru sözlüler iseniz, bu tehdit ne zaman?”

  49. Sadece korkunç titreşimli bir sesi bekliyorlar. Onlar çekişip dururlarken, o ses kendilerini enseleyecektir.

  50. O zaman ne bir tavsiyede bulunmaya güçleri yetecek ne de ailelerine dönebilecekler.

  51. Sûra üfürülmüştür. Bak işte kabirlerden, Rablerine doğru akın akın gidiyorlar.

  52. Şöyle diyecekler: “Vay başımıza gelene! Kim kaldırdı bizi mezarımızdan? Rahman’ın vaat ettiği işte bu. Peygamberler doğru söylemişler.”

  53. Topu topu korkunç titreşimli bir tek ses. Ve bakmışsın hepsi birden huzurumuzda divan durmaktadır.

  54.  O gün hiçbir canlıya hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Sizler, sadece yapıp ettiklerinizin karşılığı olarak cezalandırılırsınız.

  55. O gün cennet halkı bir uğraş içinde eğlenip ferahlamaktadır.

  56. Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, koltuklar üzerinde yaslanmışlardır.

  57. Orada kendileri için meyvalar var. İstedikleri her şey kendilerinin olacak.

  58. Rahîm Rab’den bir de sözlü selam…

  59. Ey günahkârlar! Bugün, şöyle ayrılın.

  60. Ey Âdemoğulları! Ben size, “şeytana kulluk etmeyin, o sizin için açık bir düşmandır” demedim mi?

  61. “Bana ibadet edin, dosdoğru yol budur” demedim mi?

  62. Yemin olsun, şeytan, içinizden birçok nesli saptırmıştı. Aklınızı hiç işletmiyor musunuz?

  63. Alın size tehdit edildiğiniz cehennem!

  64. İnkâr edip durmanız yüzünden dalın oraya bugün.

  65. O gün, ağızlarını mühürleyeceğiz. Bize elleri konuşacak, ayakları da kazanmış olduklarına tanıklık edecek.

  66. Dilesek, gözlerini siler, onları elbette kör ederiz. O zaman yola koyulmak isterler ama nasıl görecekler?

  67. Dilesek, onları oldukları yerde hayvana çeviririz. O zaman ne ileri gitmeye güçleri yeter ne de geri dönebilirler.

  68. Kimi uzun ömürlü kılarsak, onu yaradılışta gerisin geri çeviririz. Hâlâ akıllarını işletmiyorlar mı?

  69. Biz o peygambere şiir öğretmedik. Şiir ona yaraşmaz/gerekmez de! Ona vahyedilen, bir öğütten ve apaçık bir Kur’an’dan başka şey değildir;

  70. Diri olanı uyarsın ve inkârcılar üzerine söz hakkı olsun diye indirilmiştir.

  71. Görmediler mi, ellerimizin yapıp ettiklerinden, kendileri için nice hayvanlar yarattık da onlar, bu hayvanlara sahip oluyorlar.

  72. O hayvanları bunlara boyun eğdirdik. Onlardan binekleri vardır ve onlardan bir kısmını da yiyorlar.

  73. O hayvanlarda bunlar için birçok yararlar var, içecekler var. Hâlâ şükretmiyorlar mı?

  74. Kendilerine yardım edilir ümidiyle Allahtan başka ilahlar edindiler.

  75. Oysaki, o ilahlar bunlara yardım edemezler. Tam aksine bunlar, o ilahlara hizmet eden ordular durumundadır.

  76. Artık onların sözü seni üzmesin. Biz onların sır olarak tuttuklarını da açıkladıklarını da biliyoruz.

  77. Görmedi mi insan, kendisini bir spermden yarattığımızı! Bir de bize açık bir hasım kesilmiştir o.

  78. Kendi yaradılışını unutmuş da bize örnek veriyor. Bir de şöyle diyor: “Şu çürümüş kemiklere kim hayat verecek?”

  79. De ki: “Onlara hayat verecek olan, onları ilk kez yaratandır. O, bütün yaratılmışları/her türlü yaratmayı çok iyi bilmektedir.”

  80. O size, o yeşil ağaçtan bir ateş oluşturdu da siz ondan tutuşturup duruyorsunuz.

  81. Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini yaratmaya güç yetiremez mi? Elbette güç yetirir. Her şeyi bilen Alîm, sürekli yaratan Hallâk O’dur.

  82. O bir şeyi istediğinde, buyruğu sadece şunu söylemektir: “Ol!” Artık o, oluverir.

  83. Her şeyin kaynağı/egemenliği elinde olan o yaratıcının şanı çok yücedir. Sonunda O’na döndürüleceksiniz.

 

Paylaşım:

 

Ayetler(1-12): Birinci ayet “Ey İnsan” diye başlıyor. İnsan teriminin Muhammed’e gittiği düşünülür. Kur’an’ı vahyeden melek, bilgi ile dolu Kur’an’a yemin ederek; Muhammed’in gerçek bir elçi olduğu ve Azîz ve Rahîm’in önerdiği dosdoğru bir yol üzerinde olduğu hatırlatılmış. Fatiha suresinde de benzer ifadeler olduğu hatırlanmalıdır. Muhammed’in elçi olarak gönderildiği toplumun, babaları uyarılmamış gaflet içindeki bir toplum olduğu anlatılıyor. Bu toplum, Fatır suresi (ayet 42) de belirtildiği gibi; kendilerine bir elçi gönderilirse doğru yolda olacaklarına ait söz vermişler. Ancak elçi geldikten sonra gerçeklerden kaçmışlar. Sonuçta bu toplum cezayı hak etmiş. Ceza, hem bu dünyada gerçekleşebilir hem de biyolojik ölüm sonrası ruhun cehennem boyutlarında eğitime mecbur tutulmasıdır. Kur’an’ı inkâr edenlerin hem önlerinde hem de arkalarında setler oluşturulması fiziki bir olay değildir. Manevidir. O kişilerin Kur’an’ı anlamalarına izin verilmez. O yüzden Muhammed’in bu topluma uyarılarının bir yararı olmaz. Bu olanlar bir cezadır. Fakat bu olanlar diğer taraftan kişilerin ruhsal tekâmül planları ile de ilgilidir. Muhammed’in ancak Kur’an’a uyanları uyarabileceği anlatılıyor. Yani Kur’an’a uyma eğilimini gösterebilecek ruhsal tekâmüle ulaşmak gerekiyor. Son ayette sözü edilen “ölülerin diriltilmesi” kişilerin ruhsal uyandırılmasıdır.

 

Ayetler(13-29): Bu bölümde öncelikle, günümüz Antakya bölgesindeki toplumu uyarmak için İsa Mesih tarafından gönderilen, önce iki ve daha sonra bir tane daha, toplam üç elçinin karşılaştıkları tepkiler özetlenmektedir. Elçilere destek amacıyla dağdan koşarak gelenin Habib-i Neccar isimli ve dağda yaşayan biri olduğu düşünülüyor. Toplumu Habib-i Neccar’ı şehit etmişler ve mezarı günümüz Habib-i Neccar Camii’nin bodrumundadır. İsa Mesih’in öğretisini takip edenlerin ki Hıristiyanlar olarak bilinir, kâfir oldukları toplumumuza dayatılmıştır. Bu dayatma Kur’an’ın ruhuna terstir. Burada paylaşılan ayetler ise sözü edilen dayatmanın yanlış olduğunun açık bir kanıtı değil midir? O dönemde Antakya’da yaşayan ve İsa’nın öğretisini kabul etmeyen toplumun cezalandırılması (ayet-29) bir deprem ile gerçekleşmiş. Bu bölümdeki dikkatimizi çekebilecek başka bir konu (ayet-26) da veriliyor. Görülüyor ki Habib-i Neccar şehit edilmesi sonrası, özünün cennet boyutuna sevk edildiğini görüyoruz. Yani, yine topluma dayatılan büyük kıyamet beklenmiyor.

 

Ayetler(30-36): Beşer kendisini doğru yola yönlendirmek için görevlendirilen her elçi ile alay edip inkâr etmiş. Ancak o toplumların tamamı yok edilmişler. Ayetler(31,32), o yok edilenlerin dünyaya tekrar dönmediklerinden bahsediyor. Bu anlatım dönemin beşerine konunun önemini belirtmek için tercih edilmiş olabilir. Genel tekâmül serüveni olayın böyle olmadığını anlatır. Helâk edilme biyolojik bir olaydır. Özümüz olan ruh, gerek duyulan eğitimine devam eder. Gerekiyorsa dünya okuluna da tekrar gelebilir. Beşerin ruhsal olarak diriltilmesi O’nun rahmetine ihtiyaç duyar. Bu konu, ölü toprağın suyla (rahmet) dirilmesi metaforu ile anlatılıyor, ayetler(33,34,35). Dünyada yaşamın devamı için her canlıdan çiftler yaratılmış ki bu olay da tekâmül konusu ile doğrudan ilgilidir. Çünkü ruhların tekâmülü için yeni bedenlere gereksinim vardır.

 

Ayetler(37-40): Her şey gibi gece de, gündüz de birer ayettir. Gündüz çalışılır ve gece dinlenilir. Biyolojik yaşam için gündüz önemlidir. Gece karanlıkta beşer, özellikle Kur’an’ın tebliğ edildiği dönemde, ayın yansıttığı ışıktan yol bulmada yararlanmıştır. Gece ve gündüz terimlerini fiziki anlamlarının ötesine taşıyabiliriz. Gece terimini toplumların karanlıkta kaldığı ve yol bulmakta zorlandığı ve gölgelerin peşinde koştuğu dönemler gibi düşünebiliriz. Ancak gündüz gölge vardır, fakat zayıftır ve beşer artık her şeyi gerçeği ile görür. Ayetler o günkü şartlarda ay ve güneşin farklı yollarda (yörünge) hareket ettiğini basit terimlerle açıklamış. Ayrıca güneşin bir sonunun (sönmüş yıldızlar gibi) olduğunu da Kur’an bize bildiriyor.

   Ayet(40) ta; “gecenin gündüzü geçmesi gerekmez” ifadesi var ki bu anlatım Arabistan coğrafyası için doğru kabul edilebilir. Bu ayet o dönemde Arabistan’da yaşayanlara hitap eder. Bu özelliğin dikkate alınması doğru olur. İncelendiğinde, dünya için özel bir mühendislik çalışması yapılmış. Kutuplardan geçen eksen dünyanın güneş etrafındaki dönme düzlemine, sadece ekinoks günlerinde (23 Eylül, 21 Mart), diktir ve o günlerde dünyanın her enleminde  gece ve gündüz süreleri eşittir. Ayrıca dünyamızın kutuplar bölgesinde bastırıldığını söyleyen ayeti de hatırlamak yararlı olacaktır (Enbiya suresi-44).

 

Ayetler(41-47): Beşerin gemilerde taşınması suyun kaldırma kuvveti ile ilgilidir. Gemiyi yapan beşer olsa da, ona o fikri veren de, geminin suda taşınabilmesi için gerekli fizik kurallarını yaratan da aynı kaynaktır. Benzer şekilde, yerde beşerin taşınması için çeşitli binek hayvanları ve binek hayvanlarının çektiği arabalar da yaratılmıştır.

   İnkâr edenlerin yok edilebileceği, ancak BİZ’den bir yardım olarak bir süre daha yaşamalarına izin verilmesi yine Ana Plan içinde düşünülmelidir. İnkârcılar rablerinden gelen her öğüdü red eder ve kendilerine verilen nimetleri yoksullarla paylaşmaları önerisine de karşı çıkarlarmış. Günümüzde de rastlayacağımız gibi “Allah onları doyursun” derlermiş. Ancak paylaşma beşerin sınavlarındandır. Ama onlar bunu bilmezler, bilmek istemezler.

   Ayet (45) te verilen, “önünüzdeki ve arkanızdakinden sakının.” sözü hakkında yorumlar farklı olabilir. Konuyu, dünya hayatında beşerin geçmişte yapılanı fark edip tövbe etmek ve gelecekte ise yanlış yapmamaya gayret etmeye özendirilmesi diye düşünebiliriz.

 

Ayetler(48-54): Bu bölüm ayetleri kıyamet günü (ruhsal diriliş dönemi) ile ilgilidir. Ruhsal diriliş başladığında bireylerin gözlerindeki perde kalkacaktır. Böylece gerçekleri görmeye; dünya maddesinin sadece bir sınav aracı olduğunu, gerçek olmadığını anlayacaklar, davranışlarındaki yanlışların farkına varacaklardır. Son ayette kullanılan “canlı” teriminin ruhsal uyanışa işaret ettiğini düşünebiliriz. Davranışlarındaki yanlışların farkına varış, zaten beşeri ölüm sonunda özün önüne çıkartılan hesapta görülmekte ve ruh vicdan azabı (cehennem azabı) çekmektedir. Hesabın görülmesinden sonra varlık için yeni plan mutlaka yapılacaktır.

 

Ayetler(55-59): O gün (ruhsal uyanış dönemi), cennet halkı (kötülüklerden sakınan ve barışa yönelik iş yapanlar) rahattırlar, huzurludurlar. Bu anlatım (Zümer suresi-73,74) ile beraber ele alınırsa bahsedilen cennet dünyadadır. 

 

Ayetler(59-67):  Dünyaya gönderilen görevlilere uymayanlara ki ayette Ademoğulları (insan değil) diye hitap edilmiş. Onlar henüz gerekli tekâmülü sağlayamamış olduklarından cehennem boyutunda devam edecekler. Ağızların mühürlenip el ve ayakların konuşması ise beşerin her davranışının ve düşüncesinin kayıt altında olduğunun başka bir ifadesidir. Onlara dünyada çok ciddi cezalar verilebilecekken, olay doğal gelişimine yani tekâmül planının işleyişine bırakılıyor.

NOT: Yukarıda temas edilen Ademoğulları bireyleri beşerdir. Beşer ruhsal tekâmülle ancak insan olabilir. Kur’an’ın insana hitap ettiğini düşünürüm. Yeterli tekâmülü sağlayamayanların Kur’an’ın mesajını duymalarının mümkün olmadığını zaten Kur’an ifade etmiyor mu? (En’am suresi-25),(Araf suresi-179).

 

Ayetler(68-76): Ömrü uzadığında, beşerin fiziksel ve mental yetenekleri zayıflar; çocukluk dönemi gibi. Muhammed’e vahyedilen, öğüt ve uyarıları içeren bir Kur’an (okuma) dır. Ancak kendi ifadesi ile, Kur’an sadece diri olanı (ruhsal dirilik) uyarır. Kur’an uyuyanlara hitap etmez. Hitap edilenlerden Kur’an’ı inkâr edenler için ceza hak olmuştur.

   Beşer için Biz tarafından pek çok hayvan yaratılmış. Binek olarak, gıda maddesi v.s. olarak yararlanılmak üzere. Aslında bazılarının taptığı ilahlar o hayvanların hiç birini yaratamaz. Görünüşe bakıldığında, o ilahlara tapanların o ilahların emir eri durumunda olduğunu görürüz.

 

Ayetler(77-83): Beşer yaratılışını (dünyadaki bedenlenmesinin biyolojik mekanizması) gördüğü halde, Kur’an’ı, dolayışıyla ilk yaratılışı, daha doğrusu var edilişi başlatanı inkâr etmektedir. Yoktan var edip yaratılışa yol veren o Alîm olan ve her şeyin egemenliğine sahip olan gerçekten çok yücedir. Tekâmül yeteneği bahşedilmiş olanlar O’na giden sonsuz yolda yine O’nun arzu ve izni ile yol alabilirler.

FURKAN  SURESİ

 

1-Şanı yücedir o kudretin ki, hakla bâtılı ayıran o Furkan’ı, bütün âlemler için bir uyarıcı olsun diye kuluna indirdi.

2-Göklerin ve mülk ve saltanatı yalnız O’nundur. Çocuk edinmemiştir O. Mülk ve saltanatında ortak yoktur O’na. Her şeyi yaratmış ve her şeye bir ölçü ve oluş tarzı takdir etmiştir.

3-Böyleyken O’nun dışında bir takım ilahlar edindiler. Hiçbir şey yaratamaz bunlar. Kendileri yaratılmışlardır zaten… Kendi benlikleri için bile ne bir zarara güç yetirebilirler ne bir yarara. Ne bir ölüme güçleri yeter ne de bir dirime ne de kabirden çıkarıp hesap sormaya.

4-Küfre batanlar dediler ki: “Bu, onun uydurduğu bir düzmeceden başka şey değildir. Ve bu düzmecede ona, başka bir topluluk da eşlik etmiştir.” Andolsun ki, bunu söyleyenler bir zulüm, günah ve iftira sergilemişlerdir.

5-Dediler ki: “Öncekilerin masallarıdır bu. Birilerine yazdırdı onu. O ona sabah akşam birileri tarafından yazdırılıyor.”

6-Şöyle söyle: Onu göklerde ve yerde sırrı bilen indirmiştir. Kuşkusuz O, Gafûr’dur, Rahîm’dir.

7-Şunu da söylemişlerdir: “Ne biçim resuldür bu; yemek yiyor, sokaklarda yürüyor. Üzerine bir melek indirilmeli, beraberinde özel bir uyarıcı olmalı değil miydi?”

8-“Yahut ona bir hazine gönderilmeli, yahut ürününden yediği bir bahçesi olmalı değil miydi?” O zalimler şunu söylediler: “Sizler büyülenmiş bir adamdan başkasının ardı sıra gitmiyorsunuz.”

9-Bak da gör! Nasıl da örnekler sunuyorlar sana. Sapıttılar, artık bir daha yol bulamazlar.

10- Şanı yücedir o kudretin ki, dilerse sana ondan hayırlısını, altından nehirler akan bahçeleri verir ve senin için köşkler de yapar.

11-İş onların söyledikleri gibi değil. Onlar o kıyamet saatini yalanladılar. Ve biz, kıyamet saatini yalanlayanlara alevli bir ateş hazırlamışızdır.

12-O, onları uzak bir yerden gördüğünde, onlar onun kaynayan öfkesini ve uğultusunu işitirler. 

13-Elleri boyunlarına bağlı olarak onun dar bir yerine atıldıklarında, orada haykırırlar: “Neredesin ey ölüm!”

14-Bugün bir ölüm çağırmayın, birçok ölümü davet edin.

15-De ki: “Bu mu daha iyi, yoksa korunanlara vaat edilen o sonsuzluk cenneti mi? O cennet de bu korunanların ödülü ve dönüş yeridir.”

16-Onlar için orada, diledikleri her şey sürekli vardır. Bu, Rabbin üzerinde sorumluluğu üstlenilen bir vaattir.

17-Onları ve Allah dışında taptıklarını haşredeceği gün şöyle sorar: “Şu kullarımı siz mi saptırdınız yoksa onlar mı yoldan çıktılar?”

18-Derler ki: “Tespih ederiz seni, seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmazdı. Ama sen onları ve atalarını öylesine nimetlendirdin ki, Zikir’i unuttular ve helake giden bir topluluk oldular.”

19-İşte haklarında söz söyledikleriniz de sizi yalanladılar. Artık ne azabı savabilirsiniz ne de yardımcı olabilirsiniz. Zulmedenlerinize zorlu bir azap tattıracağız.

20-Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de mutlaka yemek yiyorlar, sokaklarda yürüyorlardı. Biz sizi birbiriniz için imtihan aracı yaptık. Rabbin her şeyi görmektedir.

21-Bize kavuşmayı ummayanlar dediler ki: “Üstümüze melekler inse, yahut Rabbimizi görsek olmaz mı?” Yemin olsun ki, kendi benliklerinde büyüklük kuruntusuna düştüler ve korkunç bir biçimde azdılar.

22-Melekleri görecekleri günde o günahkârlara hiçbir müjde yoktur. Şöyle diyecekler: “Yasaktır, yasaklanmıştır.”

23-Yaptıkları her işin önüne geçmiş, onu un-ufak hale getirip silmişizdir.

24-O gün, konakladıkları yer çok hayırlı, dinlenip eğlendikleri yer çok güzel olanlar, cennet halkıdır.

25-Gün olur, gök, bulutlarla yarılır ve melekler art arda indirilir.

26-O gün gerçek mülk ve yönetim Rahman’ındır. Ve o, kâfirler için çok zorlu bir gündür. 

27-O gün zalim, ellerini ısırarak diyecek ki: “Ne olurdu, resulle birlikte bir yol tutsaydım.”

28-“Ah, ne olurdu, falancayı dost edinmeseydim.”

29-“Zikir bana geldikten sonra, o saptırdı beni ondan. Şeytan, insan için bir rezil edicidir.”

30-Resul de şöyle der: “Ey Rabbim, benim toplumum, bu Kur’an’ı terk edilmiş/dışlanmış halde tuttular.”

31-Biz böylece her peygambere, günahkârlardan bir şeytan musallat ettik. Kılavuz ve yardımcı olarak Rabbin yeter.

32-İnkâr edenler dediler ki: “Kur’an ona toptan, bir kerede indirilseydi ya!” Biz böyle yaptık ki, onunla senin kalbini dayanıklı kılalım. Biz onu parça parça/ayet ayet okuduk.

33-Onlar sana bir mesel getirdikçe, biz sana hakkı ve en güzel yorumu getiririz.

34- O yüzleri üstü cehenneme sevk edilecek olanlar, mekân bakımından en şerli, yol bakımından en sapık kişilerdir.

35- Andolsun ki, biz Mûsa’ya Kitap’ı verdik. Kardeşi Hârun’u da onun yanında vezir yaptık.

36- Ardından şöyle dedik: “Ayetlerimizi yalanlayan topluluğa gidin.” Biraz sonra da o topluluğu yerle bir ettik.

37-Ve Nûh kavmi… Resulleri yalanladıklarında hepsini boğup, insanlara bir ibret yaptık. Zalimler için acıklı bir azap hazırladık.

38- Âd’ı, Semûd’u, Res halkını ve bunlar arasında birçok nesilleri yere batırdık. 

39- Bunların her birine türlü türlü örnekler verdik. Ve bunların hepsini perişan edip batırdık.

40- Yemin olsun, onlar o kötülük yağmuruna tutulan kente vardılar. Peki onu görmüyorlar mıydı? Hayır, onlar dirilip hesap vermeyi ummuyorlardı.

41- Seni gördüklerinde, şu şekilde alaya almaktan başka şey yapamazlar: “Allah’ın resul olarak gönderdiği şu mu?”

42- “Eğer biz kendilerine bağlılıkta sabırlı olmasaydık, bu bizi ilahlarımızdan saptıracaktı.” Azabı gördüklerinde, yolca kimin daha sapık olduğunu bilecekler.

43- İğreti arzusunu ilah edinen kişiyi gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın?

44- Yoksa sen bunların çoğunun işittiğini, akledip düşündüğünü mü sanıyorsun! Onlar hayvanlar gibidirler, hatta yolca hayvanlardan da şaşkındırlar.

45- Görmedin mi Rabbini, nasıl uzatmıştır gölgeyi. Eğer dileseydi, onu elbette hareketsiz kılardı. Sonra nasıl güneşi ona delil yapmışız!

46- Sonra nasıl tutup onu ağır ağır kendimize çekmişiz.

47- O’dur sizin için geceyi elbise, uykuyu dinlence yapan. Gündüzü, dağılıp yayılma zamanı yapan da O’dur.

48- O gönderdi rüzgârı bir müjdeci olarak rahmetinin önünden. Biz indirdik gökten tertemiz bir su,

49- Ki onunla ölü bir beldeyi diriltelim ve onunla, yarattıklarımızdan bir takım hayvanları ve birçok insanları suvaralım. 

50- Andolsun, onu aralarında çeşitli biçimlerde ifade ettik ki öğüt alabilsinler. Ama insanların çoğu nankörlükte ısrar etmektedir.

51- Eğer dileseydik her kente bir uyarıcı gönderirdik.

52- Artık inkârcılara boyun eğme, onlara karşı Kur’an’la zorlu bir cihat aç.

53- İki denizi birbiri üstüne salan O’dur. Bu, tatlı ve yürek ferahlatıcı; şu, tuzlu ve acı. Ve ikisinin arasına bir berzah, geçişi engelleyen bir perde koymuştur.

54- Sudan bir insan yaratıp, onu nesep ve sıhriyet akrabalıkları halinde oluşturan O’dur. Rabbin çok güçlüdür.

55- Allah’ı bırakıp da kendilerine yarar sağlamayacak, zarar da veremeyecek şeylere ibadet/kulluk ediyorlar. İnkârcı, Rabbi aleyhine başkalarına arka çıkar.

56- Biz seni sadece müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.

57- De ki: “Onun karşılığında sizden bir ücret istemiyorum, ancak Rabbine varmak için bir yol tutmayı dileyenler istiyorum.”

58- O hiç ölmeyecek diriye, o Hayy olana dayanıp güven, onu överek tespih et. Kullarının günahlarından onun haberdar olması yeter.

59- Gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri altı günde yaratıp sonra arş üzerinde egemenlik kuran O’dur. Rahman’dır O. Haberdar olana sor onu.

60- Onlara, “Rahman’a secde edin” dendiğinde şöyle derler.: “Rahman’da neymiş? Senin secde ettiğin şeye secde eder miyiz hiç?” Ve bu söz onların nefretini artırdı.

61- Şanı yücedir o kudretin ki; gökte burçlar yarattı, orada bir kandil ve ışık yansıtıcı bir ay oluşturdu.

62- Geceyle gündüzü, öğüt almak isteyenlerle şükretmek isteyenler için, birbirini izler hale getiren O’dur.

63- Rahman’ın kulları, yeryüzünde böbürlenmeden/rahatsız etmeden yürüyen kişilerdir. Cahiller onlara hitap edince, “selam” derler. 

64- Geceleri, Rableri huzurunda secde ederek, ayakta durarak geçirirler.

65- Ve şöyle yakarırlar: “Rabbimiz, cehennem azabını bizden uzak tut. Doğrusu, onun azabı inatçı ve yapışkandır.”

66- Ne kötü bir durak yeridir o, ne kötü bir dinlenme yeri!

67- Onlar harcadıkları zaman ne savurganlığa saparlar ne de cimrilik ederler. O ikisi arasında bir dengedir.

68- Onlar Allah’ın yanında başka bir ilaha yakarmazlar/davet etmezler. Allah’ın saygıya layık kıldığı canı haksız yere almazlar. Zina etmezler. Bunları yapan cezaya çarpılır. 

69- Kıyamet günü azap kendisi için kat kat artırılır da hor ve ezik halde onun içinde sürekli kalır.

70- Tövbe ederek inanan ve barışa yönelik iyi bir iş yapan müstesna. Allah, böylelerinin kötülüklerini güzelliğe dönüştürür. Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.

71- Kim tövbe edip barışa yönelik iş yaparsa, hiç kuşkusuz tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.

72- Onlar yalana tanıklık etmezler/yalan söze kulak vermezler. Boş lakırdıya rastladıklarında soylu bir tavırla geçip giderler.

73- Rablerinin ayetleri kendilerine hatırlatıldığında, kör ve sağırlar gibi onlar üzerine kapanmazlar.

74- Onlar şöyle yakarırlar: “Rabbimiz, eşlerimizden ve çocuklarımızdan bize göz aydınlığı bağışla. Bizi takvaya sarılanlara önder kıl.”

75-İşte bunlar, sabretmiş olmalarına karşılık yüksek konaklarla ödüllendirilirler. Ve o konaklarda sağlık dileğiyle ve selamla karşılanırlar. 

76- Orada sürekli kalacaklardır. Ne güzel konak yeri, ne güzel dinlenme yeri!

77- De ki: “Duanız/davetiniz yoksa, Rabbim sizi ne yapsın! Yalanladınız; bu yüzden azap kaçınılmaz olacaktır.

 

Paylaşım:

Ayetler(1-3): Doğruyla yanlışı ayıran Furkan’ı (Kur’an), bütün yaratılmışlara uyarı olmak üzere, kulu Muhammed’e O indirmiştir. Görülüyor ki Kur’an sadece yedinci asır Arap toplumuna hitap etmez. Zaman üstüdür ve evrenseldir. Dünyada yaşam bulan beşeri varlıklara, Adem hikâyesi ile bir hedef gösterilmiştir. Yani ruhsal tekâmül söz konusudur. Ahkaf suresi; ayetler(29,30,31), ve Zariyat suresi (ayet-56) ise cin toplumu ile ilgili olup aynı çerçevede düşünülebilir.  

   Yaratılışı gerçekleştiren güç, yaratılmışın sahibidir. Çocuk edinmemiştir sözü İncil bağımlılarının inancındaki bir yanlışlığa göndermedir. Yaratılmışa bakıldığında fark edilebilen mükemmellik istisnai bir planlama ve sonuçlandırmayı işaret etmez mi?

    O tek ilahtır. O’nun yüce planı içindeki bir başka özellik ise ”kabirden çıkarıp, hesap sorma” olarak anlatılıyor. Kabirden çıkartma olayının, ruhsal diriliş olarak anlaşılması gerekli diye düşünürüm.  Sadece diriler ne yaptıklarının farkına varabildikleri için; ancak onlara hesap sorulması ise ilahi adaletin yüceliğini göstermez mi?  

 

Ayetler(4-19): Bu ayetler Muhammed döneminde ve gelecekte Kur’an’ı inkâr edenlerin cezalandırılmaları ve sürekli korunanların ise sonsuzluk cenneti ile ödüllendirileceği hakkındadır. “Sonsuzluk cenneti” kavramını tekâmülün çok ileri safhalarına ulaşıp madde ile denenmeleri belki de tamamlamış olan varlıkların ödülü olarak düşünmek isterim. Son ayetlere göre, Allah’tan başka ilah kabul edilenler; yoldan sapmış toplumların bu davranışında Allah tarafından bolca nimetlendirilmelerini ana sebep olarak gördükleri ifadesi, dikkatimizi çekiyor. Dünya okulunda yaşam için madde gereklidir. Fakat madde ile fazlaca uğraşmak herhalde manayı gözden kaçırmamıza sebep oluyor. Ancak biliyoruz ki beşer hem varlıkla hem de yoklukla denenir; Enfal suresi, ayet(28) gibi. 

 

Ayetler(20-26): Elçiler dünya okulunda bir beşer bedeni içinde görev yapmışlardır. Farklı bir durum olsa, beşer onları ilah olarak kabul ederdi. Beşeri bedendeki bir kişinin tebliği yapması bazı kişilerce kabul edilmeyebilir ki bu halleri onların sınavıdır. Beşer meleklerin inmesini arzu edebilir. Böylece melekleri gözleri ile görecek ve inanacaktır. Ancak plan öyle yapılmamış. Meleklerin dünyaya gelmesi ancak özel bir görev icabı olabilir ki böyle bir durum son ayette çizilen resimle anlatılmış. Onların birbiri ardından dünyaya gelmesi çok özel bir duruma işaret eder. Böyle bir hal mülkün gerçek sahibini işaret eder ki beşer bu gerçeği normal şartlarda maalesef farkına varmaz veya kabul edemez.

 

Ayetler(27-30): Resul’ün tebliğini dinlemeyenlerin durumu anlatılmış. Kişi başkalarının etkisinde kalarak yanlış yola sapabilir ki o başkası o kişinin şeytanıdır. Bu kişiler aklını çalıştırmayanlardır.

   Ayet(30) da ise Muhammed’in sitemi anlatılmış. Sitem hem o gün için hem de geleceğe yöneliktir. Günümüzde durum farklı mı? Kişi vakte bağlı ritüelleri yerine getirse de, devamlı Kur’an okusa da Kur’an’ı terk etmiş olabilir. Önemli olan kişinin yaşam tarzıdır. 

 

Ayetler(31-42): Ayetler farklı toplumlara gönderilen görevlilerin, görevlerini yapmalarını engellemeye çalışanların, Biz boyutu tarafından organize edildiğini anlatıyor. Bu görünüş elçilerin denenmesi ve daha zorlu görevlere hazırlanması olarak düşünülebilir. Ayrıca mesajı inkâr edenlerin henüz mesajı kabul edecek tekâmüle ulaşmadıkları da bir gerçektir.

 

Ayetler(43-44): Asırlar boyunca çeşitli toplumlarda güç sahipleri beşeri arzularına göre ilah oluşturmuşlar. Bu ilahların içinde kendileri de olabilir. Günümüzde de bunun örneklerini görmek mümkündür. Bu kişilere karşı o gün Muhammed’in, günümüzde ise gerçekleri görenlerin yapabilecekleri bir şey yoktur. Onları kendileri ile baş başa bırakmak doğrusudur. Ayetler, Muhammed’e hitap ederek, inkârcıların düşünüp, aklını çalıştırarak bir sonuca ulaştığını sanmamasını öneriyorlar. Onlar gerçeklerin farkına varamazlar, çünkü şaşkındırlar. Yaptıklarının farkında bile değildirler. Burada çizilen resim, o kişilerin henüz Kur’an’ın mesajını duyup, düşünmeye başlamaları için gerekli ruhsal tekâmüle erişmediklerini gösterir. Ancak süreç içinde, Kuran’ın mesajı üzerinde düşünmeye başlayacakları dönem gelecektir. 

 

Ayetler(45-49): Görebildiğimiz, düşünebildiğimiz her şey O’nun tahayyülünden oluşmuştur. Yaratılmışın sadece bir zerresi olabilecek olan Dünya da, güneş hem aydınlatır hem de gölgeye sebep olur. Beşeri gözlem limitimizle dünya döndükçe gölge değişir ve güneş batınca gölge de kaybolur, fakat güneş vardır. Bu mikro örnekten evrensele geçersek, acaba tüm yaratılmış O’nun gölgesi olmasın? Çünkü tüm yaratılmış değişebilir hatta yok olabilirken geride sadece tek gerçek kalır; O.

   Gece, dünyadaki canlıların uykuda dinlenip, yenilenmesine yardımcı olurken örtü vazifesi de görebilir. Umulur ki yanlış amaçla kullanılmasın. Dünyamızda canlı yaşamın devamı için suya gerek vardır. Bu amaçla suyun her yöreye taşınması gerekir. Bu iş bulutlar vasıtasıyla olur. Bulut oluşumu ve bulutların dünya üzerinde taşınması rüzgârlar sayesindedir. Bu olaylar beşeri anlamda meteorolojik olaylardır. Fakat planlama ve uygulama var. Sonuçta ölü bir toprak yağan yağmurla(rahmet) dirilir. Aslında bu anlatılan doğa olayını beşerin ruhsal dirilişine işaret eden bir metafor gibi düşünebiliriz.

 

Ayetler(50-52): Bu bölüm bir önceki bölümdeki su konusuna göndermedir. Su çeşitli fiziksel formlarda bulunur; buz, su, buhar gibi. Hayat da verir zarar da. Bunları düşünenler ancak öğüt alabilirler. Kelimeler ve fiillerden öğüt almayan inkârcılara karşı Muhammed’in, Kur’an’la zorlu bir mücadele sergilemesi isteniyor. Burada konu edilen cihat ilimle yapılandır, kan dökme içermez.

 

Ayetler(53-57): Tatlı ve tuzlu iki deniz suyunun birbirine karışmaması yüzey gerilim farkından olabilir. Benzer durum ülkemizde sahil bölgelerinde görülebilir. Denize yakın kuyulardan çıkan su deniz suyu değildir. Ancak yağmur yeterli olmazsa karadaki su beslenemezse deniz suyu o zaman karada ilerlemeye başlar ve kuyulardaki su artık tuzlanmaya başlar.

   Beşerin sudan yaratılması fikri aslında evrim konusuna işaret eder. Su yoksa, dünya okulunda hayat olmaz. Ancak başka okullarda farklı yaşam formları için suya gerek olmayabilir. Yaratılan beşer için akrabalıklar oluşturulması özünde sevgi çemberini genişletmeye yöneliktir.

   İnkârcıların davranışı aslında hem Rabbine(eğiticisine) hem de kendi özüne ihanettir. Pek çok ayette tekrar edildiği gibi, Muhammed’in görevi beşeri öncelikle uyarmadır ve inananlara ise ödülleri konusunda müjde vermektir.

 

Ayetler(58-62): Tek “Hayy” (diri olan) O’dur. Tek var eden de O’dur. O’nun arzusuna göre yaratma işlemi Biz görevlileri tarafından yapılagelmiştir. Bu arada Zühruf suresi (ayet 45) Rahman’ın, secde edilmek için, Biz tarafından yaratıldığını görüyoruz. Diğer taraftan bu ayet ve çeşitli secde ayetleri incelendiğinde her varlığın secdesinin farklı olduğunu görürüz.  

 

Ayetler(63-77): Bu ayetler topluca Rahman’ın kullarını tanımlamaktadır. Bu kişilerin, bilgi sahibi olduktan sonra eğer Kur’an’ın yasaklarına uymazlarsa, artan bir cezaya saptırılacakları anlatılıyor. Fakat tövbe edip barışa yönelik iş yapanların affedilmesi de söz konusu. Rahman’ın kulları olan kişiler, kendilerine “Rablerinin sözleri hatırlatıldığında”, dinlerler ve “…bizi takvaya sarılanlara önder kıl.” Diye dua ederlermiş. Demek ki Rahman’ın kulları önceden bilgi sahibidirler. Takvaya sarılanlar Kur’an’ın özellikle arzu ettiği davranışı sergileyenlerdir. Rahman’ın kullarının onlara önderlik yapma arzusu muhtemelen tekâmül derecelerinin farklı oluşuna işaret ediyor diye düşünebiliriz. Rahman’ın kullarının ödülü olan boyutların onlar için bir dinlenme yeri olması, her boyutta ruhsal gelişimin devam edeceği demek değil midir?

FÂTIR  SURESİ

 

  1. Hamd, Fâtır olan Allah’adır; gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan O’dur. Yaratılışta/yaratılmışlarda dilediğini artırır O.

  2. Allah’ın insanlar için açıp yaydığı rahmeti hiç kimse tutup kısamaz. O’nun tutup kısalttığını ise O’ndan sonra salıp açacak yoktur. Azîz’dir O, HakÎm’dir.

  3. Ey insanlar, Allah’ın üzerinizdeki nimetini anın. Allah’tan başka yaratıcı mı var? Sizi gökten ve yerden rızıklandırır. O’ndan başka ilah yoktur. Hal böyle iken nasıl oluyor da yüz geri çevriliyorsunuz?

  4. Eğer seni yalanlıyorlarsa, senden önceki resuller de yalanlanmıştır. Bütün işler ve oluşlar Allah’a döndürülür.

  5. Ey insanlar, Allah’ın vaadi haktır. O halde iğreti dünya hayatı sizi aldatmasın. O aldatıcı, o çok gururlu, sizi Allah ile aldatmasın.

  6. Şu bir gerçek ki, şeytan sizin için bir düşmandır. O halde siz de onu düşman tutun. Hiç kuşkusuz, o kendi hizbini cehennem yaranından olmaları için çağırır durur.

  7. Küfre sapanlar için şiddetli bir azap vardır. İman edip barışa yönelik ameller işleyenlere gelince onlar için bir bağışlanma ve büyük bir ödül olacaktır.

  8. Ya o kişi? Yaptıklarının kötülüğü kendisine allanıp pullanmış da onu güzel görüvermiş. Doğrusu şu: Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğruya ve güzele kılavuzlar. O halde canın onlar için üzüntülere dalmasın.

  9. Allah odur ki, rüzgârları gönderdi. Rüzgârlar bir bulut kaldırır. Derken onu ölü bir beldeye sevk ettik de ölümünden sonra toprağa onunla hayat verdik. İşte ölümden sonra dirilme de böyledir.

  10. Onur ve yücelik isteyen bilsin ki, onur ve yüceliğin tümü Allah’ındır. Temiz ve güzel kelime O’na yükselir; barışa yönelik amel de o kelimeyi yüceltir. Kötülükleri kuranlara/kötülükleri tuzak yapanlara gelince, onlar için şiddetli bir azap vardır. Ve böylelerinin tuzağı tarumar olur.

  11. Allah sizi bir topraktan, sonra bir spermden yarattı. O’nun ilmi dışında bir dişi ne hamile kalır ne de doğurur. Yaşayan bir varlığa daha çok ömür verilmesi de onun ömründen biraz kısaltılması da mutlaka bir kitapta yazılıdır. Bu, Allah için gerçekten çok kolaydır. 

  12. İki deniz birbirine eşit olmaz. Bu tatlıdır, susuzluğu giderir, içimi hoş ve rahattır; şu tuzludur, acıdır. Ama hepsinden de taze et yersiniz; giyip takınacağınız bir süs çıkarırsınız. Allah’ın lütfundan nasip aramanız ve şükredebilmeniz için, gemilerin denizi yara yara gittiğini görürsün.

  13. Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar. Güneş’i ve Ay’ı buyruk altına almıştır. Her biri belirlenen bir süreye kadar akıp gidiyor. İşte Rabbiniz Allah bu, mülk ve yönetim O’nundur. O’nun dışında yakardıklarınız ise bir çekirdek zarına bile hükmedemezler.

  14. Onlara çağırsanız, çağrınızı duymazlar. Duysalar da size cevap veremezler. Kıyamet günü de sizin onları ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Hiç kimse sana, Habîr olan Allah’ın verdiği gibi haber veremez.

  15. Ey insanlar, siz Allah’a yönelmiş yoksullarsınız. Allah ise mutlak Ganî mutlak Hamîd’ dir.

  16. Dilerse sizi yok eder, yepyeni bir halk getirir.

  17. Ve bu, Allah’a hiç de güç gelmez.

  18. Hiçbir günahkâr, bir başkasının günahını yüklenmez. Yükü ağır gelen, onu taşımaya çağırsa bile, kendisinden hiçbir şey yüklenilmez. Akraba bile olsa… Sen ancak Rablerinden için için korkanları ve namaz kılanları uyarırsın. Arınıp temizlenen, kendi benliği için arınıp temizlenir. Dönüş Allah’adır.

  19. Körle, gören bir olmaz.

  20. Karanlıklarla ışık da bir olmaz.

  21. Gölge ile sıcaklık da aynı değildir.

  22. Diriler de eşit olmaz, ölüler de. Allah dilediğine işittirir. Ama sen, kabirlerdekilere işittiremezsin.

  23. Sen sadece bir uyarıcısın.

  24. Şu bir gerçek ki, biz seni hak ile bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki, içinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun.

  25. Seni yalanlıyorlarsa, onlardan önekiler de yalanlamıştı. Resulleri onlara açık seçik mesajlar, sayfalar ve aydınlatıcı kitaplar getirmişlerdi.

  26. Sonra ben, inkâr edenleri yakaladım. Ama nasıl oldu benim azabım?!

  27. Görmedin mi, Allah gökten bir su indirdi. Onunla, renkleri çeşit çeşit meyvalar çıkardık. Dağlardan da yollar var; beyaz, kırmızı, değişik renklerde. Ve simsiyah yollar da var. 

  28. Aynı şekilde; insanlardan, davarlardan da muhtelif renklerde olanlar var. Kulları içinde Allah’tan ancak bilginler ürperir. Allah Azîz’dir, Gafûr’dur.

  29. Allah’ın Kitabı’nı okuyanlar, namaz kılanlar, kendilerine sunduğumuz rızıklardan gizli ve açık infâk edenler, asla batmayacak bir ticaret umabilirler.

  30. Çünkü Allah onlara ücretlerini tam ödeyecek, lütfundan onlara artırma da yapacaktır. Gafûr’dur O, çok affeder; Şekûr’dur, şükredenlere mutlaka karşılık verir.

  31. Kitap’tan sana vahyettiğimiz, kendinden öncekini tasdikleyici hakkın ta kendisidir. Allah, kullarından tam haberdardır, onları iyice görmektedir.

  32. Sonra, kullarımız arasından seçtiklerimizi Kitap’a mirasçı kıldık. İçlerinden öz nefsine zulmeden var. Orta yolda gideni var. Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçeni var. İşte bu, büyük lütfun ta kendisidir.

  33. Adn cennetlerine girerler onlar, orada altından bilezikler ve inci takınırlar. Orada giysileri ise ipektir.

  34. Şöyle derler: Hamd olsun, üzüntüyü bizden gideren Allah’a. Rabbimiz mutlak Gafûr, mutlak Şekûr’dur.

  35. Lütfuyla bizi durulacak yurda kondurdu. Orada bize hiçbir yorgunluk dokunmaz. Orada bize hiçbir usanç da dokunmaz.

  36. İnkâr edenlere de cehennem ateşi var. Ne haklarında hüküm verilir ki ölsünler ne de azapları hafifletilir. İşte böyle cezalandırırız tüm nankörleri biz.

  37. Feryat edip dururlar orada: “Rabbimiz, çıkar bizi de önceden yaptığımızdan başka şey yapalım. Barışa yönelik iyi bir iş yapalım.” Sizi biz, öğüt alanın öğüt alacağı bir süre ömürlendirmedik mi? Uyarıcı da geldi size. Hadi tadın bakalım azabı! Zalimler için hiçbir yardımcı yok artık.

  38. Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. O, göğüslerin özündekini de çok iyi bilir.

  39. Sizi yeryüzünde halifeler yapan O’dur. Nankörlük edenin nankörlüğü kendi aleyhinedir. Kâfirlerin küfrü, Rableri katında öfkeden başka bir şey artırmaz. Kâfirlerin küfrü hüsran ve yıkıntıdan başka bir şey artırmaz.

  40. De ki: “Allah’ı bırakıp da yakardığınız şu ortaklarınızı gördünüz mü? Gösterin bana topraktan neyi yarattı onlar!” Yoksa göklerde bir ortaklıkları mı var? Yoksa onlara bir kitap verdik de kendileri o kitaptan bir kanıt üzerinde midirler? Hayır, zalimler birbirlerine aldanıştan/aldatıştan başka hiçbir şey vaat etmezler.

  41. Allah, gökleri ve yeri, yok olup gitmesinler diye tutuyor. Andolsun eğer çöküp giderlerse, O’ndan başka hiç kimse onları tutamaz. HalÎm’dir O, Gafûr’dur.

  42. Yeminlerinin tüm gücüyle Allah’a ant içmişlerdir ki, eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse, ümmetlerin herhangi birinden çok daha doğru bir gidiş üzere olacaklar. Fakat uyarıcı onlara gelince, bu onlara nefretle kaçıştan başka bir katkı sağlamadı.

  43. Yeryüzünde kibirlendi ve kötülük tezgâhladılar. Oysaki tezgâhlanan kötülük, sahibinden başkasını kuşatmaz. Öncekilerin başına gelenlerden başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın yol ve yasasında değişme asla bulamazsın. Allah’ın yol ve yasasında döneklik de bulamazsın.

  44. Yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmediler mi? Onlar, kuvvet bakımından bunlardan daha zorluydular. Ne göklerde ne de yerde Allah’ı âciz bırakacak hiçbir şey yoktur. Alîm’dir O, Kadîr’dir.

  45. Eğer Allah, insanları, kazandıkları yüzünden hesaba çekseydi, yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. Ne var ki, onları belirli bir süreye kadar, ecelleri gelinceye kadar erteliyor. Allah, kullarını iyice görmektedir.

 

Paylaşım

 

Ayetler(1-3): Yokluktan varlığa geçişi sağlayan ve varlık aleminde, gökleri, yeri ve hatta o dönem Arap kabilelerinin, bazılarına taptığı meleklerin farklı güçlere sahip olarak yaratılmasına yol veren Allah’ın gücü her şeye yeter. Allah’ın beşere yardımı sorgulanamaz, müdahale edilemez. Meşru olmayan maddi zenginlik ayrı olmak üzere, yardım maddi de olabilir, manevi de. Çünkü beşer hem varlıkla denenir hem de yoklukla. Dünya okulunda yaşam şansı verilen beşer hem yerden hem de gökten nimetlendirilir. Fakat beşer acaba bunun farkında mıdır? Genellikle cevap olumsuzdur. Beşer her şeyi kendisinin başardığını sanır.

 

Ayetler(4-6): İlk ayette Muhammed teselli ediliyor. Allah’ın verdiği söz olan, biyolojik ölüm sonrası, ahiret gerçektir. Dünya nimetleri, dünya toprağından yapılmış bedenimizi mutlu eder ve fakat geçicidir. O kibirli şeytan ise dünya okuluna eğitim için gelen beşeri Hak yolundan saptırmaya uğraşır. Aslında şeytan nefsimizin kendisidir. Beşer melek değildir, nefis sahibidir. Nefis beşerin tekâmülü için gereklidir. Nefsimizi kontrol edebilmeliyiz.

 

Ayetler(7-8): Gerçeği inkâr edenlere azap varken, inanıp barışa yönelik iş yapanlar için önceki yanlışlarının affedilmesi ve ayrıca bir ödül varmış. Ödülün ahiret hayatına yönelik olduğunu düşünürüm. 

   Yanlış yapanlar niçin yanlış yaparlar? Kişisel yararı için veya yaptığı kendisine güzel göründüğünden. Özellikle son durum başka bir ayette (Kur’an, İsra suresi-16) ifadesini bulmuş.

 

Ayetler(9-11): Bu ayetler kısaca, inananlara ve inanmayanlara, Allah’ın neler yapabildiklerinden örneklerdir. Bulutun oluşup kurak bir bölgeye rüzgârla taşınması ve orada yağış bırakması ile ölü görünen toprak canlanır. Yağmur Allah’ın rahmeti olarak bilinir ki ruhsal bakımdan uyuyan beşerin uyanması da Allah’ın rahmeti ile olacaktır.

   Beşer toplum içinde itibar görmek için onur ve yücelik ister. Çünkü nefis sahibidir. Ancak bilmez ki, onur ve yücelik sadece Allah’a özgüdür. Geçerli olan O’nun katında yücelebilmektir. Bunun için güzel kelime sahibi olmak ve güzel iş yapmak esastır. Sadece ritüellerle bir yere varılmaz.

   Beşerin yaratılışında ilk olarak topraktan bir imalat var görünse de, biyolojik yolla devamlılık sağlanmıştır.  Fakat kim, kimden doğacak bir plana göre yürür. Her canlı için düzenlenmiş bir hayat planı ve ona uyumlu bir ömür vardır. Bu ömürde uzatma veya kısaltma ancak O’nun izni ile olur. Böyle bir işlem de yine kişinin hayat planında yapılan değişikliğe göre gerçekleşir diye düşünebiliriz.  

 

Ayetler(13-14): Gece ve gündüzün oluşması yerkürenin kendi etrafında dönmesi sonucudur. Gece dinlenme, gündüz ise çalışıp, üretme zamanıdır. Küre şeklindeki dünyamızın dönmesi, kutuplarda zor olsa da, her bölgesinin canlı yaşama uygun olmasını sağlar. Gündüzleri güneş aydınlatırken, ay geceleri az da olsa aydınlanma sağlar. Ayın dünya etrafındaki dönüşü ise ay takviminin günlük hayatta kullanılmasına olanak vermiştir. Ayın hareketi zaten biliniyor. Güneşin sabit olmadığı onun da hareket ettiği bilgisi, Kur’an’ın tebliğ edildiği yedinci asır bilimine aykırıdır. Fakat günümüz Astronomi bilimi tüm kâinatın hareket ettiğini bildirmektedir. Bu gerçeklik,Kur’an’ın mucizelerinden sadece bir tanesidir. Özünde tüm doğa olayları belli kanunlara göre oluşur ve tamamının sahibi Allah’tır. Mülk ve yönetim sadece O’nundur. Yani kâinatın oluşumu da, işleyişi de O’nun ilmi ile mümkündür.

 

Ayetler(15-22): Yaratılmış mutlak olarak Allah’a muhtaç iken, Yaratan’ın ihtiyacı yoktur. Bütün övgüler O’na aittir. Yaratan, yok etme gücüne de sahiptir. Sadece arzu etmesi yeterlidir. Dünya okulunda her birey kendi yaptıklarından sorumludur. Karşılığı ödül de olabilir, ceza da. Ancak ikisi de yine varlığım eğitimi için kullanılan vasıtalardır. Kur’an, Muhammed’e hitap ederek sadece Rablerinden korkan ve namaz kılanları (Yaratan’ı ananları) uyarabileceğini anlatıyor.  Yaratan’ın planı, tekâmül ederek beşerin Allah’a dönüşüdür. Dönüşün fiziksel değil ruhsal olduğunu düşünmeliyiz. Ancak bu dönüş yoluna girmek ve yol alabilmek için ruhsal arınma ön şarttır. 

   İkilem dünyamızda ışıkla, karanlık ve körle gören aynı değildir. Bu söylenenler dünyasal bir tespit ve aynı zamanda birer metafordur. Kısaca ışık aydınlanma ve görmek ise farkındalık olarak düşünülebilir. Son ayet ise muhteşem. Ruhsal tekâmül sonucu bazı benlikler diri iken değerleri ölüdür. Burada dirilik, ruhsal farkındalık anlamında kullanılmış. Dolayısıyla kabirlerindeki varlıklar, yani henüz ruhsal uyanma safhasına girememiş olanların Kur’an’ın mesajını anlamaları mümkün değildir. Onlar da kıyam ettiklerinde yani diriliş başlayınca mesajı anlamaya başlayacaklardır. Ayette dirilerin de ve ölülerin de eşit olmadığı söyleniyor ki bu tespit, beşerin ruhsal tekâmülünün hangi safhasında olduğu ile ilgilidir.

 

Ayetler(23-30): Muhammed, bir uyarıcı ve bir müjdeci (inananlara) olarak gerçekle (Kur’an mesajı) gönderilmiş. Anlaşılıyor ki dünyada uyarıcı gönderilmemiş hiçbir toplum yok. Toplumu Muhammed’i yalanlamış. Daha önceki dönemlerde gönderilmiş uyarıcıları da toplumları yalanlamış. Ancak o toplumlar cezalandırılmışlar.

   Allah’ın gökten indirdiği suyla, dünyada, Biz görevlileri çeşitli meyvalar çıkartmış. Jeolojik yapısına bağlı olarak dağlardan açılan yollar çeşitli renklerdedir. Benzer şekilde insanlar, hayvanlar ve bitkilerden çeşitli renklerde olanlar vardır. Bu örneklerle yaratılıştaki çeşitlilik vurgulanmış. Bu çeşitliliği fark eden bilginler sadece, yaratılıştaki mükemmelliği ve ululuğu görerek ürperirler. Aklı olmayan Allah’ı tanıyamaz derler. Burada tanımak ancak olsa olsa birazcık hissedebilmek anlamında alınmalıdır. Allah’ın Kitabı’nı okuyanlar, namaz kılanlar (O’nu ananlar), ve O’nun izniyle Biz tarafından sunulan rızıktan paylaşanlar doğru yoldadırlar. Allah’ın Kitabı, özünde tüm yaratılmış olup, resullerin ilettiği mesajlar ve döneme uygun mesajların kendinden indirildiği Ana Kitap da bu tanımın içinde diye düşünebiliriz. O’nun izniyle Biz tarafından sunulan rızık, hem maddi hem de manevi olabilir.

 

Ayetler(31-36): Muhammed’e vahyedilenler Kitap’tanmış. Sözü edilen Kitap, Ana Kitap olarak düşünülebilir. O yüzden Kur’an ayetleri daha önce verilenleri (Tevrat, İncil gibi) doğrulayan bir gerçektir. Kullar arasından seçilen bazı kişiler Kitap’ın mirasçıları olarak, Biz tarafından görevlendirilmiş. Bu görevlendirilmenin geçmişten gelip geleceğe uzanacağı söylenebilir. Bu görevlilerden bazıları görevlerini yapamıyorken bazıları orta yolu izlermiş. Orta yolun madde ile mananın dengesini bulma anlamında kullanılmış olması mümkündür. Diğer taraftan bu görevlilerden bazıları ise Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçermiş. Hayır yapmak hizmetin tam da kendisidir. Bu varlıkların, dünya hayatında kendilerinden üzüntünün uzak tutulacağı ve biyolojik ölüm sonrasında ise onların ödülü Adn cenneti imiş.

 

Ayetler(38-40): Gayb beşer tarafından bilinemez. Bütün serüven O’nun arzusu uyarınca oluşan, plana göre yürür. Serüven içinde sonsuzlukların gaybı vardır. Bunun yanında beşerin ne düşündüğünün bilinmesi hiç mertebesindedir. Düşüncelerimiz kayıt altında olduğu için, düşüncelerimizi kontrol edebilmemiz doğru olur. Düşüncelerimizi düzeltmeden arınmak, dolayısıyla ruhsal tekâmül mümkün olmaz. İnsanın yeryüzünde halife olması zaten Adem hikayesinde öngörülmüştür. Ancak halife olmak sorumluluklar da yükler. Gerçeği inkâr etmenin sonu hüzündür. Fakat bu da tekâmül gereğidir.

 

Ayetler(41-45): Madde kâinatında her zerrenin uyması gereken kurallar vardır ki bu gerçek, Fussilet suresi ayet 12; “…her göğe kendi iş ve oluşunu vahyetti. …” ile anlatılır. Muhammed’in Kur’an’ı tebliğ ettiği toplum; “bir uyarıcı gelirse ona uyacaklarına” söz vermelerine rağmen, uyarıcı geldiğinde onu reddetmişler. Dahası çeşitli kötülükleri tezgâhlamışlar. Bilmedikleri gerçek; tezgâhlanan her kötülüğün tezgâhlayanı vurduğudur ki bu olay o günde geçerlidir, günümüzde de. Yeryüzü, gerçeklere gözünü kapayanların acı sonları ile doludur. 

   Son ayet doğrudan insana hitap ediyor. İnsan belli bir seviyeye kadar uyanmış bir varlıktır. Gerçekleri inkâr etmesi ve davranışlarındaki yanlışlar yüzünden yok edilmeleri gerekirken plandaki ömür süresinin sonuna kadar izin verilmiş. Demek ki ceza ahirette. Demek ki her birey yaptıkları yanlışların cezasını görecektir. Ayette, “yerkürede canlı bırakılmayacağı” ifadesi çeşitli yorumcularca yerküredeki her canlının yok edilme ihtimalinden bahseder. Ancak insanın hatalarına yerküredeki hayvan ve bitkiler yardım etmediğine göre bu değerlendirmeye katılmak mümkün değildir. Ayet sadece insana yöneliktir. 

MERYEM  SURESİ

  1. Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd.

  2. Rabbinin rahmetinin, Zekeriya kuluna anılışıdır bu…

  3. Hani o, Rabbine gizli bir sesle seslenmişti de,

  4. Şöyle demişti: “Rabbim, işte karşındayım. Kemik gevşedi bende. İhtiyarlıktan başım beyaz alevle tutuştu. Sana yakarma konusunda ise Rabbim, hiç bedbaht olmadım.”

  5. “Ben, arkamdan gelecek yakınlarımdan endişe ediyorum. Karımsa kısır. O halde, katından bana bir dost bağışla;

  6. Ki hem bana mirasçı olsun hem de Yakup hanedanına mirasçı olsun. Ve onu hoşnutluğunu kazanmış bir kul eyle, Rabbim.”

  7. Ey Zekeriyya! Biz sana bir oğul müjdeliyoruz; adı Yahya, daha önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık.

  8. Dedi: “Rabbim, benim için oğul nasıl söz konusu olur? Karım doğurganlığını yitirmiştir, bense yaşlılığın en ileri basamağına ulaştım.”

  9. “Bu budur.” Dedi. Rabbin şöyle buyurdu: “Onu yapmak benim için çok kolaydır. Nitekim daha önce de sen hiçbir şey değilken seni yaratmıştım.”

  10. Dedi: “Rabbim, bana bir işaret ver.” Cevap verdi: “İşaretin, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşmamandır.”

  11. Bunun üzerine Zekeriyya, yakarış yerinden ayrılıp halkının karşısına geçti ve onlara, “sabah-akşam tespih edin” diye işaret verdi.

  12. “Ey Yahya Kitap’ı kuvvetle tut.” Biz ona daha sabi iken hikmet verdik.

  13. Katımızdan bir kalp yumuşaklığı, bir temizlik verdik. Korunan biriydi o.

  14. Ana-babasına iyilik eden biriydi;  zorba, isyancı biri değil.

  15. Selâm olsun ona, doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kaldırılacağı gün.

  16. Kitap’ta Meryem’i de an. Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir mekâna çekilmişti.

  17. Onlarla arasına bir perde çekmişti. Biz de ruhumuzu ona göndermiştik de o kendisine sapasağlam bir insan şeklinde görünmüştü.

  18. Meryem demişti. Ben senden, Rahman’a sığınıyorum. Takva sahibi biriysen dikkatli ol.”

  19. Ruh dedi. “Ben, sadece Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir oğlan bağışlamak için buradayım.”

  20. Dedi: “Benim nasıl oğlum olur; bana herhangi bir insan dokunmadı. Ben bir kahpe de değilim.”

  21. Dedi: “İşte böyle! Rabbin buyurdu ki: ‘o benim için çok kolaydır. Böyle olması onu, insanlara bir mucize ve bizden bir rahmet yapmamız içindir. Hükme bağlanmış bir iştir bu.”

  22. Ona gebe kaldı. Ardından da onunla uzak bir mekâna çekildi.

  23. Nihayet doğum sancısı onu, bir hurma ağacının kütüğüne götürdü. “Ah dedi, keşke daha önce ölseydim, keşke unutulup gitseydim.”

  24. Altından ona şöyle seslendi: “Tasalanma, Rabbin senin alt yanında bir su arkı vücuda getirdi.”

  25. “Hurma ağacının kütüğünü kendine doğru salla, üzerine olgun, taze hurma dökülecektir.”

  26. “Artık ye, iç. Gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen şöyle söyle: ‘Ben Rahman için oruç adadım. Onun için bugün, insan cinsinden hiç kimseyle konuşmayacağım.”

  27. Meryem, onu taşıyarak toplumuna getirdi. “Ey Meryem, dediler, şaşılacak bir iş yaptın!”

  28. “Ey Harun’un kız kardeşi! Baban kötü bir adam değildi. Annen de bir kahpe değildi.”

  29. Meryem çocuğa işaret etti. Dediler: “Beşikteki bir sabiyle nasıl konuşuruz?”

  30. Beşikteki sabi dedi: “Ben Allah’ın kuluyum. O bana kitap verdi, beni peygamber yaptı.”

  31. “Beni, bulunduğum her yerde kutsal ve bereketli kıldı. Yaşadığım sürece bana namazı, zekâtı önerdi.”

  32. “Anneme iyilik etmemi önerdi. Beni zorba bir eşkıya yapmadı.”

  33. “Selam bana doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kaldırılacağım gün.”

  34. İşte Meryem oğlu İsa budur! Hakkında kuşku ve çelişmeye düştükleri şeyin doğrusu bu sözdür.

  35. Bir oğul edinmek Allah’a asla yaraşmaz. O’nun şanı yücedir. Bir iş ve oluşa karar verdi mi, ona sadece “ol” der, o hemen oluverir. 

  36. Şüphesiz Allah, benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O halde O’na kulluk/ibadet edin. Dosdoğru yol budur. 

  37. Kendi aralarından çıkan hizipler ihtilafa düştüler. Büyük bir günün tanıklığından ötürü vay o inkârcıların haline!

  38. Bize gelecekleri gün neler işitecekler, neler görecekler. Fakat o zalimler bu gün, açık bir sapıklık içindedirler.

  39. Sen onları, o hasret günü ile ilgili olarak uyar.  Çünkü onlar gaflet içindeyken, iman da etmemişken iş bitirilmiş olacaktır. 

  40. Yeryüzüne ve üzerindekilere biz mirasçı olacağız, biz. Ve bize döndürülecekler.

  41. Kitap’ta İbrahim’i de an. O, özü-sözü doğru bir peygamberdi.

  42. Hani, babasına demişti ki: “Babacığım; işitmeyen, görmeyen, sana hiçbir yarar sağlamayan şeylere niçin kulluk ediyorsun?”

  43. “Babacığım, bana ilimden, sana ulaşmayan bir nasip geldi. O halde bana uy ki, seni düzgün bir yola ileteyim.”

  44. “Babacığım, şeytana kulluk etme. Çünkü şeytan Rahman’a isyan etmişti.” 

  45. “Babacığım, ben sana Rahman’dan bir azap dokunmasından, böylece şeytanın dostu haline gelmenden korkuyorum.”

  46. “Babası dedi: “Sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Ey İbrahim! Eğer bu işe son vermezsen, vallahi seni taşlarım. Uzun bir süre uzak kal benden.”

  47. Dedi: “Selam sana! Senin için Rabbimden af dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı çok lütufkârdır.”

  48. “Sizden de Allah dışındaki yakardıklarınızdan da ayrılıyorum; Rabbime dua edeceğim. Umarım, Rabbime yakarışımla bahtsızlığa düşmem.”

  49. İbrahim, onlardan ve Allah dışında kulluk ettiklerinden uzaklaşınca, ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık ve hepsini peygamber yaptık.

  50. Onlara, rahmetimizden nimetler bağışladık. Ve kendileri için yüksek bir doğruluk dili oluşturduk.

  51. Kitap’ta Musa’yı da an. Çünkü o, içtenlik ve dürüstlüğe erdirilmişti ve o bir resul, bir peygamberdi.

  52. Ona Tûr’un sağ tarafından seslendik. Onu, fısıldaşan kimse kadar yaklaştırdık.

  53. Rahmetimizden ona kardeşi Hârun’u bir peygamber olarak armağan ettik.

  54. Kitap’ta İsmail’i de an. Çünkü o vaadinde sadıktı; bir resuldü, bir peygamberdi.

  55. Ailesine namazı, zekât’ı emrederdi. Rabbi katında hoşnutluk kazanmış bir kişiydi.

  56. Kitap’ta İdris’i de an. Çünkü o, özü-sözü tam uyuşan bir kişiydi, bir peygamberdi.

  57. Onu yüce bir mekâna yükselttik.

  58. İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimet lütfettiği peygamberlerdendir: Âdem’in soyundan, Nûh’la birlikte taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail’in soyundan, kılavuzluk edip seçtiğimiz kimselerden. Kendilerine Rahman’ın ayetleri okunduğunda, ağlayarak secdelere kapanırlardı. 

  59. Ama arkalarından öyle bir nesil geldi ki; namazı yitirdiler, şehvetlere uydular. Bunlar, azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.

  60. Tövbe eden, iman, iman edip barışa yönelik iyi iş yapan müstesna. Bunlar, azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.

  61. Rahman’ın kullarına gaybda vaat ettiği Adn cennetlerin girecekler ve hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmayacaklardır.

  62. Orada boş lakırdı değil, yalnızca “selam” işitirler. Orada kendilerinin sabah, akşam, rızıkları da hazırdır.

  63. Kullarımızdan takva sahibi olanları mirasçı yapacağımız cennet işte budur.  

  64. Biz sadece Rabbinin emrini indiririz/biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzdeki, arkamızdaki ve bunlar arasındaki her şey O’nundur. Rabbin asla unutkan değildir.

  65. Gökleri, yerin ve bunlar arasındaki şeylerin Rabbidir O. O’na kulluk/ibadet et ve O’na ibadette sabırlı ol. O’na adaş olacak birini biliyor musun?

  66. Diyor ki insan: “Öldüğüm zaman diri olarak tekrar çıkarılacak mıyım”

  67. Hatırlamıyor mu insan;  o daha önce hiçbir şey değilken, onu biz yarattık.

  68. Rabbine andolsun ki; onları da şeytanları da mutlaka haşredeceğiz, sonra hepsini diz çökmüş halde cehennemin çevresinde hazır bulunduracağız.

  69. Sonra her gruptan, Rahman’a karşı kafa tutmada daha şiddetli davrananlar kimlerse, onları ayıracağız.

  70. Elbette ki biz, oraya girmeye daha layık olanların kimler olduğunu herkesten iyi biliriz.

  71. İçinizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbin üzerinde kesinleşmiş bir hükümdür.

  72. Sonra biz, korunup sakınanları kurtaracağız. Zalimleri de orada dizleri üzerine çökmüş bırakacağız.

  73. Onlara ayetlerimiz açık-seçik okunduğunda, inkâr edenler şöyle derler: “İki zümreden hangisi makamca daha üstün, meclisçe daha güzel?”

  74. Onlardan önce nice kuşakları helak ettik ki, malca ve manzaraca daha alımlıydılar.

  75. De ki. “Her kim sapıklıkta ise Rahman ona iyice süre versin. Nihayet, kendilerine vaat edileni, azabı veya kıyametin kopuşunu gördüklerinde mekânca daha kötü, taraftarca daha zayıf olanın kim olduğunu bilecekler.”

  76. Allah, doğru yolda olanların hidayetini artırır. Barışa yönelik kalıcı işler, Rabbin katında sevapça daha üstün, sonuç bakımından daha hayırlıdır.

  77. Ayetlerimizi inkâr edip, “bana mal da evlat da kesinlikle verilecek” diyeni gördün mü?

  78. Bu adam gaybı mı öğrendi, yoksa Rahman katında bir söz mü aldı?

  79. Hayır, hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve onun için azabı uzattıkça uzatacağız.

  80. O dediklerine biz varis olacağız. Kendisi bir başına bize gelecek.

  81. Kendilerine onur ve destek olsunlar diye Allah dışında ilahlar edindiler.

  82. Hayır, hayır! Onlar, onların ibadetlerini inkâr edecekler ve onların aleyhinde düşman kesilecekler.

  83. Görmedin mi biz, şeytanları inkârcıların üzerine salmışız da onları oynatıp kıvırttırıyorlar.

  84.  Onlar için acele etme. Biz onlar için günleri teker teker sayıyoruz.

  85. Gün olur o takva sahiplerini biz Rahman’ın huzurunda heyet halinde toplarız.

  86. Günahkârları da susuz ve yaya olarak cehenneme sevk ederiz.

  87. Rahman katında söz almış olandan başkaları şefaat imkânı bulamazlar.

  88. “Rahman çocuk edindi.” Dediler.

  89. Andolsun ki siz, çok çirkin bir iddiada bulundunuz.

  90. Bu söz yüzünden neredeyse gökler çatlayacak, yer parçalanacak, dağlar yıkılıp çökecek.

  91. Rahman için çocuk iddia ettiklerinden ötürü.

  92. Rahman’a, çocuk edinmek yakışmaz.

  93. Göklerde ve yerde bulunan herkes, Rahman’a kul olarak gelecektir.

  94. Yemin olsun, O onların hepsini kuşatmış ve tamamını tek tek saymıştır. 

  95. Ve onların hepsi kıyamet günü O’na tek tek gelecektir.

  96. İman edip barışa yönelik işler yapanlara gelince, Rahman onlar için bir sevgi oluşturacaktır.

  97. Biz onu; senin dilinle kolaylaştırdık ki, korunanları onunla müjdeleyesin, inatçı bir kavmi de onunla uyarasın. 

  98. Biz onlardan önce de nice kuşaklar helak ettik. Onlardan herhangi birini hissediyor musun, yahut onların bir iniltisini duyuyor musun?

Paylaşım:

Ayetler(1-6): Zekeriya, yaşlılık döneminde, arkasından ailesinin devamını sağlayacak kimse olmadığından yakınarak Rabbinden yardım istemiş. Sağlanan yardım, birinci ayette kelimelerle değil, harflerle Rabbin yüceliğine gönderme yapılarak anlatılmış. Harfleri, muhtemelen, O’nun, Kur’an’da zikredilen doksan dokuz isminden gayrı olup beşerin henüz haberdar olması istenmemiş isimlerinin şifrelenmesi gibi düşünebiliriz. 

 

Ayetler(7-11): Zekeriya’ya verilen müjde Yahya adında bir oğul babası olacağıdır. Bu ad, “Allah lütufkârdır” anlamında olup daha önce böyle bir ad verilmemiş. Yedinci ayet adların da Biz tarafından beşerin manasına (ruhuna) yüklendiğini düşünebiliriz. Bu müjdeli habere karşı, Rabbine bir şükür davranışı olarak, Zekeriya’nın üç gün kimselerle konuşmaması önerilmiş. Tarif edilen konuşmama olayı, özünde oruç olayının ileri bir aşaması gibi görülebilir. Zekeriya Rabbiyle konuşmuş görünüyor. Zekeriya’nın melekle konuşmuş olduğu ihtimali güçlü gibi.

 

Ayetler(12-15): Yahya’ya önerilen Kitap, muhtemelen Eski Ahit’tir. Diğer ayetlerde, Yahya’nın beşeri özellikleri belirtilmiş. Görülüyor ki Yahya’nın övülesi özellikleri kendisine lütfedilmiş. Çünkü o bir görevlidir. Bahsedilen özellikleri zamanla geliştirmesi için gerekli zaman yoktu. Hemen göreve başlaması gerekiyordu ki kendisi bebek iken zaten donanımlı bir varlıkmış. Son ayette kullanılan fiiller gelecek zamanı işaret ediyor. Ancak bu durum beşerin zaman anlayışına göredir. Biz katındaki zaman anlayışı herhalde dünyamızdan farklıdır. 

 

Ayetler(16-33): İsa’nın dünyada bedenlenmesi beşeri bir katkı olmadan gerçekleşmiştir. Bu gerçek ayet(21) de açıklanıyor ki; Ruh-Cebrail elçi olarak geldiğini belirtirken, “İsa’nın doğumunun hükme bağlanmış olduğunu” bildirerek, bu konunun da Plan çerçevesinde geliştiği anlatılmış oluyor. Aynı konuda; Kur’an, Mürselat Suresi-11 “Resuller vakte bağlandığında” ayeti hatırlanmalıdır. 

   Ayet(26) da Meryem, Rahman için oruç adadığını” söylüyor. Bu oruç kişinin diğer insanlarla konuşmama orucudur. Zekeriya’nın orucunun aynıdır. Meryem’le konuşan Cebrail-Ruh için acaba niçin Ruh terimi kullanılmış? Ruh bir maddi varlığın özü ise acaba Cebrail ve diğer bazı melekler varlık âleminin ruhu olabilir mi?

   Ayet (30) da İsa “Ben Allah’ın kuluyum. O, bana Kitap verdi, beni peygamber yaptı.” diyor. İsa kendisini Allah’ın kulu olarak tanımlıyor ki bu tanım gerçeğin kendisi olmalı. Görülüyor ki “Allah’ın kulu” olmak sanılanın aksine çok zor bir yolun sonunda belki ulaşılabilecek bir ödüldür. İsa’ya verilen Kitap, çeşitli yorumculara göre Tevrat’tır. Sanmıyorum. Çünkü Kur’an, Al-i İmran Suresi-ayet(48) de “Ona Kitap’ı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecek.” Denerek, konumuz olan ayet(30) da ki Kitap teriminin İncil olduğunu düşünebiliriz. Ayrıca Al-i İmran(48) ifade ediyor ki İsa’ya Kitap, yani Ana Kitap da öğretilmiş. 

   Ayet(32) de İsa: “Beni zorba bir eşkıya yapmadı.” Diyor. Demek ki kişilerin davranışları da plan uyarıncadır. O yüzden, davranışları yüzünden hiç kimse hakkında hüküm verilmemelidir. Fakat bu önerme Bu kişileri davranışlarında özgür kılamaz. Diğer taraftan kişinin davranışları  dönemin geçerli hukuk sistemine göre yargılanmalıdır.

   Ayet(33) de İsa”…diri olarak kaldırılacağım gün.” Diyor. Bu ifade Âli İmran suresi(55) “Allah şunu da demişti: ‘Ey İsa, senin canını alacağım, seni kendime yükselteceğim; seni inkâr edenlerden uzaklaştırıp arındıracağım. …”ifadesi ile birlikte düşünülmelidir. İsa dünyadaki görevine başlamadan önce zaten üst düzey bir görevliydi. Demek ki İsa’nın da arınmasının devam etmesi gerekiyor. Daha fazla arınma, daha ileri diriliş değil midir?

 

Ayetler(35-40): İncil bağımlıları İsa hakkında farklı ve fakat tutarsız görüşlere sahip olup farklılıklar yüzünden birbirlerinden ayrışmışlar ve konu günümüzde de çeşitli mezhepler olarak varlığını devam ettirmektedir. Kur’an bu ayrışmayı reddeder. Tam da bu noktada sorulması gereken soru şudur: Kur’an bağımlılarının farklı mezheplere aidiyeti nasıl açıklanabilir? Çünkü mesaj tektir ve Kur’an bölünmeyi ve ötekileştirmeyi reddeder. Şûra suresi(13) “…Dini dosdoğru tutun; onda bölünüp fırkalara ayrılmayın.”

 

Ayetler(41-50): İbrahim’in hayat hikâyesi bu ayetlerde verilmiş. İbrahim, babasının tehditlerine karşılık babasına esenlik dileyecek kadar yumuşak barışsever birisiymiş. İbrahim toplumundan uzaklaştıktan sonra kendisine İshak ve Yakup bağışlanmış. İshak oğlu, Yakup ise torunudur.

 

Ayetler(51-63): Bu bölümde isimleri verilenler, Allah’ın kendilerine yardım ettiği peygamberlerden olup, bazıları ise resulmüş. Kendilerine kitap verilen peygamberler, Kur’an’da resul olarak tanımlanıyor. Bu görevlilerin dünyamızda sergiledikleri meziyetler ise; kalp yumuşaklığı, zorba olmama, özü-sözü doğru olma, içtenlik, dürüstlük, sözüne sadık olma, diye sıralanmış. Bunların Âdem soyundan, Nuh’la birlikte taşınanlardan, İbrahim ve İsrail’in soyundan gelenlerden olup kendilerine kılavuzluk edilip seçilenlerden oldukları ifade ediliyor. Ayet(58) den anlayabildiğimiz kadarı ile adı geçenler Ortadoğu coğrafyasında görev yapanlardır. Dünyamızın diğer bölgelerinde görev yapanlar da mutlaka olmuştur. Onların Âdem’le bağlantısının olup olmadığını bilmiyoruz. Bu bölümde adı geçen görevlilerden sonra gelen nesillerin beşeri zayıflıkları davranışlarına egemen olduğu için cezalandırılmışlar. Ancak, her zaman olduğu gibi iman edip barışa yönelik iş yapanlar ise cennetle ödüllendirilmişler.

 

Ayetler(64-65): Bu ayetlerin, vahye bir süre ara verildikten sonra iletildiği rivayet ediliyor. Görülüyor ki her şeyde olduğu gibi vahyin verilişi de O’nun izniyle mümkündür. Ayetler, vahiy meleğinin her yönden korunduğuna işaret ediyor.

   Beşeri zayıflık göstermeden, Muhammed’in usanmadan ve sabırla sadece Rabbine yönelmesi önerilmiş. Bu davranış tam teslimiyeti, imanın yüceliğini göstermez mi? Muhammed’e yakışan da bu değil midir?

 

Ayetler(66-72): Sembolik olarak, ölüm sonrası diriliş özünde ruhsal dirilişe işaret ediyor. Biyolojik bedenimiz dünyaya aittir. Aslımız ise sonsuzluğa taliptir ve kendine çizilen sonsuz yolda tekâmülüne devam eder. Arada cehennem okuluna da uğrayacaktır. Orası da plan içindedir. Korunup sakınanlar yani tekâmülünün belli bir seviyesini aşmış olanlar cehennem okuluna artık ihtiyaç duymazlar.

 

Ayetler( 73-76): Ayetleri inkâr edenler, inananlara kimin daha üstün olduğunu sorarmış. Daha önceleri beşeri yönden çok daha üstün görünenler yok edilmişlerken bu sorunun bir mantığı yoktur. Fakat zamanı gelince bu soruyu soranlar cevabı alacaklar ve fakat bu cevap onları üzecektir.

   Diğer taraftan “Allah, doğru yolda olanların hidayetini artırır.” deniyor. Bu ifadeden, doğru yolda olanların imanlarının O’nun izni ile artacağını anlayabiliriz ki bu düşünce tekâmülde ilerleme anlamını taşımaz mı? Son ayette “barışa yönelik kalıcı işler, Rabbin katında sevapça daha üstün, sonuç bakımından daha hayırlıdır.” deniyor. İlginç olan bu ifadede zamana ve şekle bağlı ritüellerden bahsedilmiyor. Kişinin toplum içinde yaptığı ve barışa yönelik eylemler söz konusudur. Bu eylemler sadece kişilere değil doğaya da dönük olabilir ki doğaya dönük hayırlı eylemler beşeri doğrudan ilgilendirecektir. Çünkü beşer doğa ile beraberdir, bir bütündür ve doğadan gereğince yararlanır. Çünkü beşer artık yerdeki halifedir. Yeter ki toplum yararına halifelik yapsın.

Ayetler(77-87): Ayetleri inkâr edip gayba yönelik tahminde bulunanlar yanlış yoldadırlar. Allah dışında edindikleri ilahların onlara hiçbir yardımı olmaz. Onlar eğitim için, cehennem okuluna gönderilirler. Kötülüklerden sakınanlar ise, Biz görevlileri yardımı ile Rahman huzuruna sevk edilirler. Haklarında Rahman katında olumlu düşünce oluşanlara ancak yardım edilebilir.

 

Ayetler(88-98): “Rahman çocuk edindi.” Sözü, Yahudiler ve Hıristiyanlar tarafından ifade edilmiş olup, hiçbir esası yoktur ve kabul edilemezdir. Yaratılmış olanlar sadece O’nun kuludur.

   Dünya hayatlarında iman edip barışa yönelik işler yapanlar bir sevgi ortamında yaşarlar. Bu O’nun bir lütfudur.

   Kur’an Muhammed’in ana dilinde ve kolaylaştırılarak topluma tebliğ edilmek üzere Muhammed’e vahiy meleği tarafından iletilmiştir. Hedef kötülüklerden sakınanları ödülle müjdelemek ve inkârcıları ise sonuç hakkında uyarmaktır.

TÂH  SURESİ

 

1-Tâ, Hâ.

2-Biz bu Kur’an’ı sana, zahmet çekesin, bedbaht olasın diye indirmedik.

3-Saygıyla ürperene bir hatırlatma olsun diye indirdik. 

4- Yeri ve o yüce mi yüce gökleri yaratandan bir vahiy olarak indirdik.

5- O Rahman, arş üzerine egemenlik kurmuştur.

6-Göklerde, yerde, onların arasında, toprağın bağrında ne varsa O’nundur.

7-Sen bu sözü açıkça duyuracaksan da O, gizliyi de bilir, gizliden daha gizliyi de…

8-Allah’tır O. İlah yok O’ndan başka. Esmaul Hüsna, en güzel isimler O’nundur.

9-Ulaştı mı sana Mûsa’nın haberi?

10-Hani bir ateş görmüştü de ailesine şöyle demişti: “Bekleyin! Gözüme bir ateş ilişti. Olabilir ki, ondan size bir kor parçası getiririm, yahut onun üzerinde bir kılavuz bulurum.”

11-Onun yanına geldiğinde kendisine “Mûsa!” diye seslenildi.

12-“Benim ben, senin Rabbin! Hadi pabuçlarını çıkar; sen kutsal vadide, Tuva’dasın.”

13-“Ve ben seni seçtim; o halde vahyedilecek olanı dinle.”

14-“Hiç kuşkulanma ki ben Allah’ım. İlah yoktur benden başka. O halde bana kulluk/ibadet et ve namazını beni hatırlayıp anmak için yerine getir.”

15-Kuşku duyma ki o saat gelecektir. Onu neredeyse gizleyeceğim ki, her benlik gayretinin karşılığını elde etsin.”

16-“O halde ona inanmayıp keyfi peşinde giden, seni ondan yüz geri etmesin. Yoksa perişan olursun.

17-“Nedir o sağ elindeki ey Mûsa?”

18-Cevap verdi: “O, benim asamdır. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma ağaçtan yaprak indiririm. Onda işime yarayan başka özellikler de vardır.”

19-Buyurdu: “Yere at onu ey Mûsa!”

20-O da onu attı. Bir de ne görsün, bir yılan olmuş o koşuyor…

21-Buyurdu: “Al onu, korkma. Biz onu ilk görünümüne döndüreceğiz.”

22-Bir de elini koynuna sok. Bir başka mucize olarak lekesiz, bembeyaz bir halde çıksın.” 

23-Böylece sana en büyük mucizelerimizden bazılarını göstereceğiz.”

24-“Firavun’a git. Çünkü o, azdı.”

25-Mûsa dedi: “Rabbim, göğsümü açıp genişlet; 

26-İşimi bana kolaylaştır.”

27-“Dilimdeki düğümü çöz,

28-Ki sözümü iyi anlasınlar.”

29-“Bana ailemden bir yardımcı ver,

30-Kardeşim Hârun’u.” 

31-“Onunla sırtımı kuvvetlendir.”

32-“Onu işime ortak kıl.”

33-“Taki seni çokça tespih edelim.”

34-“Seni çokça analım.”

35-“Kuşkusuz sen, bizi görmektesin.”

36-Buyurdu: “İstediğin sana verildi, ey Mûsa.”

37-“Yemin olsun sana bir kez daha lütufta bulunmuştuk.”

38-Hani annene vahyedileni şöyle vahyetmiştik:

39-“Onu tabuta koyup ırmağa bırak. Irmak onu sahile götürsün k, benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri onu alsın. Üzerine kendimden bir sevgi bıraktım ki, gözümün önünde yetiştirilesin.”

40-“Hani kız kardeşin gidiyor, şöyle diyordu: ‘Onun bakımını üstlenecek kişiyi size göstereyim mi? Nihayet, seni annene geri döndürdük ki, gözü aydın olsun, tasalanmasın. Sen bir adam öldürmüştün. Bunun üzerine seni gamdan kurtarmış, iyice imtihana çekmiştik.”

41-“Seni kendim için seçip yetiştirdim.”

42-“Sen ve kardeşin, ayetlerimi götürün; beni anmakta gevşeklik etmeyin.”

43-“Firavun’a gidin, çünkü o azdı.”

44-“Ona yumuşak ve tatlı bir sözle hitap edin; belki öğüt alır, yahut ürperir.”

45- Dediler ki: “Rabbimiz, onun aleyhimizde bir taşkınlık yapmasından yahut yine azmasından korkuyoruz.”

46-Buyurdu: “Korkmayın! Ben sizinle beraberim işitiyorum, görüyorum.”

47-“Hadi gidin ona. Deyin ki: ‘Biz senin Rabbinin iki resulüyüz. İsrailoğullarını bizimle gönder, onlara işkence etme. Rabbinden sana bir mucize getirdik. Selam, hidayete ulaşanlaradır.”

48-“Azabın, yalanlayıp yüz çevirenler üzerine olacağı bize vahyedildi.”

49-Firavun dedi: “Sizin Rabbiniz kim, ey Mûsa?”

50-Mûsa dedi: ”Rabbimiz, her şeye yaradılışını lütfeden sonra da yo- yordam gösteren kudrettir.”

51-Dedi. “Peki, ilk nesillerin hali ne olacak?”

52-“Onlara ilişkin bilgi, Rabbim katında bir Kitap’tadır. Rabbim ne şaşırır ne de unutur.”

53-Yeryüzünü size beşik yapan, onda sizin için yollar açan, gökten su indiren O’dur. Biz o suyla çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.

54-Yiyin, hayvanlarınızı yayıp otlatın. Kuşkusuz bunda, aklı başında insanlar için ibretler vardır.

55-Sizi yerden yarattık. Tekrar oraya göndereceğiz. Ve oradan sizi bir kez daha çıkaracağız.

56-Yemin olsun, o Firavun’a ayetlerimizin tamamını gösterdik ama yalanlayıp inadını sürdürdü.

57-Şöyle dedi: “Büyünle bizi, toprağımızdan çıkarasın diye mi geldin, ey Mûsa!”

58-“Senin ki gibi bir büyü, biz de mutlaka sana getireceğiz. Seninle bizim aramızda öyle bir buluşma yeri ve zamanı belirle ki, ne biz cayalım ne de sen. Herkese uygun bir yer olsun.”

59-Mûsa dedi. “Bizimle buluşacağınız zaman, süs günü olsun. İnsanlar kuşluk vakti bir araya getirilsin.”

60-Bunun üzerine Firavun oradan ayrıldı, tüm kurnazlığını topladı, sonra geldi.

61-Mûsa onlara dedi ki: “Yazıklar olsun size, yalan düzüp Allah’a iftira etmeyin. Yoksa bir azap ile kökünüzü kurutur. İftira eden perişan olmuştur.”

62-Bunun üzerine işlerini aralarında tartıştılar, fısıltıyı koyulaştırdılar.

63-Dediler ki: “Şunlar, iki büyücüden başka şey değildir. Büyüleriyle sizi toprağınızdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu silip yok etmek istiyorlar.”

64-“Hemen hünerlerinizi birleştirin, sonra saf bağlamış olarak gelin. Bugün, üstün gelen kurtulmuş olacaktır.”

65-Dediler: Ey Mûsa, ya hünerini ortaya at yahut da ilk hüner sergileyen biz olacağız.”

66-Mûsa dedi. “Hayır, siz atın.” Bir de ne görsün! Onların ipleri, sopaları, yaptıkları büyüler yüzünden, kendisine gerçekten koşuyorlarmış hayalini verdi.

67-Mûsa birdenbire içinde bir korku duydu.

68-Şöyle dedik: “Korkma, üstün gelecek olan sensin.”

69-“Sağ elindekini yere bırak. Onların, sanayi olarak ortaya çıkardıklarını yalayıp yutsun. Onların sanayi olarak ürettikleri sadece bir büyücünün hilesidir. Büyücü ise nereye gitse iflah etmez.”

70-Bunun üzerine büyücüler secdelere kapanıp şöyle seslendiler: “Hârun’un ve Mûsa’nın Rabbine inandık.”

71-Firavun dedi: “Ben izin vermeden ona inandınız öyle mi? O size, büyüyü öğreten büyüğünüzdür. Yemin olsun, ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve yemin olsun sizi hurma ağaçlarına asacağım. O zaman iyice bileceksiniz, hangimizin azabı daha şiddetli ve sürekli.”

72-Dediler. “Biz seni, bize gelen açık-seçik kanıtlara ve bizi yaratmış olana asla tercih etmeyeceğiz. Verdiğin hükmü uygula. Senin hükmün olsa olsa bu dünya hayatında geçer.”

73-“Biz Rabbimize inandık ki, günahlarımızı ve senin bizi zorladığın büyüyü affetsin. Allah daha hayırlı, daha süreklidir.”

74-Şu bir gerçek ki, Rabbinin huzuruna suçlu olarak gelen için cehennem vardır. Orada ne ölür ne de hayat bulur.

75-O’nun huzuruna, barışa yönelik iyilikler üretmiş bir mümin olarak varana gelince, işte böyleleri için yüksek dereceler öngörülmüştür.

76-Adn cennetleri ki, altlarından ırmaklar akar; sürekli kalacaklar içlerinde. Arınıp temizlenenlerin ödülü işte budur.

77-Andolsun, Mûsa’ya şöyle vahyetmiştik: “Kullarımı geceleyin yürüt. Denizde onlar için kuru bir yol aç. Size yetişecekler diye korkma, endişelenme.”

78-Derken Firavun, ordusuyla birlikte onların arkasına düştü. Ama denizden onları sarıp kuşatan, sarıp kuşattı.

79-Firavun kendi toplumunu saptırmıştı; kılavuzluk edemedi.

80-Ey İsrailoğulları, şu bir gerçek ki, biz sizi düşmanınızdan kurtardık. Tûr’un sağ tarafında size vaatte bulunduk. Ve üstünüze kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.

81-Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yiyin. Bu konuda azgınlık etmeyin. Yoksa öfkem üzerinize çöker. Ve kimin üstüne öfkem inerse o uçuruma gider.

82-Ve ben, tövbe eden, inanan, barışa yönelik iş yapıp sonra da düzgün bir biçimde yol alan kimseye karşı, gerçekten çok affediciyim, Gaffâr’ım .

83-Seni toplumundan çabucak uzaklaştıran neydi, ey Mûsa?

84-Dedi: “Onlar benim eserim üzerindeler. Ben sana gelmede acele davrandım ki, benden hoşnut olasın ey Rabbim!”

85-Buyurdu: “Biz senden sonra toplumunu tam bir biçimde imtihan ettik. Sâmirî onları saptırdı.”

86-Bunun üzerine Mûsa, öfkeli ve ümidi kırık bir halde kavmine döndü. Dedi: “Ey toplumum! Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı? Süre mi size uzun geldi yoksa Rabbinizden üzerinize bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze ters davrandınız?”

87-Dediler ki: “Biz sana kendi irademizle/malımızla karşı çıkmadık. Olay şu: Bize o topluluğun süs eşyalarından bazıları yükletilmişti, onları kaldırıp attık; aynı şekilde Sâmirî de attı.”

88-Sâmirî onlar için böğürmesi olan bir buzağı çıkardı. Dediler ki: “Bu, hem bizim hem de Mûsa’nın tanrısıdır. Ama Mûsa unuttu.”

89-Görmüyorlar mı ki; o buzağı bir sözü onlara geri çeviremiyor, kendilerine bir zarar veremiyor, bir yarar sağlayamıyor.

90-Yemin olsun, Hârun daha önce onlara şunu söylemişti: “Ey kavmim, siz bununla imtihan edildiniz. Sizin Rabbiniz Rahman’dır. Artık bana uyun, emrime itaat edin.”

91-Onlar şöyle demişlerdi: “Mûsa bize dönünceye kadar ona tapıcılar olmakta devam edeceğiz.”

92-Mûsa dedi: “Ey Hârun, onların saptıklarını gördüğün zaman seni ne engelledi de,

93-Benim ardım sıra gelmedin. Emrime isyan mı ettin?”

94-Hârun dedi: “Ey annemin oğlu! Sakalımı, başımı tutma. Ben senin şöyle diyeceğinden korkmuştum: ‘Beniisrail arasına ayrılık soktun, sözüme bağlı kalmadın.”

95-Mûsa dedi: ”Senin derdin neydi, ey Sâmirî?”

96-Sâmirî dedi: “Onların görmediklerini gördüm. Resulün izinden bir avuç avuçladım da onu attım. Nefsim bana böylesini hoş gösterdi.”

97-Musâ dedi: “Defol, çünkü sen, hayatın boyunca ‘bana dokunmayın’ diyeceksin. Ve senin için asla kaytaramayacağın bir hesap zamanı da var. O başını bekleyip durduğun tanrına bir bak. Onu kesinlikle yakacağız, sonra da un-ufak edip denize dökeceğiz.

98-Gerçek olan şu ki, sizin ilahınız kendisinden başka hiçbir tanrı olmayan Allah’tır. O, ilim bakımından her şeyi çepeçevre kuşatmıştır. 

99-İşte böylece, geçip gitmişlerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Biz sana katımızdan da bir Zikir vermişizdir.

100-Kim ondan yüz çevirirse, kıyamet günü bir günah yüklenecektir.

101-Sürekli olarak o yükün altındadır; Kıyamet günü bu onlar için ne kötü yüktür!

102-O gün sûra üfürülür ve günahkârları o gün gözleri gömgök bir halde hasrederiz.

103-Aralarında fısıldaşır gibi konuşurlar: “Ancak on gün filan kaldınız.”

104-Onların söylemekte olduklarını biz daha iyi biliriz. Yolca en seçkin olan şöyle diyordu: “Eni-sonu bir gün kaldınız.”

105-Sana dağlardan soruyorlar. De ki: Rabbim onları un-ufak edecektir.”

106-“Yerlerini bomboş, dümdüz bırakacaktır.”

107-“Yerlerinde ne bir eğrilik ne de bir yumruluk görmeyeceksin.”

108-O gün, eğip bükmesi olmayan davetçiye uyarlar. Rahman’ın huzurunda sesler kısılır, artık bir hışıltıdan başka bir ey işitmezsin.

109-O gün şefaat yarar sağlamaz. Ancak Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimse müstesna…

110-Onların önden gönderdiklerini de arkada bıraktıklarını da bilir, ama onlar O’nu ilimle kuşatamazlar.

111-Bütün yüzler o Hayy ve Kayyûm önünde yere inmiştir. Zulüm taşıyan perişan olup gitmiştir.

112-Mümin olarak barışa yönelik iyilikler yapan ise ne haksızlığa uğratılmaktan korkar ne de ezilip horlanmaktan.

113-Biz onu işte böyle, Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onun içinde tehditleri türlü ifadelerle sıraladık ki korunabilsinler, Yahut da Kur’an onlara yeni bir hatırlatıcı/hatırlatma sunsun.

114-O Melik/o hak hükümdar olan Allah, yüceler yücesidir. Sana vahyi tamamlanmadan önce, aceleci olma. Şöyle de: “Rabbim ilmimi artır.” 

115-Andolsun, biz daha önce Âdem’e ahit verdik de unuttu; biz onda bir kararlılık bulmadık.

116-Hani meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis müstesna hepsi secde etmişti. İblis dayatmıştı.

117-Bunun üzerine biz şöyle demiştik: “Ey Âdem! Şu senin de eşinin de düşmanıdır, dikkat et de sizi cennetten çıkarmasın; sonra bedbaht olursun.”

118-“Senin burada ne acıkman söz konusudur  ne de çıplak kalman.”

119-“Ve sen burada ne susayacaksın ne de güneşten yanacaksın.”

120-Derken şeytan ona şöyle diyerek vesvese verdi: “Ey Âdem! Sana, sonsuzluk ağacıyla eskimez-çökmez mülk ve saltanatı göstereyim mi?”

121- Nihayet ikisi de ondan yedi. Bunun üzerine çirkin yerleri kendilerine açıldı; üzerlerine cennet yapraklarından örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine isyan etmiş, şaşırıp kalmıştı. 

122-Sonra Rabbi onu arıtıp temizledi, onun tövbesini kabul edip kendisini iyiye ve doğruya kılavuzladı.

123-Allah dedi: “İkiniz birlikte inin oradan. Benden size bir hidayet geldiğinde, benim o hidayetime uyan artık ne sapar ne de bedbaht olur.”

124-Kim benim Zikrimden yüz çevirirse onun için zor, sıkıcı bir hayat şekli/bir geçim vardır; kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz.

125- O der ki: “Rabbim, beni neden kör haşrettin, ben gören biri idim.”

126- Allah buyurur: “Ayetlerimiz sana geldiğinde sen böyle unutmuştun; bugün de sen aynı şekilde unutuluyorsun.”

127-İsraf eden/haddi aşan ve Rabbinin ayetlerine inanmıyan kimseleri biz böyle cezalandırırız. Ve âhiretin azabı çok daha şiddetli, çok daha kalıcıdır.

128-Kendilerinden önceki nesillerden nicelerini helak etmemiz onları yola getirmedi mi? Onların yurtlarında/barınaklarında dolaşıp duruyorlar. Akıl sahipleri için bunda elbette ibretler vardır.

129- Eğer Rabbin tarafından daha önce söylenmiş bir söz, belirlenmiş bir süre olmasaydı, bunlar için de helak kaçınılmaz olurdu.

130-Artık onların söylediklerine sabret; güneşin doğuşundan önce de batışından önce de Rabbini överek tespih et. Gecenin bazı saatleriyle gündüzün iki ucunda da tespih et ki, hoşnutluğa erebilesin.

131-Onlardan bazı çiftlere, kendilerini imtihan etmek için iğreti hayatın süsü olarak sunduğumuz nimetlere, gözlerini dikme. Rabbinin rızkı hem daha hayırlı hem daha süreklidir.

132-Ailene namazı emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırıyoruz. Sonuç takvanındır.

133-Dediler ki: “Rabbinden bize bir mucize getirseydi ya!” Peki, önceki sayfalardaki açık kanıt onlara gelmedi mi?

134-Eğer biz onları, ondan önce bir azapla helak etseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi: “Rabbimiz, ne olurdu bize bir resul gönderseydin de zelil ve rezil olmadan önce senin ayetlerine uysaydık.”

135-De ki: “Herkes bekleyip gözetlemede; hadi siz de bekleyip gözetleyin. Yakında bileceksiniz dosdoğru yolu izleyenler kimlermiş, hidayete eren kimmiş!”

 

Paylaşım:

 

Ayetler(1-4): Değişik kaynaklar göre, uzun gece namazları kılarken yorulan Muhammed’e hitap eden ayetlerle, Kur’an’ın dünya okuluna tebliğ edilmesindeki esas sebebin, iman edenlere bir uyarı ve hatırlatma olması gerçeği anlatılıyor. Kullanılan usul ise vahiy yoludur. Yani O’nun arzusu ile Kur’an ayetleri Biz boyutundan, söze bürünerek vahiy meleği vasıtasıyla Muhammed’e iletilmiştir. Dikkat edilirse Kur’an inanana bir uyarı ve hatırlatmadır. Hatırlatma terimi ya verilenlerin daha önceki öğretilerde olduğunu işaret eder; veya hatırlaması gerekenlerin bu konular hakkında ön bilgisi olduğunu ifade eder. İkinci ihtimalin daha gerçekçi olduğunu düşünmeye çalışırım ki bu düşünce kişinin genel tekâmül planı ile uyumludur. 

 

Ayetler(5-8): Arş terimi yükseklik demektir. Ancak burada beşerin anlayabileceği şekilde bir anlatım var. Madde âlemleri ve bunların yönetiminde yakından sorumlu görevlileri kapsayan egemenlik merkezi gibi düşünebiliriz. “O Rahman” denmiş. Allah’ın isimlerinden biridir. Rahman teriminin tek başına kullanıldığı da görülür (zühruf suresi-45) ve yeri geldiğinde o konuda paylaşım yapılacaktır. Ayetler en güzel isimlerin Allah’a ait olduğunu anlatıyor. Kur’an’da adi geçen isimler doksan dokuz tanedir. Bu rakam sadece dünya okulunda eğitim gören beşer için geçerlidir. Rakamla bir sınırlama getirilemez diye düşünürüm. Çünkü bizim bilgimiz sınırlıdır. Ancak O’nun ilmi sonsuzdur.

 

Ayetler(9-16): Mûsa’nın ailesi ile seyahat ederken dağda gördüğü bir ateşe gidişi ve yaşadıkları anlatılıyor. Ateş olarak anlatılanın aslında yoğun bir enerji alanı olduğunu düşünmeliyiz. Çünkü orada Musa’ya adıyla hitap eden, Mûsa’nın Rabbi vardı. O yüzden o bölgeye girerken Mûsa’dan sandallarını çıkartması istenmiş. Çünkü Mûsa’nın Rabbi’nin bulunduğu yer özeldir. O yer için ayette Tuva adı kullanılmış. Bu adın özel bir anlamı var mıdır, bilemiyoruz. Orada Mûsa’nın seçilmiş bir görevli olduğu hatırlatılmış ve vahyedileni dinlemesi istenmiş. Mûsa’dan sadece Rabbine kulluk etmesi ve O’nu hatırlayıp anması için namaz (salat) önerilmiş. Son ayetteki saat teriminin toplumsal dirilişe (gerçeklerin anlaşılacağı dönem) işaret ettiğini düşünmek mümkündür.

 

Ayetler(17-52): Ayetlerde, Mûsa’nın Rabbi tarafından görevinin hatırlatılması, kendisinin bazı mucizeleri sergilemesi için sağlanan destek, kendisinin görev için seçilmiş olması yüzünden çeşitli zorluklar karşısında sağlanan yardımlar ve sonunda kardeşi Hârun’la beraber Firavun’a gidip onu uyarmaları ele alınmış.  Firavun’un sorusuna karşılık olarak Mûsa’nın verdiği cevap (ayet 50) ilginçtir. “Her şeye yaratılışını lütfedip yol yordam göstermek” acaba ne olabilir? Bir zerrenin bile yaratılması o zerreye bir lütuf mudur, yoksa başka bir amaca hizmet etmesi için midir? Basit bir yaklaşımla beşerin tekâmülüne yardım etmesi için her zerre yaratılmıştır ve her zerreye görevini yapabilmesi için gerekli yardım sağlanmıştır denebilir. Ancak bu yaklaşım çok sınırlı olur. Olabilir ki her zerre, beşerin tekâmülüne yardım ederken kendisi de tekâmül edebilmektedir.

   İlk nesillerin durumu ne olacaktır sorusunun cevabını Mûsa, “Rabbim katında bir Kitap’tadır.” Cümlesi ile vermiş. Evet ne kadar gerçek. Çünkü, yaratılana her zaman yol-yordam gösterilmiş ve gösterilecektir. 

 

Ayetler(53-55): Beşer için bir eğitim yeri olan dünyamızı, Kur’an bir beşiğe benzetiyor. Beşeri hayatta beşik, yeni doğmuş bebekler ve kısmen büyümüş ancak henüz ana sütüne gereksinim duyan çocuklar içindir. Görülüyor ki dünyada yaşam bulan beşer en genel durumda ana sütüne ihtiyaç duyan çocuktan farksızdır. Ancak görevli gelenler bu gruba dahil değildir. Özümüzün  tekâmülü için dünya okulundaki eğitim döneminde beşerin kullandığı beden dünyanın maddesinden yapılmıştır. Okul dönemi bittiğinde, yani biyolojik ölümle, özümüz dünyadan ödünç aldığı bedeni dünyaya iade eder ve fakat eğitim devam edecektir. Dünya okuluna tekrar gelmek olabileceği gibi başka ortamlarda eğitime devam edilmesi de olasıdır. Çünkü tekâmül sonsuzdur.

 

Ayetler(56-73): Firavun’un büyücüleri ile Musa’nın, topluma açık olarak hünerlerini sergilemeleri ve bu yarışmada Musa’nın galip gelmesi ve büyücülerin gerçeği fark edip Musa’nın Rabbine iman etmeleri anlatılıyor.

 

Ayetler(74-76): “Rabbinin huzuruna suçlu olarak gelen” ifadesi dünya okulundaki eğitimde başarısız olanları işaret ederken, “huzura geliş” konusuna beşeri anlam verilmemelidir. Unutmayalım ki her yer O’nun huzurudur. Başarılı olamayanların cehennem boyutunda eğitime devam edeceklerini görüyoruz. Bu anlatım da tekâmülün doğal bir süreci olup (Meryem suresi-71) ”İçinizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur…” diyerek konuya açıklık getirir. Cehennem boyutundaki süreli eğitim konusu ise (Furkan suresi-66) da “Ne kötü bir durak yeridir o, ne kötü bir dinlenme yeri!” anlatımı ile açıklanmaktadır.

 

Ayetler(77-97): Bu bölümdeki ilk ayetler özet olarak İsrailoğullarının Mısır’dan çıkışı, denizi geçişi, Firavundan kurtuluşları ve çöldeyken kendilerine ulaştırılan rızık ile ilgilidir. Daha sonra Musa’nın kavmini Hârun’a emanet ederek Tûr dağına çıkışı ve onun yokluğunda Sâmiri adlı şahsın öncülüğünde altından bir buzağı yapılması ve toplumun bu buzağıyı ilah edinmesi ve gelişen olaylar anlatılıyor. Toplumun imanının zayıflığı dikkat çekici. Bu olay sadece bir örnektir. Beşer beş duyusu ile hissetmek ister. Beşerin bu zayıflığı aşikâr olup dünya okulunda gerekenin yapılmış olduğunu görüyoruz: 

Maide suresi-97 “Allah Kabe’yi, o saygıya layık evi, o boynu bağsız ve bağlı kurbanlıkları insanlar için bir dayanak, bir güven unsuru kıldı.

 

Ayetler(98-104): Kur’an geçmiş olaylardan örnekler vererek aslında inananlara öğüt verir. Her kim Kur’an’ı boşlarsa kıyamet döneminde, ki bu konu Sûr’a üflenme olarak verilir, taşıyacağı bir yük olacakmış. Sûr’a üflenme ise, suretlere ruhların üflenmesi olarak anlamlandırılırsa, ruhsal uyanmanın kendisi değil midir? Uyanmış ruhların gördükleri gerçekler karşısında morarmaları doğal değil midir?

 

Ayetler(105-114): Dağların dümdüz olması, sanırım ruhsal uyanış döneminde beşeri değerlerin hükümsüz olacağına işarettir. O dönemde gerçekler ortaya çıkacaktır. Her bireyin zaten her davranışı ve düşüncesi kayıt altındadır.

   Kur’an’ın Arap dilinde indirilmesi, elçinin Arap toplumu içinde görev yapmasının bir gereğidir. Ancak Kur’an’ın uyarılarını fark edebilmek için ana dili Arapça olmayanlar, Kur’an’ı ana dillerinde okumalı ve düşünmelidirler. 

   Son ayette ise Muhammed’e Kur’an konusunda acele etmemesi önerilmiş. Bu konu vahiy sırasında Muhammed’in vahyi hemen öğrenmek istemesi ile ilgili olduğu sanılmaktadır. Devamla; Muhammed’e “Rabbim ilmimi artır” demesi isteniyor. İlim O’nun tekelindedir. Elçinin tebliği yapabilmesi için sadece ayetleri tekrar etmesi değil, açıklaması da gerekir. Bunun için de O’nun ilminden nasip sahibi olmaya gereksinim duyar.  

Ayetler(115-123): Ayetler Âdem hikâyesine gönderme yaparak topluma mal olmuş “cennetten kovulma” konusunu anlatıyor. Öncelikle meleklerin Âdem’e secde etmesi tekâmülle beşerin meleklerin görevini devralması olarak düşünülebilir. Konu ile ilgili başka ayetlerde (Bakara-30,31,32,33) Âdem’e, meleklerin bile bilmediği, kelimelerin tümünün öğretildiği ifade edilmiş. Kelime teriminin bilgi anlamında kullanıldığını düşünürsek; Âdem’in dikkat çekilen ağaçtan, Bilgi Ağacı, yemesine gerek yoktu. Diğer taraftan kelimelerin tümünün öğretilmesi muhtemelen beşerin tekâmül planı çerçevesinde düşünülmelidir. Çünkü O’nun ilmi sınırsızdır. Bu hikâyede Âdem’in önünde meleklerin secde etmesi konusu, aslında bütün beşere yönelik bir uyarı, bir hatırlatmadır. Her beşeri varlık potansiyel olarak ruhsal tekâmülle meleklerin bilgisinin fazlasına sahip olup ona uyumlu görevleri yapmaya başlayacaktır. Bu anlatılanlar Kur’an’da açıktır:

 A’raf suresi-11 Andolsun ki sizi yarattık sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere:”Adem’e secde edin” dedik Onlar da secde ettiler. Ama İblis etmedi, secde edenlerden olmadı o.

 

    Bu bölümde, Âdem’in cennetten kovulma sembolizmi muhtemelen Âdem neslinin bilgi ile donanıp tanrılığa kalkışması sonrası doğal afetler sonucunda beşeriyetin geri gidişi anlatılıyor olabilir ki, bu düşünceyi destekleyen şu ayet yeterli fikir veriyor:

A’raf suresi-24 Buyurdu:”Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belirli bir süreye kadar mekan tutmanız ve nimetlenmeniz öngörülmüştür.”

 

Ayetler(124-130): Kur’an’dan yüz çevirenlerin yaşamları sırasında zorluklarla karşılaşacakları ve daha da önemlisi diriliş döneminde gerçekleri görmelerine izin verilmeyeceği anlatılmış. Ahiret azabının daha da şiddetli olacağı hatırlatılmış. Kur’an’ın tebliğ edildiği dönemde tebliğin muhatapları daha önceleri yok edilen toplumların yurtlarında gezindikleri halde ders almıyorlarmış. Günümüzde de durum farklı mı? Çünkü sadece akıl sahipleri düşünüp öğüt alabilirler. Ancak öğüt alabilmenin de izinle olduğunu bilelim ki bu gerçeklik kişinin tekâmülü ile ilgilidir. Kur’an’a inanmayanların helak edilmemesinin sebebi kendilerine süre tanınması olduğunu anlatan ifade de yine tekâmül planı içinde değerlendirilmelidir. Son ayette ise Muhammed’e sabretmesi ve günün belli zamanlarında Rabbini tespih etmesi önerilmiş. Bu ayet beş vakit namaz olarak yorumlanmış veya Allah’ı anmak olarak anlamlandırılmış. Kişisel düşüncem; günün sadece belli saatlerinde değil, beşerin her an O’nun huzurunda olduğunu tahayyül etmesidir ki böyle bir gayret, kişiyi zamanla ve doğal olarak her an Rabbinin huzurunda olduğunu hissetmesini sağlayabilir. Böyle bir hali anlamak ve açıklamak mümkün müdür???

 

Ayetler(131-135): İnkârcılardan bazı çiftlere denenmeleri için verilen maddeye özenmemesi Muhammed’e önerilmiş. Aslında öneri her dönemde her birey için göz önüne alınmalıdır. Dünya okulunda yaşamak için çalışmak zorundayız. Karşılığı geçimlik olabileceği gibi çoğalmaya da sebep olabilir. Dünyada her şeyle denendiğimizi unutmamak en doğrusu gibi görünüyor. Varlıkla kibirlenmemek, yoklukla üzülmemek gerekir.

   Muhammed’den bir mucize isteyenler varmış. Onların bekledikleri cins mucize dönemi herhalde kapanmış olmalı. İsrailoğulları ve Firavun toplumu mucizelerle eğitilmeye çalışılmış. Diğer taraftan dikkatle incelenirse. Kur’an’ın kendisi bir mucize değil midir?

VÂKIA  SURESİ

1-O beklenen müthiş olay olduğunda,
2-Yoktur onun oluşunu yalanlayacak.
3-Kimini alçaltır, kimini yükseltir.
4-Yerküre bir sarsılışla sarsıldığında,
5-Dağlar bir serpilişle serpildiğinde,
6-Hepsi un-ufak olup dağılmıştır
7-Ve sizler üç çift/sınıf oluvermişsinizdir.
8-İşte uğur ve mutluluk yâranı. Nedir uğur ve mutluluk yâranı?
9-İşte şomluk ve bunalım yâranı. Nedir şomluk ve bunalım yâranı?
10-Ve oluşta önde gidenler, yarışta önde gidenler…
11-İşte onlardır yaklaştırılanlar.
12-Nimetlerle dolu bahçelerdedirler.
13-Büyük kısmı öncekilerden,
14-Az bir kısmı da sonrakilerden.
15-Süslü, nakışlı tahtlar üzerinde.
16-Onlar üstünde karşılıklı yan gelip yaslanırlar.
17-Gencecik uşaklar dolanır çevrelerinde. Sürekli hizmete adanmışlardır.
18-Sürahiler, ibrikler ve öz kaynağından içkilerle doldurulmuş kadehler eşliğinde.
19-Ne başları döner ondan ne de akılları karışır. 
20-Ve meyvalar, gönüllerince seçtiklerinden.
21-Ve kuş eti iştahlarınca beğendiklerinden.
22-Ve genç kadınlar, iri ve siyah gözlü, 
23-Titizlikle korunan inciler misali;
24-Yaptıklarına karşılık olarak.
25-Ne boş bir laf işitirler orada ne de günaha sokacak bir şey.
26-Sadece “selam, selam” denir.
27-Uğur ve mutluluk yâranı. Nedir uğur ve mutluluk yâranı?
28-Dikensiz kirazlar,
29-Meyva dizili muz ağaçları,
30-Uzayan gölgeler,
31-Akıp dökülen sular,
32-Birçok meyvalar arasındadırlar.
33-Ne tükenir ne yasaklanır.
34-Yükseğe yerleştirilmiş döşekler içinde.
35-Biz, kadınları da güzel bir biçimde yeniden yaratmış,
36-Hepsini bakireler yapmışızdır,
37-Yaşıt, cilveli dilberler halinde,
38-Uğur ve mutluluk yaranı için.
39-Bir bölümü öncekilerden,
40-Bir bölümü de sonrakilerden.
41-Ve şomluk ve uğursuzluk yâranı. Nedir şomluk ve uğursuzluk yâranı?
42-İliklere işleyen bir ateş ve kaynar su içinde,
43-Simsiyah bir gölge altındadırlar.
44-Ne serindir ne de cömert.
45-Çünkü şomluk yâranı, bundan önce servet ve refahla şımaranlardı.
46-O büyük günah üzerinde ısrar edip dururlardı.
47-Ve şöyle derlerdi: “Ölünce mi, toprak ve kemik haline gelince mi, sahi o zaman mı yeniden dirileceğiz?
48-“Önceki atalarımız da mı?”
49- De ki: “Öncekiler de sonrakiler de.”
50-Bilinen bir günün buluşma vakti/buluşma yerinde mutlaka bir araya getirileceklerdir.
51-Ve siz de ey sapık yalanlayıcılar!  
52-Zakkumdan bir ağaçtan mutlaka yiyeceksiniz/yiyecekler.
53-Karınları dolduracaklar ondan,
54-Üzerine içecekler kaynar sudan,
55-Susuzluktan çıkmış develerin içişi gibi içecekler.
56-
Din gününde ağırlanışları böyledir.
57-Sizi biz yarattık, biz. Tasdik etseydiniz olmaz mıydı?
58-Akıttığınız meniyi gördünüz mü?
59-Siz mi yaratıyorsunuz onu, yoksa
yaratıcılar bizler miyiz?
60-Ölümü aranızda biz takdir ettik. Biz önüne geçilecekler değiliz.
61-Yerinize diğer benzerlerinizi getireceğiz ve sizi bilemediğiniz bir şekilde yeniden oluşturacağız.
62-Andolsun, ilk yaratışı/yaratılışı bildiniz. Peki düşünüp ibret alsanız olmaz mı?
63-Ekmekte olduğunuzu gördünüz mü?
64-Siz mi bitiriyorsunuz onu, yoksa bitirenler
bizler miyiz?
65-Dileseydik, onu kuru bir çöl haline getirirdik de başlardınız şu şekilde gevelemeye:
66-“Vallahi, kayba uğrayıp borçlandık.” 
67-“Doğrusu mahrum bırakıldık biz.”
68-Şu içmekte olduğunuz suya baktınız mı?
69-Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indirenler
bizler miyiz?
70-Dileseydik, onu tuzlu yapıverirdik. Peki şükretmeniz gerekmez mi?
71-Çakıp çakıp çıkardığınız o ateşi gördünüz mü?
72-Onun ağacını siz mi yarattınız yoksa yaratıp oluşturan bizler miyiz?
73-Biz onu hem bir ibret hem de çöl yolcularına bir nimet kıldık.
74-O halde o yüce Rabbinin adını tespih et.
75-İş onların sandığı gibi değil! Yıldızların doğup batma, kayıp düşme noktalarına yemin ediyorum.
76-Ve eğer bilirseniz, gerçekten büyük bir yemindir bu.
77-O, kesinlikle şerefli bir Kur’an’dır.
78-
Titizlikle saklanan bir Kitap’tadır.
79-Ona, arındırılmışlardan başkası dokunamaz.
80-Âlemlerin Rabbi’nden indirilmiştir.
81-Şimdi siz, bu sözü mü kirletip küçümseyeceksiniz?
82-Rızkınızı, yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz?
83-Ya o canın boğaza gelip dayandığı zaman!
84-İşte o zaman siz bakakalırsınız!
85-Biz ona sizden daha yakınız, ama siz göremezsiniz.
86-Madem ceza görmeyecek kişilersiniz,
87-Eğer doğru sözlülerseniz, onu geri çevirsenize.
88-Eğer o, yaklaştırılanlardan ise;
89-Rahatlık, güzel rızık ve nimetlerle dolu cennet var ona.
90-Eğer kutlu, uğurlu kişilerdense,
91-“Selam sana kutlu ve uğurlu kişilerden.” Denir ona.
92-Eğer yalanlayan sapıklardansa;
93-Kaynar sudan bir ziyafet,
94-Ve cehenneme salıverilme var ona. 
95-İşte budur, o tartışmasız, o kesin gerçek!
96-Artık, o yüce Rabbinin adını tespih et. 

 

Paylaşım:
Ayetler(1-50): Bu bölümde önüne geçilemeyecek olan olay olduğunda  beşeriyetin durumu özetlenmiş. Olacak olay “Din Günü” dür. Gün teriminin, uzunluğu belirsiz bir zaman süresi, bir dönem olarak düşünülmesi doğru olacaktır.  Bu çalışmanın “GİRİŞ” bölümünde değinildiği gibi din günü, dünya okulunda tek inanç sisteminin oluşturulup gelişeceği dönem olarak düşünebiliriz. İşte o olay gerçekleştirildiğinde dünya okulunda yaşam bulmuş beşerin üç sınıf olarak görülebileceği anlatılıyor. Ayrıca, bu bölümün ilk ayetlerinde sembolik olarak, beşerin oluşturduğu din hiyerarşisinin yok olacağı anlatılmış. Dünya üzerinde var olan düzene bakıldığında özden ayrılmış bir inanç hiyerarşisi görülmüyor mu? Din Günü gerçekleri karşısında davranışlarıyla birbirinden ayrılan üç sınıf ve onlar hakkında düşünülebilecekler şöyle ifade edilebilir:


a-Uğur ve Mutluluk Yâranı: Bu sınıftakiler, Din Günü gerçeklerini kabullenip takvaya sarılıp, orta yolu seçenlerdir. Bu sınıf Kur’an’ın tebliğinden önce yaşamış olanlardan ve daha sonra gelenlerden oluşacakmış. Bu sınıftakilere çeşitli ödüller vaat edilmektedir.
 

b-Şomluk ve Bunalım Yâranı: Din Günü gerçekleri menfaatlerine zarar verdiği için gelişmeye karşı duranlar ve bunalım yaratıp, bunalımdan yarar umanlar. Bunlar kendilerine lütfedilmiş, aslında onlar için bir imtihan aracı olan, servetle şımarmış ve kendilerinde güç olduğunu sanan ve ruhsal dirilişe inanmayanlardır. Ayetler sembolik olarak bu sınıfın cezasından bahsediyor. Aslında onların eğitime devam edecekleri okulla ilgili bilgiler veriyor. Bu grup hem öncekilerden hem de sonrakilerdenmiş. Bu ifade işin doğasına uygundur. Tekâmül devamlıdır. Her dönemde Hakk’ı inkâr edenler olmuştur, olacaktır.


c-Oluşta Önde Gidenler, Yarışta Önde Gidenler: Din Günü anlayışının gerçekleşmesi için gayret gösterenler. Bunlar “yaklaştırılanlar” mış. Yani tekâmülde daha ileri seviyede olanlar gibi düşünebiliriz. Bu sınıftakilerin ödülleri özellikle Arap toplumunu özendirecek örneklerle bezenmiş olarak sunulmuş. Bunların çoğunluğu Kur’an’ın tebliğinden önce dünyada yaşam bulanlardan ve azı da daha sonra gelen nesillerden olacakmış. Bu ifade ruhsal tekâmülle doğrudan bağlantılı olabilir. Zaten (Furkan Suresi, Ayet-30) a göre Muhammed şöyle diyecekmiş:
“Ey Rabbim,  benim toplumum, bu Kur’an’ı terk edilmiş/dışlanmış halde tuttular.”


Ayetler(51-74): Bu bölümdeki ilk ayetler Kur’an’ın indirildiği dönemdeki inkârcılara yöneliktir. Bu ifade aslında geneldir ve gelecek dönemleri de kapsar. Ruhsal dirilişi kabul etmeyenler, “Din Günü”, inanç birliğinin sağlanacağı dönem, çok sıkıntılı bir hayat süreceklermiş. Fakat bu kişilerin yok edilişinden bahsedilmiyor. Çizilen resim onları zorlu bir eğitimin beklediğidir.


  Bölümün geri kalan ayetleri ise açık olarak dünya yaşamında Biz görevlilerinin etkisini belirtiyor. Bu etkilerden bazı örnekler sıralanmış: Beşeri bedenin oluşması, ruhsal tekâmül için gerekli olan biyolojik ölümün takdiri ki nerede ve nasıl olacağı bilinmez. (Biyolojik ölüm sonunda başka ruhlar dünyada bedenlenirler. Ancak dünyadan ayrılan ruhlar, eğer eğitimleri gerektirirse dünyada tekrar bedenlenebilir.) Örneklere devam edilirse; ekilen tohumdan ürün elde edilmesi, tuzlu deniz suyundan buharlaşma ile oluşan nemin buluta dönüşüp tatlı su olarak yağmurla tekrar toprakla buluşması, odundan ateş yakılması gibi dünyada beşer için yaşamı mümkün kılan olaylar planlanmış olup plana uygun olarak gerçekleşmektedir. Bu olaylar ve benzerleri Biz görevlileri tarafından, fakat O’nun ilmi içinde ve O’nun izni ile gerçekleşmektedir. O halde O’na sadece Muhammed’in değil tüm beşeriyetin şükretmesi gerekmez mi?


Ayetler(75-96): Bu bölümde önce Kur’an’ın yüceliği övülüp, Kur’an’ın Âlemlerin Rabbinden indirildiği hatırlatılmış. Kur’an’ın “titizlikle saklanan bir Kitap’tadır” ifadesi ile Ana Kitap’a gönderme yapılmış. Kur’an’a ancak arındırılmışların dokunabileceği belirtiliyor. Görüldüğü gibi arınmış denmemiş, arındırılmış terimi kullanılmış. Kişi istese de arınması mümkün olmayabilir. Çünkü her konuda olduğu gibi arınma da bir ödüldür. Hak etmek şartıyla! Arınma sonsuz bir süreç olduğuna göre kişinin Kur’an’daki mesajı hissedebilmesi zamanla değişim gösterebilir. Arınma terimi ülkemizde yanlış anlaşıldığı için, Kur’an’ı okumadan önce kişinin abdest alması gereklilik olarak görüldü ve uygulandı. Kur’an’ın, beşere bir “rızık” olduğu ifadesi de pek anlamlı. Dünyada yaşam bulan beşerin sadece maddi değil manevi rızka da ihtiyacı olduğu ne güzel ifade edilmiş. Bu rızkı inkâr edenlerin biyolojik ölüm esnasında gerçeği fark edebilecekleri de anlatılmış.
  Bölümün geri kalan ayetleri ise daha önce söz edilen üç sınıfın ulaşacakları son anlatılmış. Ancak bu da son değildir. Ruhsal tekâmül sonsuzdur. Biyolojik ölüm sonrası özümüz ister cehennem boyutlarında isterse cennet boyutlarına ulaşsın eğitim devam edecektir. Dahası biyolojik ölüm defalarca tekrar edecektir diyebiliriz. Çünkü varlığın dünya okuluna tek bir gelişi ile bu eğitimden beklenen tekâmüle ulaşması beklenmemelidir.
  Bütün bu planlamanın yapılması ve uygulanmasının yürütülmesi beşere bir lütuftur. O yüzden sadece Muhammed değil, her beşer Rabbini tespih etmelidir. 
 
 

 

ŞUARA  SURESİ

 

1-Tâ, Sîn, Mîm.

2-İşte sana gerçeği gösteren Kitap’ın ayetleri…

3-Onlar iman etmiyorlar diye kendini üzüntüden tüketir gibisin.

4-Eğer istersek gökten üzerlerine bir mucize indiririz. De boyunları onun önünde perişanlıkla eğilip kalır.

5-O Rahman’dan kendilerine söze bürünmüş yeni bir hatırlatma gelmeye dursun, ondan mutlaka yüz çevirirler.

6-Andolsun yalanladılar ama yakında gelecektir onlara alaya alıp durdukları şeyin haberleri.

7-Bakmadılar mı yere, neler fışkırmışız onda cömert ve bereketli her çiftten

8-Bunda elbette bir mucize var, fakat onların çoğu mümin değiller.

9-Ve hiç kuşku yok, senin Rabbin gerçekten mutlak Azîz, mutlak Rahîm’dir. 

10-Rabbinin Mûsa’ya, “zulüm sergileyenler topluluğuna git” diye seslenişini hatırla.

11-“Firavun’un toplumuna git. Hâlâ korkup korunmayacaklar mı?”

12-Demişti ki Mûsa: “Rabbim, doğrusu ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.”

13-“Göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Görev emrini Hârun’a gönder.”

14-“Hem, benim üzerimde onlar aleyhine işlenmiş bir suç var; bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum.”

15-“Hayır olmaz.” Dedi. “Ayetlerimizi götürün. Biz sizinleyiz, her şeyi dinlemekteyiz.”

16-Hemen Firavun’a gidin, şöyle deyin: “Âlemlerin Rabbi’nin resulleriyiz biz.”

17-“İsrailoğullarını bizimle birlikte gönder.”

18-Firavun dedi: “Biz seni aramızda bir çocuk olarak koruyup beslemedik mi? Ömrünün nice yıllarını aramızda geçirdin.”

19-“Ve sonunda o yaptığını da yaptın. Nankörlerden birisin sen.”

20-Mûsa dedi: “Onu yaptığım zaman şaşkınlardandım.”

21-“Sizden korkunca aranızdan kaçtım. Daha sonra Rabbim bana hükmetme gücü bağışladı ve beni peygamberlerden biri yaptı.”

22-“O başıma kaktığın nimet, İsrailoğullarını köle yapmana karşılıktı.”

23-Firavun dedi: ”Peki, âlemlerin Rabbi kim?”

24-Dedi. “Göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabbi. Eğer iyice anlayıp inanıyorsanız.”

25-Firavun, çevresindekilere dedi: “Duyuyor musunuz?”

26-Mûsa dedi: “O hem sizin Rabbinizdir hem de önceki atalarınızın Rabbidir.”

27-Firavun dedi: “Şu size gönderilmiş bulunan resulünüz gerçekten tam bir deli.”

28-Mûsa dedi. “Eğer aklınızı işletirseniz O, doğunun, batının ve bunlar arasındakilerin de Rabbidir.”

29-Dedi: “Benden başka ilah edinirsen, yemin olsun seni zindanlıklar arasına atarım”

30-Mûsa dedi. “Ya sana gerçeği gösteren bir şey getirmişsem!”

31-Dedi: “Hadi getir onu ortaya, eğer doğru sözlülerden isen.”

32- O da asasını attı. Bir de ne görsünler, asa korkunç bir ejderha oluvermiş.

33-Elini çıkardı, o da anında, seyredenler önünde bembeyaz kesildi.

34-Firavun, çevresindeki kodamanlar konseyine şöyle dedi: “Bu adam gerçekten bilgin bir büyücü;

35-Büyüsüylesizi toprağınızdan çıkarmak istiyor. Ne buyurursunuz!”

36-Dediler: “Onu kardeşiyle birlikte alıkoy ve kentlere toplayıcılar gönder,

37-Ki, tüm bilgili büyücüleri huzuruna getirsinler.”

38-Nihayet büyücüler belirlenen bir günün, belirlenen bir vaktinde bir araya getirildi.

39-Halka da “siz de toplanır mısınız? Denildi.

40-“Sanıyoruz ki, büyücülere uyacağız, eğer galip gelirlerse.”

41-Büyücüler geldiklerinde, Firavun’a dediler ki: “Eğer biz galip gelirsek bize gerçekten ödül var, değil mi?”

42-“Evet, dedi, siz o zaman benim yakınlarımdan olacaksınız.”

43-Mûsa onlara dedi ki: “Atacağınız şeyi atın.”

44-Bunun üzerine onlar, iplerini ve değneklerini ortaya attılar ve dediler. Firavun’un onur ve yüceliği aşkına biz, evet biz galip geleceğiz.”

45-Mûsa da asasını attı. Bir de ne görsünler, o onların hüner olarak ortaya getirdikleri şeyleri yalayıp yutuyor.

46-Bunun üzerine büyücüler, secdelere kapandılar.

47-Dediler: “İnandık âlemlerin Rabbi’ne”

48-“Mûsa’nın ve Hârun’un Rabbine.”

49-Firavun haykırdı: “Ben size izin vermeden ona inandınız ha! Anlaşıldı, o sizin hepinize sihirbazlığı öğreten büyüğünüz. Yakında bileceksiniz. Yemin olsun, ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlamasına keseceğim ve yemin olsun sizi toptan asacağım.”

50-Dediler. “Zararı yok, biz nasıl olsa Rabbimize döneceğiz,

51-Ümidimiz odur ki, Rabbimiz hatalarımızı bağışlar; çünkü biz ilk inananlar olduk.”

52-Mûsa’ya şunu vahyettik: Kullarımı geceleyin yola çıkar. Mutlaka peşinize takılacaklar.

53-Bunun üzerine Firavun, kentlere toplayıcılar gönderdi:

54-“Kuşkusuz bunlar, küçücük bir topluluktur.”

55-“Fakat bize gerçekten kin püskürüyorlar.”

56-“Biz ise dikkatli davranan koca bir kitleyiz.”

57-Bunun üzerine biz onları bahçelerinden, pınarlarından çıkardık.  

58-Hazinelerinden, mutlu-kutlu yerlerinden ettik.

59-Böylece oralara İsrailoğullarını varis kıldık.

60-Firavun ve adamları, gün doğarken onları izlemeye başladılar.

61-İki topluluk birbirini görecek hale gelince, Mûsa’nın adamları seslendi: “İşte şimdi yakalandık!”

62-Mûsa dedi: “Hayır, asla. Rabbim benimledir, bana kılavuzluk edecektir.”

63-Bunun üzerine Mûsa’ya, “asanla denize vur diye vahyettik. Deniz hemen yarıldı, her dalga kümesi kocaman bir dağ gibi oldu.

64-Ötekileri de oraya yaklaştırdık.

65-Mûsa’yı ve beraberindekileri toptan kurtardık.

66-Sonra ötekileri boğduk.

67-Bunda elbette bir ibret vardır ama onların çoğu inanmış kimseler değildi.

68-Ve şüphesiz, senin Rabbindir O mutlak Azîz, mutlak Rahîm olan.

69-İbrahim’in haberini de oku onlara.

70-Hani babasına ve toplumuna şöyle demişti: “Siz neye kulluk/ibadet ediyorsunuz?”

71- Dediler: “Birtakım putlara tapıyoruz. Onların önünde toplanıp tapınmaya devam edeceğiz.”

72-Dedi: “Yalvarıp yakardığınızda sizi duyuyorlar mı?”

73-“Size yarar sağlıyor yahut zarar veriyorlar mı?”

74-Dediler: “Hayır. Ancak atalarımızı böyle yapar halde bulduk.”

75-Dedi: “Gördünüz mü neye kulluk ediyormuşsunuz!”

76-“Siz ve o eski atalarınız!”

77-“Şüphesiz onlar benim düşmanım Ama âlemlerin Rabbi benim dostum.”

78-“O yarattı beni, O yol gösteriyor bana.

79-“O’dur beni doyuran, suvaran.”

80-“Hastalandığımda O’dur bana şifa ulaştıran.”

81-“Beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur.”

82-“Din gününde hatalarımı affetmesini umup durduğum da O’dur.”

83-“Rabbim, bana hükmetme gücü/hikmet bağışla, beni barışsever iyiler arasına kat.”

84-“Sonradan gelecekler arasında benime ilgili doğru/isabetli bir dil oluştur.”

85-“Beni, nimetlerle dolu cennetinin mirasçılarından kıl.”

86-“Babamı da affet. Çünkü o, sapmışlardandır.”

87-“Herkesin diriltileceği gün beni utandırma.”

88-“Bir gündür ki o, ne mal fayda verir ne oğullar.”

89-“Yalnız temiz bir kalple Allah’a varan kurtulur.”

90-Cennet takva sahiplerine yaklaştırılır.

91-Cehennem de şımarıp azanların karşısına getirilir.

92-Denir ki onlara: “O ibadet ve kulluk ettikleriniz nerede?”

93-“Allah’ın dışındakiler, size yardım ediyorlar mı? Peki, kendilerine yardımları dokunuyor mu?”

94-Ardından onlar ve diğer azgınlar cehenneme tıkılmışlardır.

95-İblis orduları toplu haldedir. 

96-Onun içinde birbirleriyle çekişirken şöyle derler:

97-“Vallahi, biz açık bir sapıklığın ta içindeymişiz.”

98-“Çünkü sizi âlemlerin Rabbi’yle aynı tutuyorduk.”

99-“Bizi saptıran, o suçlulardan başkası değildi.”

100-“Artık ne şefaatçilerimiz var,

101-Ne sıcak-samimi bir dostumuz.”

102-“Keşke bir dönüşümüz daha olsaydı da müminlerden olabilseydik.”

103-Kuşkusuz, bütün bunlarda bir ibret vardır. Ama onların çoğu inanmıyor.

104-Ve kuşkusuz senin Rabbindir o mutlak Azîz, mutlak Rahîm.

105-Nûh kavmi de hak elçilerin, yalanladı.

106-Kardeşleri Nûh onlara şöyle demişti: “Siz hiç korkmuyor musunuz?”

107-“Ben sizin için gelmiş, güvenilir bir resulüm.”

108-“Artık Allah’tan korkun da bana itaat edin.”

109-“Ben bunun için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ödülüm sadece âlemlerin Rabbi’ndendir.”

110-“Artık Allah’tan korkun da bana itaat edin.” 

111-Dediler. “Biz sana inanır mıyız? Seni, o bayağı zavallılar izliyor.”

112-Nûh dedi: “Onların yaptıklarına ilişkin bir ilmim yok.”

113-“Onların hesabı Rabbimden başkasına ait değildir. Bir düşünebilseniz.”

114-“Ben iman etmiş insanları kovamam.”

115-“Ben sadece açık bir biçimde uyarmaktayım.”

116-Dediler. “Ey Nûh! Eğer bu işe son vermezsen, vallahi taşlananlardan olacaksın.”

117-Nûh şöyle yakardı: “Rabbim, toplumum beni yalanladı.”

118-“Artık benimle onlar arasını iyice aç; beni ve beraberimdeki müminleri kurtar.”

119-Bunun üzerine biz, onu da beraberindekileri de o yüklü gemide kurtardık.”

120-Sonra dışta kalanları boğduk.

121-Bunda elbette bir ibret var. Ama onların çoğu inanmamış ki!

122-Kuşkusuz senin Rabbindir o mutlak Azîz, mutlak Rahîm.

123-Âd da peygamberleri yalanladı.

124-Kardeşleri Hûd onlara: “Siz hiç korkmuyor musunuz?” demişti.

125-“Ben sizin için, güvenilir bir resulüm.”

126-“Artık Allah’tan korkun da bana itaat edin.”

127-“Ben sizden bu iş için bir ücret istemiyorum. Benim ödülüm âlemlerin Rabbindendir.”

128-“Her yüksek tepeye/yola şaşılacak bir bina kurarak/bir işaret dikerek mi eğleniyorsunuz!”

129-“Sanayi üreten yerler edinerek sonsuzlaşmak ümidine mi düşüyorsunuz?”

130-“Yakaladığınız vakit zorbaca yakalıyorsunuz.”

131-“Artık Allah’tan korkun da bana itaat edin.”

132-“O bildiğiniz nimetleri önünüze yayandan korkun.”

133-“Size bir yığın nimet lütfetti: Davarlar, oğullar,

134-Bahçeler, pınarlar.”

135-“Büyük bir günün azabı üstünüzedir diye korkuyorum.”

136-Dediler: “Sen ha öğüt vermişsin ha öğüt verenlerden olmamışsın. Bizim için fark etmez.”

137-“Bu öncekilerin uydurmalarından başka şey değil.”

138-“Biz azaba uğratılacak değiliz.”

139-Onu bu şekilde yalanladılar, biz de onları helak ettik.

140-Kuşkusuz senin Rabbin mutlak Azîz, mutlak Rahîm’dir.

141-Semûd da peygamberleri yalanladı.

142-Kardeşleri Sâlih onlara demişti ki: “Siz hiç korkmuyor musunuz?”

143- “Ben sizin için emin bir resulüm.”

144-“Artık Allahtan korkun ve bana itaat edin.”

145-“Ben bu iş için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabbindendir.”

146-“Siz burada güven içinde bırakılacak mısınız?”

147-“Bahçelerde, pınarlarda.”

148-“Ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar içinde.”

149-“Keyif içinde, dağlardan evler yontuyorsunuz.”

150-“Artık Allah’tan korkun da bana itaat edin.”

151-“Savurganlık edenlerin haddi aşanların buyruğuna uymayın.”

152-“Onlar yeryüzünde bozgun çıkarırlar, barış için çalışmazlar.”

153-Dediler: “Sen, adamakıllı büyülenmişsin.”

154-Sen de bizim gibi bir insansın.”

155-Dedi: “Şu bir dişi devedir. Onun su içme hakkı var. Belli bir günde su içme hakkı da sizin.”

156-“Ona kötülükle ilişmeyin. Yoksa büyük bir günün azabı sizi yakalar.”

157-Onu yere yatırıp kestiler. Sonra da pişman oldular.

158-Sonunda azap onları enseledi. Bunda elbette bir ibret var. Ama onların çoğu inanan kişiler değildi.

159- Ve senin Rabbin mutlak Azîz, mutlak Rahîm’dir.

160-Lût kavmi de hak elçilerini yalanladı.

161-Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: “Hâlâ korunmuyor musunuz?”

162-“Ben size gelen emin bir elçiyim.”

163-“Artık Allah’tan korkun da bana itaat edin.”

164-“Ben bu iş için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabbindendir.”

165-“Âlemlerin içinden erkeklere gidiyor da,

166-Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıyor musunuz? Doğrusu siz haddi aşmış bir kavimsiniz.”

167-Dediler: “Eğer bu tavrını sona erdirmezsen, ey Lût, yemin olsun bu topraktan sürülenlerden olacaksın.”

168-Lût dedi: “Ben sizin şu yaptığınıza öfkelenenlerdenim.”

169-“Rabbim, beni ve ailemi bunların yaptıklarından koru.”

170-Bunun üzerine biz onu ve ailesini toplu halde kurtardık.

171-Ancak geridekiler arasında bir kocakarı kaldı.

172-Sonra ötekileri mahvedip batırdık.

173-Üzerlerine bir de yağmur yağdırdık. Ne de kötüymüş uyarılanların yağmuru.

174-Elbette bunda bir ayet var ama onların çoğu inanmamıştır.

175-Ve senin Rabbin mutlak Azîz, mutlak Rahîm…

176-Eyke halkı da elçileri yalanladı.

177-Şuayb onlara demişti ki: ”Hâlâ sakınmıyor musunuz?”

178-“Kuşkusuz, ben sizin için güvenilir bir resulüm.”

179-“Artık Allah’tan korkun da bana itaat edin.”

180-“Ben bu iş için sizden bir ödül de istemiyorum; benim ödülüm âlemlerin Rabbinden başkasında değil.”

181-“Ölçüyü tam yapın; şunun bunun hakkını çarpanlardan olmayın;

182-Doğru düzgün terazi ile tartın.”

183-“Halkın eşyasını, değerlerini düşürerek almayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak terör estirmeyin.”

184-“Sizi ve önceki nesilleri yaratandan korkun.”

185-Dediler: “Sen fena halde büyülenmişsin.”

186-“Sen bizim gibi bir insandan başka şey değilsin.”

187-“Eğer doğru sözlülerdensen, hadi üzerimize gökten parçalar düşür.”

188-Şuayb dedi: “Yapmakta olduğunuzu Rabbim daha iyi bilir.”

189-Onu yalanladılar; bunun üzerine o gölgelik gününün azabı onları enseledi. O, gerçekten büyük bir günün azabıydı.

190-Bunda elbette bir ibret var ama onların çoğu iman etmemişti.

191-Ve senin Rabbin mutlak Azîz, mutlak Rahîm’dir.  

192-Kesin olan şu ki o, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.

193-O güvenilir tuh indirdi onu,

194-Senin kalbine ki uyarıcılardan olasın.

195-Açık-seçik Arapça bir dille indirdi.

196-O, elbette ki öncekilerin kitaplarında da var.

197-Beniisrail bilginlerinin de onu bilmesi bunlar için bir belirti/kanıt değil mi?

198-Biz onu Arapça konuşmayanlardan birine indirseydik de,

199-O onu onlara okusaydı, yine de ona inanmayacaklardı.

200-Biz onu günahkârların kalplerine işte böyle yolladık.

201-Acıklı azabı görünceye değin ona inanmazlar.

202-O azap onlara ansızın gelecek, farkında bile olmayacaklar.

203-O zaman şöyle derler: “Acaba bize süre verilir mi?”

204-Bizim azabımızı acele mi istiyorlar?

205-Görmüş gibi bil ki, biz onları yıllarca nimetlendirsek de,

206-Sonra, tehdit edildikleri şey kendilerine ulaşsa,

207-O yararlandıkları nimetler onların hiçbir işine yaramaz.

208-Biz, uyarıcıları olmayan hiçbir kenti/uygarlığı helak etmemişizdir.

209-Uyarı/hatırlatma olacak! Biz zalimler değiliz.

210-Onu şeytanlar indirmedi.

211-Onlara yaraşmaz, zaten güçleri de yetmez.

212-Çünkü onlar, dinleyişten azledilmişlerdir.

213-O halde Allah’ın yanında bir başka ilaha daha yalvarma/davet etme. Yoksa azaba uğratılanlardan olursun.

214-En yakın akraba ve hısımlarını uyar.

215-Müminlerin sana uyanlarına kanadını indir.

216-Eğer sana isyan ederlerse şöyle de: “Ben, sizin yapmakta olduklarınızdan uzağım.”

217- O Azîz, o Rahîm olana dayan. 

218-O ki görüyor seni kıyam ettiğin zaman.

219-Görüyor nasıldır secde edenler içinde dolaşman.

220-Kuşkusuz O’dur iyice bilen, iyice duyan.

221-Haber vereyim mi size şeytanların kime iner olduğundan?

222-Herbir iftiracı günahkâr üzerine iner onlar.

223-Kulak kabartırlar ama çoğu yalancıdır onların.

224-Şairlere gelince, onlara da çapkınlar-sapkınlar uyar.

225-Görmez misin onları ki, her vadide şaşkın-tutkun dolaşırlar.

226-Ve onlar, yapmayacakları şeyleri söyler dururlar.

227-İman edip barışa yönelik işler yapanlar, Allah’ı çok ananlar ve zulme uğratıldıktan sonra başarıya ulaşanlar böyle değillerdir. Zulmedenler, hangi devrime uğrayıp baş aşağı döneceklerini yakında bilecekler.

Paylaşım:

 

Ayetler (1-68): İlk ayetteki üç harf ve benzerleri ile ilgili paylaşım daha önce A’raf suresinde sunulmuştu. Tebliğine karşılık alamayan Muhammed’e üzülmemesi öneriliyor. Beşerin kendilerine iletilen, söze bürünmüş bir öğüdü daima inkâr ettiği, onların sadece cezadan anladıkları ifade edilmiş. Diğer ayetlerde Musa’nın, ilahi tebliği iletmeye çalışırken Firavun’la olan mücadelesini görüyoruz. Ayet (10) da Musa’ya Rabbi’nin seslenerek verdiği talimatı Muhammed’in hatırlaması istenmiş. Kişi ancak daha önceden tanık olduğu bir olayı hatırlar, bilgi sahibi olmadığı bir olayı değil. Acaba Muhammed dünya okulunda bedenlenmeden önce söz edilen konu hakkında bilgi sahibi olabilir mi? Elde beşerin kabul edebileceği cinsten pozitif bir kanıt olmasa da sorunun cevabı EVET olacaktır. Bu bölümde ve daha sonraki bölümlerdeki bazı ayetlerde Muhammed’e hitapla “senin Rabbin mutlak Azîz, mutlak Rahîm’dir” deniyor. Burada kullanılan mutlak teriminin tanımının asırlardır tartışıldığı anlaşılıyor. Ancak şimdilik var olanla yetinirsek; mutlak terimi, -hiçbir şeye bağlı olmaksızın, hiçbir şey ile sınırlandırılmaksızın var olan- anlamı yeterli olacaktır ki bu tanım zaten yoktan var eden güce gider. 

 

Ayetler(69-104): Bu bölüm ayetleri önce İbrahim ve kavminin mücadelesine temas ederken diriliş dönemine de gönderme yapılıyor. İbrahim, gerçekleri fark etmeye başladığından, sorularına aldığı cevaplarla kavminin atalarının öğretisini devam ettirdiklerini yani beşer yapısı bir inanç oluşturduklarını görür. Benzer bir durum Muhammed ve kavmi arasındaki konuşmalarda da görülür. Beşerin sadece yaratılması değil, düşüncesi bile kontrol altındadır. Bir topluma bir uyarıcı geldiğinde bile, o toplumun atalarının oluşturduğu bir inanç sistemine bağlanması yadırganacak bir durum değildir. Ancak uyarıcı geldikten sonra toplum içinden bir kısım bireyler çağrıya uyarken diğerleri inkârı tercih edeceklerdir ki bunlar kişinin ruhsal tekâmül planı ile uyumludur. Ayet (89) oldukça aydınlatıcıdır. Aslında beşerin tüm macerasını özetlemektedir: “Yalnız temiz bir kalple Allah’a varan kurtulur.” Bu olayın bir başka anlatımı ise “arınmadır”. Dünya okuluna gelişimiz, cehennem boyutundaki eğitimimiz ruhsal arınmamıza yöneliktir. Arınmanın sonsuz olduğunu düşünme eğilimindeyim. Ayette bahsedilen “Allah’a varan kurtulur” ifadesi üzerinde düşünülmesi gerekir. Kurtuluş terimi, en basit yaklaşımla, cehennem boyutuna gidişe gerek olmaması olarak düşünülebilir. Ancak “Allah’a varış” kavramı hiçbir şekilde fiziki bir varış olarak düşünülmemelidir. Gören gözler için dünyada bile Allah’ın yüzünün her tarafta olduğu gerçektir. O’nun yansımalarının ise her boyutta olduğunu hissedebiliriz. 

 

Ayetler(105-191): Surenin ilk ayetleri, Kur’an’ı inkâr edenler yüzünden Muhammed’in üzülmemesini anlatır. Muhammed’i rahatlatmak için kendinden önce gelen elçilerin de benzer tepkilerle karşılaştığını ifade edebilmek için bu bölümde elçilerden Nûh, Hûd, Salîh, Lût ve Şuayb’in yaşamlarından kesitler sunulmaktadır.

 

Ayetler(192-227): Bu bölümdeki ayetlerle; Kur’an, Kur’an’ın indirilişi, Muhammed’e yönelmiş bazı öneriler, inkârcıların düşüncelerinde ısrarı ve sonucu kısaca anlatılmaktadır. Kur’an’ın dili Arap dilindedir. Tebliğin yapılacağı bir toplumun bir ferdi olan bir elçinin tebliğini o toplumun dili ile yapmasından doğal ne olabilir ki. Ancak Kur’an’ın Arap dilinde olması, Arap dilini kutsallaştırmaz. Çünkü Kur’an dünya toplumuna bir öğüt kitabıdır. İnanç bireyseldir. O halde bireyler tebliğ kitabını ana dillerinde okumalıdır. Aksi halde anlamaya başlayıp öğüt almaları mümkün değildir. Dahası namaz ritüeli sırasında kişiler, anlamını bilmediği Arapça  sureleri okumaktadır. Halbuki Kur’an der ki:

Nisa Suresi-43 Ey iman edenler! Sarhoşken, ne söylediğinizi bilinceye kadar, ... namaza yaklaşmayın.

 

   Kur’an her toplumun önce uyarıldığını, uyarıya aldırmayıp yanlış yolda devam edenlerin ise cezalandırıldığını hatırlatıyor (Şuara suresi-208). Uyarıya aldırmamanın sebebini ise başka bir ayet gösteriyor:

 

Neml Suresi-4 Şu bir gerçek ki, âhirete inanmayanların amellerini biz, kendileri için süsleyip püsledik. Bu yüzden onlar kalpleri körelmiş olarak şaşkınlık içinde bocalar dururlar.

 

   Aslında son ayette anlatılan bir kasıt sonucu değildir. Sadece öyle görünür. Çünkü o kişiler henüz tebliği anlayabilecek kadar tekâmül etmemiştir. Yaratılmış her şeyin bir enerjisi vardır. İlahi tebliğin de bir enerjisi vardır ve çok yüksek olduğunu düşünürüm. O yükü kaldıramayacaklar eğitimlerine, planlamayı yapanların uygun gördükleri okullarda, devam edeceklerdir.

NEML  SURESİ

 

1-Tâ, Sîn. İşte bunlar Kur’an’ın ve açık-seçik beyanlar sunan Kitap’ın ayetleridir.

2-Müminlere bir kılavuz ve bir muştudur o.

3-O müminler ki, namazı kılar, zekâtı verirler. Ve âhirete de tam bir biçimde inananlar da onlardır.

4-Şu bir gerçek ki, âhirete inanmayanların amellerini biz, kendileri için süsleyip püsledik. Bu yüzden onlar kalpleri körelmiş olarak şaşkınlık içinde bocalar dururlar.

5-İşte bunlardır kendilerine azabın korkuncu öngörülen. Âhirette hüsrana uğrayacaklar da onlardır.

6-Emin ol ki, sen bu Kur’an’a Hakîm ve Alîm bir kudret tarafından muhatap kılınıyorsun.

7-Hatırla o zamanı; Mûsa, ailesine şöyle demişti: “Ben bir ateş fark ettim. Ondan size bir haber getireceğim, yahut parlak bir kor getireceğim ki ateş yakıp ısınabilesiniz.”

8-Mûsa ateşe vardığında şöyle çağrıldı. “Ateşteki kimse de ateşin çevresindekiler de kutsal ve bereketli kılınmıştır. Ve âlemlerin Rabbi olan Allah, bütün eksiklik ve iğretiliklerden arınmıştır.”

9-“Ey Mûsa! Kuşkun olmasın ki ben, Allah’ım; Azîz olan, Hakîm olanım…”

10-“Asanı bırak.” Bunun üzerine Mûsa, asayı çevik bir yılan gibi titreyip kıvrılır görünce gerisin geri kaçtı ve arkasına bakmadı. “Korkma ey Mûsa, benim. Benim huzurumda elçi olarak gönderilenler korkmaz.”

11-“Zulme bulaşan müstesna. O da bunu kötülüğün arkasından güzelliğe çevirirse hiç kuşkusuz ben Gafûr’um, Rahîm’im.”

12-Elini koynuna sok; Firavun ve toplumuna yönelik dokuz mucizeden biri olarak pürüzsüz ve lekesiz, bembeyaz bir biçimde çıkacaktır. O Firavun ve yandaşları gerçekten fıska batan bir topluluk haline geldiler.”

13-İşte bu şekilde ayetlerimiz göz ve gönül açar bir biçimde onlara geldiğinde şunu deyiverdiler: “Açık bir büyüdür bu…”

14-Zulüm ve böbürlenmeyle, ona karşı çıktılar. Oysaki öz benlikleri, onun gerçekliğine kanaat getirmişti. Bak da gör, nasıl olmuştur o bozguncuların sonu!

15-Andolsun biz, Davûd’a da Süleyman’a da bir ilim verdik. Onlar şöyle dediler: “Bizi, mümin kullarının bir çoğundan üstün kılan Allah’a hamd olsun.”

16-Süleyman, Davûd’a mirasçı oldu ve şöyle dedi: “Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi ve bize her şeyden biraz verildi. Kuşkusuz bu, apaçık lütfun ta kendisidir.” 

17-Cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları, Süleyman’ın huzurunda bir araya getirildi. Onlar, düzenli bir biçimde sevk ediliyorlardı.

18-Karınca vadisine geldiklerinde, bir karınca şöyle seslendi: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin ki, Süleyman ve orduları farkında olmayarak sizi ezmesinler.”

19-Bunun üzerine Süleyman, karıncanın sözüne güldü ve dedi: “Rabbim! Bana ve ebeveynime lütfettiğin nimetine şükretmeme, hoşnut olacağım barışçıl bir iş yapmama imkân ver. Ve rahmetinle beni barışsever kullarının arasına sok.”

20-Kuşları teftiş etti de dedi ki: Hüdhüd’ü neden göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?”

21-“Ona acımasızca azap edeceğim, belki de onu boğazlayacağım; yahut da bana açık bir kanıt getirecek.”

22-Az sonra Hüdhüd gelip şöyle dedi: “Senin fark edemediğin bir şeyi fark ettim ve sana Sabâ’dan parlak bir haber getirdim.”

23-Sabâlılara hükmeden bir kadın buldum. Kendisine her şeyden bir pay verilmiş, kocaman bir tahtı var.”

24-“Onu ve toplumunu, Allah’ı bırakıp güneşe secde eder buldum. Şeytan onlara, yapıp ettiklerini süslü gösterip onları yoldan saptırmış. Artık doğruyu bulamazlar.”

25-“Göklerde ve yerdeki sırrı açığa çıkaran, onların gizlediklerini de açıkladıklarını da bilen Allah’a secde etmemek gayretindeler.”

26-“O Allah ki, tanrı yok kendinden başka, o büyük arşın rabbidir O.”

27-Süleyman dedi: “Doğru mu söyledin yoksa yalancılardan mısın, göreceğiz.”

28-“Şu yazımı götürüp onlara at. Sonra onlardan uzaklaş da bak bakalım, nasıl davranacaklar?”

29-Melike Belkıs dedi ki: “Ey ileri gelenler, bana önemli bir mektup bırakıldı.”

30-“Süleyman’dan bir mektup. Rahman ve Rahîm Allah’ın adıyla başlıyor.”

31-“Söylediği şu: Bana büyüklük taslamaya kalkmayın. Teslim olarak huzuruma gelin.”

32-Melike dedi: “Ey danışmanlarım, bu meselem konusunda bana fikir verin. Siz onaylamadıkça, hiçbir işe kesin karar vermem.”

33-Dediler ki: “Biz çok güçlüyüz, çok yaman savaşırız. Buyruk senin. Ne karar vereceğini sen bilirsin.”

34- Melike dedi: “Şu bir gerçek ki krallar bir kente/bir memlekete girdiler mi, orada bozgun çıkarırlar; oranın onurlu insanlarını zelil-sefil ederler. İşte böyle yaparlar.”

35-“Şimdi ben onlara bir hediye göndereceğim ve bakacağım elçiler neyle geri dönecekler.”

36-Elçi geldiğinde, Süleyman dedi ki: “Siz bana mal ile destek mi veriyorsunuz? Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha kıymetlidir. Sizin hediyenizle, benden çok siz ferahlarsınız.”

37-“Seni gönderenlere dön. Vallahi, karşı koyamayacakları ordularla üstlerine gelirim ve onları oradan, başları eğik, aşağılanmış bir halde sürer çıkarırım.”

38-Süleyman kurmaylarına dedi ki: “Onlar teslim olup huzuruma gelmeden önce, o kadının tahtını hanginiz bana geri getirebilir?”

39-Cinlerden bir ifrit şöyle dedi: “Sen daha makamından kalkmadan, onu sana getirebilirim. Ben bunu yapacak güçteyim ve gerçekten güvenilir biriyim.”

40-Kendinde Kitap’tan bir ilim olan kişi de şöyle dedi: “Ben onu sana, gözünü açıp yumuncaya kadar getiririm.” Derken Süleyman, tahtı, yanında kurulmuş görünce şöyle konuştu: “Rabbimin lütfundandır bu. Şükür mü edeceğim, nankörlük mü diye beni denemek istiyor. Esasında şükreden, kendisi lehine şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse bilsin ki, Rabbim Ganî’dir.

41-Emir verdi: “Onun tahtını başkalaştırın, bakalım tanıyacak mı; tanıyamayanlar arasına mı girecek?”

42-Melike gelince  şöyle denildi. “Senin tahtın da böyle mi?” Dedi: “Bu sanki o. Zaten daha önce bize bilgi verilmişti ve biz Müslüman olmuştuk.”

43-Daha önce Allah dışında ibadet ettikleri, onu engellemişti. Çünkü o, küfre sapmış bir topluluktandı.

44-Ona denildi: “Köşke gir.”  Melike onu görünce su sandı ve baldırlarını açtı. Süleyman dedi ki: “O, cilalı sırçadan yapılmış parlak bir avlu/zemindir.” Melike dedi: “Rabbim, doğrusu ben öz benliğime zulmetmişim. Artık Süleyman’la birlikte, âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oluyorum.”

45-Andolsun, Semûd’a da kardeşleri Sâlih’i, şunu tebliğ etmek üzere gönderdik: “Allah’a kulluk/ibadet edin.” Bir de ne görelim, onlar birbiriyle boğuşan iki fırka oluvermişler.

 46-Sâlih dedi: “Ey toplumum! İyilikten önce kötülüğü istemede aceleniz niye? Merhamet görebilmeniz için Allah’tan af dileseniz olmaz mı?

47-Dediler: “Sen ve beraberindekiler yüzünden başımıza uğursuzluk geldi/sen ve beraberindekileri uğursuzluk belirtisi sayıyoruz.” Dedi: “Uğursuzluk kuşunuz Allah katındandır. Daha doğrusu siz, imtihana çekilen bir topluluksunuz.”

48-O kentte, hep bozgun çıkarıp barışa hiç yanaşmayan dokuz çete vardı.

49-Allah adına yeminleşerek şöyle dediler: “Ona ve ailesine bir gece baskını yapalım, sonra da velisine şöyle diyelim: Biz onun ailesinin öldürülüşüne tanık olmadık. Vallahi, doğru söyleyenleriz.”

50-Onlar bir tuzak kurdular, biz de ir tuzak kurduk, ama şuursuzluk eden onlardı.

51-Bir baksana nasıl oldu tuzaklarının sonu! İşte, onları da topluluklarını da hep birlikte yere geçirdik. 

52-İşte sana onların, işledikleri zulümler yüzünden çöküp ıpıssız kalmış evleri. Hiç kuşkusuz bunda, ilmi kullanan bir topluluk için kesin bir ibret vardır.

53-Biz inananları, korunup sakınanları kurtardık.

54-Lût’u da resul olarak gönderdik. Toplumuna şöyle dedi: “Gözünüz göre göre şu iğrençliği yapıyorsunuz ha!”

55-“Siz şehvetinizi tatmin için kadınları bırakıp erkeklere mi gidiyorsunuz? Doğrusu siz cehalete saplanmış bir topluluksunuz.”

56-Toplumunun cevabı sadece şunu söylemek oldu: “Çıkarın şu Lût ailesini kentinizden; bunlar temizlik tutkunu olmuş kişilerdir.”

57-Bunun üzerine onu ve âilesini kurtardık. Karısı hariç. Onu, arkada kalanlardan biri olarak takdir etmiştik.

58- Üzerlerine bir de yağmur yağdırdık. Uyarılmış olanlar üzerine inen yağmur da ne kötüdür!

59- De ki: “Hamd Allah’a, selam O’nun seçip yücelttiği kullarına! Allah mı hayırlı, yoksa onların ortak tuttukları mı?”

60-Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size bir su indiren mi hayırlı? Biz o suyla sizin için gözler-gönüller açan bahçeler bitirdik. Sizin, onların bir tek ağacını bitirmeniz mümkün değildi. Allah’ın yanında bir ilah mı var? Hayır! Ama onlar döneklik eden bir topluluktur.

61-Yoksa yeri bir karargâh yapıp şurasına-burasına nehirler serpiştiren, üzerine dayanıklı dağlar konduran ve iki deniz arasına bir engel yerleştiren mi hayırlı? İlah mı var Allah’ın yanında!? Hayır! Ama onların çokları ilimden nasipsizliği sürdürüyorlar.

62- Yoksa zorda kalan yalvardığında, onun imdadına yetişip sıkıntı ve kederi kaldıran, sizi yeryüzünün hükmedenleri kılan mı hayırlı? Allah’ın yanında bir ilah daha var mı!? Ne kadar da az ibret alıyorsunuz. 

63-Yoksa size karanın ve denizin karanlıklarında yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi hayırlı? Allah’ın beraberinde bir ilah daha mı var?! Allah, onların ortak tuttuklarından uzaktır, arınmıştır.

64-Yoksa yaratmaya başlayıp sonra tekrar tekrar yaratan ve sizi gözeten ve yerden rızıklandıran mı hayırlı? Allah’ın yanında bir ilah mı var? De ki: Getirin susturucu kanıtınızı, eğer doğru sözlüler iseniz.”

65-Deki: “Göklerde ve yerde, Allah’tan başka hiç kimse gaybı bilmez. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler..”

66-Hayır, onların bilgileri âhiret konusunda yetersiz kalmıştır. Daha doğrusu onlar ondan kuşku duymaktadır. Hayır, hayır! Onlar, onu göremeyecek kadar kördürler. 

67-İnkârcılar dediler ki: “Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra, gerçekten biz bundan sonra mı ortaya çıkarılacağız?”

68-“Yemin olsun, bununla şimdi biz, önceden de atalarımız tehdit edildi. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değil.” 

69-De ki: “Yeryüzünde dolaşın da bir bakın nice olmuştur günahkârların sonu!”

70-Onlar yüzünden tasalanma. Kurmakta oldukları tuzaklardan ötürü de sıkıntıya düşme.

71-“Eğer doğru sözlülerseniz bu vaat ne zaman?” derler.

72-De ki: “Acele isteyip durduğunuzun bir kısmı belki de arkanıza takılmıştır.”

73-Senin Rabbin, insanlara karşı gerçekten lütufkârdır; fakat çokları şükretmezler.

74-Ve senin Rabbin, onların göğüslerinin sakladığını da açığa vurduğunu da çok iyi bilir.

75-Yerde ve gökte hiçbir gayb yoktur ki, açıklayıcı bir Kitap’ta olmasın.

76-Hiçkuşkunuz olmasın ki bu Kur’an, İsrailoğullarına, ihtilafa düştükleri şeylerin birçoğunu anlatıyor.

77-Ve elbette o, inananlara bir kılavuz ve rahmettir.

78-Rabbin, o İsrailoğulları arasında hükmünü verip gereğini yapacaktır. Azîz’dir, Alîm’dir O.

79-Allah dayanıp güven, çünkü sen apaçık gerçeğin üzerindesin.

80-Sen, ölülere işittiremezsin. Eğer dönüp giderlerse, sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.

81-Ve sen, düştükleri sapıklıktan körleri de çıkaramazsın. Teslim olmuş kişiler halinde ayetlerimize inananlardan başkasına sesini duyuramazsın.

82-O söz tepelerine indiğinde, yerden onlar için bir dabbe çıkarırız da o onlara, insanların bizim ayetlerimize gereğince inanmadıklarını söyler.

83-O gün her ümmetin içinden ayetlerimizi yalanlayanlardan bir zümre derleriz de onlar, toplu halde ortaya sürülürler.

84-Geldiklerinde Allah onlara: “Ayetlerimizi, onlara ilminiz yeterli olmadığı için mi inkâr ettiniz yoksa başka bir iş mi yaptınız?” der.

85-İşledikleri zulümler yüzünden o söz tepelerine inmiştir; artık tek kelime söyleyemezler.

86-Görmediler mi; biz geceyi içinde dinlensinler diye, gündüzü de gösterici bir ışık olsun diye oluşturduk. İşte bunda, inanan bir topluluk için elbette ibretler vardır.

87- Sûra üfürüleceği gün, Allah’ın dilediği dışında herkes, göklerdekiler, yerdekiler dehşet içinde kalacaktır. Hepsi boynunu bükmüş bir halde O’nun huzuruna gelir. 

88-Sen dağlara bakar da onları donuk-durun görürsün. Oysaki onlar, bulutların dolaştığı gibi dolaşmaktadır. Her şeyi güzel ve mükemmel yapan Allah’ın sanatıdır bu. Yaptıklarınızdan gereğince haberdardır O.

89-İyilik ve güzellik getirene, getirdiğinden daha hayırlısı vardır. Onlar o gün korkudan güvene çıkmışlardır.

90-Kötülük getirenlerin ise yüzleri ateşte sürtülür. Sadece yapıp ettiklerinizle cezalandırılırsınız.

91-“Ben, sadece bu beldenin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Orayı saygıya layık kılmıştır O. Her şey O’nundur. Ben Müslümanlardan olmakla emrolundum.”

92-“Ve Kur’an okumakla emrolundum. Artık kim yola gelirse kendi nefsi için gelir. Sapmışa gelince, böylesine de ki: “Ben uyarıcılardan biriyim. Hepsi bu!”

93-Ve şöyle yakar: “Hamd olsun Allah’a. O size ayetlerini gösterecek de siz onları tanıyacaksınız. Senin Rabbin, yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir.”


 

Paylaşım:

 

Ayetler(1-6): Birinci ayetteki harfler gizlenmiş bilgiyi içerir diye düşünebiliriz. Açıkça ifade ediliyor ki Kur’an ayetleri aynı zamanda Kitap’ın yani Ana Kitap’ın ayetleridir. Ana Kitap’ın genel tekâmül konusu ile ilgili ana planı içerdiğini düşünürsek, güncel gelişmelerle ilgili bazı Kur’an ayetlerinin Ana Kitap’ta olduğunu kabul etmek mümkün görünmüyor. Ana Kitap değişmez, Muhkem bilgiyi içerir. Onlar değişen dünya realitesine uygun olarak Muhammed’e iletilen öneriler olamaz. Ana Kitap’tan doğrudan verilen bilgi inananlar için hem kılavuz hem de müjdedir.

   Ahirete inanmayanların ise, ifade edildiğine göre, yaptıkları işler kendilerine süslü gösteriliyormuş. Böylece onlar kalpleri körelmiş olarak yaptıklarına devam ederler ve böylece dünya işleri içinde bocalar dururlar. Bu ise bir bakıma azap değil midir? Onlar ahirette de üzüleceklermiş ki tamamı kişisel tekâmül planı içinde düşünülebilir. 

   Kur’an’ın anlatımına göre Muhammed, Hakîm ve Alîm bir kudret tarafından Kur’an’a muhatap kılınmış, yani görevlendirilmiş. Resullerin seçimi O’nun yetkisi içindedir. Bu anlatımda Kur’an’ın Muhammed’e hitap ettiğini düşünebiliriz. Muhammed ise aldığını beşere iletmiş. Ayrıca, muhatap olmayı, Kur’an’ın içerdiği bilgiye ulaşabilme diye anlamak mümkündür. Muhammed o dönemde bu bilgiyi toplumuna ne kadar anlatabildi, bilmiyoruz. Günümüzde ise Muhammed hayatta değildir. Ancak hepimizin tek öğreticisi olan Alemlerin Rabbi’nin lütfu herkese açıktır. Her bireyin tekâmül planı uyarınca hak ettiği, kendisine iletilebilir. Kapının açılması mümkündür. Yeter ki gerekli liyakate sahip olalım.  

 

Ayetler(7-14): Muhammed’e hatırlaması istenen bir konu ile ilgili olan ayetlerde, Musa ve ailesinin seyahati esnasında soğuk bir gece vakti yakındaki Sina Dağında gördüğü bir ateşten yararlanmak için gittiğinde Musa’nın yaşadıkları anlatılıyor. Öncelikle dikkatimizi çeken Muhammed’e olayın hatırlatılmasıdır. Demek ki Muhammed konuyu daha önceden biliyordu; fakat nasıl? Kesin bir cevabının olduğunu sanmam. Ancak bir önceki bölümde “Muhammed’in Kur’an’a muhatap kılınması” çerçevesinde düşünülmelidir. 

   Bu bölümde belirtilen ateş, bildiğimiz anlamda değildir. Enerji yoğunluğu olmalı. Kur’an’ın başka surelerinde de Musa’nın ateşe yaklaşması konusu  incelenir. O anlatımlarda bölgenin adının Tûva olduğu kendisine ifade edilmiş. Enerji yoğun bölgeye yaklaştığında, kendisine seslenilmiş ve “ateşteki kimsenin de ateşin çevresindekilerin de kutsal ve bereketli kılındığı” söylenmiş. Ateşin içindeki kimse görevli bir melek olmalı. Ateşin çevresindeki ise Musa’nın kendisidir. Musa burada muhtemelen ilk vahyi aldı. Kendisine asasını yere bırakması istendi. Böylece bir mucizeye tanık oldu. Musa, asasının bir yılan gibi göründüğünü fark etmiş ve kaçmaya yeltenince gerekli uyarıyı almış. Elçilerin korkmaması gerektiği kendisine hatırlatılmış. Arkasından Musa’ ikinci mucizeyi görmüş. Aldığı öneri üzerine elini koynuna sokup çıkarınca, ellerinin beyazlaştığını fark etmiş. Beyazlaşma, enerji yüklenme olmalıdır diye düşünebiliriz.

   Musa, anlatılan mucizeleri Firavun ve yandaşları huzurunda gerçekleştirdiğinde Firavun ve yandaşları, öz benlikleri gerçeği fark etmiş olsa da, gördüklerini büyüdür diyerek geçiştirmeye çalışmışlar. 

 

Ayetler(15-44): Bu bölümdeki ilk ayetlerde, Süleyman ve babası Davud’a Biz boyutu tarafından sağlanan bilgi ile onların diğer inanmışlardan daha güçlü oldukları anlatılmış. Süleyman’ın çeşitli hayvanlarla iletişim kurabildiğini ve bu nimetler dolayısıyla Rabbine şükredebilmesi için Rabbinin hoşnut olacağı bir işi yapmasının kendisine nasip edilmesi arzusunu belirtmiş. Burada yaratıcı gücün inanmışlardan beklentisinin zamana ve şekle bağlı ritüellerin icrası değil, toplum yararına yapılan işlerin ve genelinde tüm yaratılmışa hizmet eden eylemlerin esas olduğunu görüyoruz. Aynı yaklaşımı, Muhammed’e hitap eden ve fakat tüm inanmışları ilgilendiren, başka bir ayette görürüz:

Duhâ suresi-11 Ve Rabbinin nimetini söz ve fiillerinle yerine getir.

   Bu bölümün diğer ayetleri Saba melikesi Belkıs hikâyesi ile ilgilidir. Süleyman’a hizmet edenlerden Hüdhüd kuşu Süleyman’a Saba halkı ile ilgili bilgi iletir. İlginç olan, Hüdhüd kuşunun Süleyman’a verdiği haber içinde olup, inanç ile ilgili sahip olduğu bilgidir. Süleyman melikenin kendisini ziyaret etmesini ister. Melike yolda iken, Süleyman’ın emrinde olan ilim sahibi birisinin Melikenin tahtını Süleyman’ın sarayına getirebilmesi dikkatimizi çeker. Bu olay, günümüzde henüz bilinmeyen bir teknikle maddenin mekân değiştirmesi değil midir? Bu bölüm sonunda, melikenin daha önceki inancı ile öz benliğine zulmettiğini anlayarak, âlemlerin Rabbi Allah’ teslim olduğunu görüyoruz.  

 

Ayetler(45-58): Bu bölümde, Kur’an’ın başka surelerinde de değinilmiş olan bazı olaylar özetlenmiş. Elçilerden Salih ve Lût’un toplumlarına öğütleri ve bu öğütleri dinlemeyen toplumlarının cezalandırılmaları hatırlatılmış. 

 

Ayetler(59-64): İlk ayet hamd kelimesinin kullanılışına bir örnektir. Yaratılmışın, yaratılıştaki olağanüstülüğü görüp Yaratan’ı yüceltmesi olarak kullanılmış. Ayet(60) da ise dünyaya suyu O’nun sağladığı ve fakat o suyla dünyada biyolojik çeşitliliğin Biz tarafından oluşturulduğunu anlıyoruz. Diğer bazı örnekler verilerek bunların ve diğerlerinin Allah’tan başka yaratıcısının olamayacağı açıklanmış. Ayet(64) ise yaratılışın devamlılığını ifade ediyor; şöyle ki, ”tekrar tekrar” yaratılmadan bahsediliyor. Burada tekrar tekrar yaratılanın, maddeden yaratılan beden olduğunu düşünebiliriz. Özümüzün buna ihtiyacı yoktur. Zaten beden, öz varlığımızın tekâmülü için bir vasıtadan başka bir şey değildir. 

 

Ayetler(65-75): Yaratılmış hiçbir varlık gaybı bilemez. Gayb sadece Allah’ın bilgisi içindedir ve olan, olacak olan her şeyin açıklayıcı bir Kitap’ta olduğu anlatılmış. Söylenenler O’nun Arzu Planı çerçevesinde düşünülmelidir. Bu düşünceyi destekleyen Kur’an ayetini hatırlayalım

 

Mürselât Suresi 11- Resuller vakte bağlandığında. Resuller; toplumunu, genelinde beşeriyeti, aydınlatmak ve ruhsal tekâmüle yardımcı olmak için görevlendirilmişlerdir. Beşerin kapasitesi Yaratıcı Güç tarafından bilindiği için, hangi resul hangi mesajı verecek konusu alt plan olarak planlanmış olmalı diye düşünebiliriz. Bu çerçevede konuya yaklaşırsak, günümüz beşerinin, Musa’nın, İsa’nın ve Muhammed’in muhatap olduğu toplumların bireylerinden düşünce yönünden daha farklı olduğunu kabul edebiliriz. Günümüz toplumlarının ihtiyacı olan, gerektiğinde ve gerektiği kadar ulaştırılacaktır. 

 

Ayetler(76-85): Kur’an İsrailoğulları’nın anlaşamadıkları konulara açıklık getirdiği gibi özünde insanlara bir kılavuz ve rahmettir. Kılavuzdur, beşerin çıktığı tekâmül yolunda, yollarını bulmalarını sağlar (sırat-ı müstakîm) ve rahmettir, çünkü ruhsal gelişmelerine yardımcı olur.

   Muhammed, sözlerinin herkes tarafından anlaşılamayacağı konusunda uyarılır. Çünkü onlar ölüdürler, biyolojik olarak canlı olsalar bile. Yani henüz ruhsal diriliş aşamasında değildirler. Muhammed’in tebliğini ise sadece “Allah’a teslim olmuş ve ayetlere inanmış kişiler” duyabilir. Burada duyma teriminin, tebliğin içeriğini anlamaya doğru adım atma anlamında anlaşılması doğru olur diye düşünebiliriz.

   Toplu ruhsal diriliş döneminde gerçekler herkes tarafından fark edilmeye başlanınca beşer yaptığı hataları zaten kendisi fark edecektir. “Dabbe” teriminin bu oluşumun beşer tarafından anlaşılabilmesi için kullanılmış olduğunu düşünürüm. Çünkü Kur’an’ın tebliğ edildiği dönemde o topluma ruhsal dirilişi anlatma imkânı olduğunu sanmam. 

 

Ayetler(86-93): Sûr’a üfürülerek ölülerin kaldırılması beşerin anlayabileceği bir şekilde anlatılmış. Olay süreç içinde toplumsal uyanışa işaret eder diye düşünebiliriz. Muhammed’e söylendiği gibi beşer dağları sabit, hareketsiz görür. Dağların ve hatta büyük kara parçalarının mağma tabakası üzerinde hareket edebildiği günümüz beşerinin bildiği bilimsel bir gerçektir. Müslümanlardan olmak, Allah’a kulluk etmek ve Kur’an okumanın, Muhammed’in görevleri içinde olduğu belirtilmiş. Kur’an’ı kendisi tebliğ ettiği halde Kur’an okuması Muhammed’e niçin önerilmiş? Kur’an’ın ruhsal tekâmüle yardımcı olduğu gerçeğini düşünebilir miyiz? Bu düşünce bir ayette belirtilir:

 

İsra Suresi-79: Sana özgü bir ibadet olarak, gecenin bir kısmında, o Kur’an’la meşgul olmak üzere uyanık ol/uykudan uyan. Böylece Rabbinin seni övülmüş bir makama/Makam-ı Mahmud’a ulaştırması  umulur.

  Burada paylaşılan bilgi, belirlenmiş bir boyuta tekâmülden bahsetmektedir. Başka bir ayette ise Kur’an’la meşgul olursa Muhammed’in ismi konmamış bir mertebeye ulaşabileceğini görüyoruz:

Kasas Suresi-85: Bu Kur’an’ı sana farz kılan, elbette ki seni vaat edilen yere/belirlenen sona götürecektir…   

    Surenin son ayetinde ise Muhammed’in Allah’a hamd etmesi isteniyor. Çünkü Allah’ın ayetlerini görüp, O’nun yüceliğini herkes fark edecekmiş.    

 

NOT: Surenin son bölümünde ruhsal tekâmül için Kur’an’la meşgul olunması gerektiğini anlıyoruz. Kur’an’la meşgul olmak, Kur’an okumak olsa gerek. Bu konu toplumumuzda asırlardır uygulanagelmektedir. Kişiler Arap dilinde Kur’an’ okuduğunda sevap kazanacağını sanır. Muhammed Kur’an’ı ana dilinde okumaktadır. Yani ne okuduğunu bilerek okumaktadır. Okumak fiili sadece bir metini anlamadan okumak değildir. O yüzden inanmış kişiler Kur’an’ı ana dillerinde okuyup düşünmelidir. Çünkü tekâmül yolunda, idrak edilen ancak olunur. Vakte ve şekle bağlı ritüeller yetmez; Onlar ancak, eğer düşünürsek, anlamamıza belki yardım edebilir.                                 

KASAS  SURESİ

1-Tâ, Sîn, Mîm.

2-İşte sana, açık-seçik beyanda bulunan Kitap’ın ayetleri. 

3-İman edecek bir toplum için, Mûsa ve Firavun’un haberinden bir kısmını sana hak olarak okuyacağız.

4-Gerçek şu: Firavun o yerde egemenlik kurmuş ve ora halkını gruplara ayırmıştı. Onlardan bir topluluğu horlayıp eziyordu: Bu topluluğun erkek çocuklarını doğruyor, kadınlarını hayata salıyordu. O gerçekten fesadı yayanlardandı.

5-Ve biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip horlananlara nimet ve bağış sunalım, onları önderler yapalım, onları mirasçılar haline getirelim.

6-Ve yeryüzünde onlara imkân ve kudret verelim. Firavun’a, Hâman’a ve onların ordularına da korkmakta oldukları şeyleri gösterelim.

7-Mûsa’nın annesine şunu vahyettik: “Emzir onu. Onun aleyhinde bir korku hissedince de nehire bırakıver onu. Korkma, üzülme. Kuşkun olmasın ki, biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu resullerden biri yapacağız.

8-Nihayet, Firavun ailesi onu kayıp bir şey olarak bulup aldı. O, kendileri için bir düşman ve tasa olacaktı. Gerçek olan şu ki Firavun, Hâman ve bunların orduları yanlış yoldaydılar.

9-Firavun’un karısı şöyle dedi: “Benim için de senin için de bir göz aydınlığıdır bu. Öldürmeyin onu, bize yararı olabilir, yahut onu çocuk ediniriz.” Onlar işin farkında olmuyorlardı.

10-Mûsa’nın annesinin kalbi ise bomboş bir halde sabahladı. Eğer inananlardan olması için kalbine bir bağ vermeseydik, onu açığa vuracak bir durumdaydı.

11-Annesi, Mûsa’nın kız kardeşine, “onu izle” dedi. O da onu kenardan gözledi. Onlarsa işin farkında olmuyorlardı.

12-Biz daha önce ona, süt emziren kadınları haram kılmıştık. Bu sırada kız kardeşi dedi ki: “Onun bakımını sizin için üstlenecek, onu eğitip öğretmeyi yüklenecek bir ev halkını size tanıtayım mı?”

13-Nihayet Mûsa’yı öz anasına geri çevirdik ki, o ananın gözü aydın olsun, kederlenmesin ve Allah’ın vaadinin hak olduğunu bilsin. Fakat çokları bunu bilmezler.

14-Mûsa, yiğitlik çağına ulaşıp olgunlaşınca ona hikmet ve ilim verdik. Biz, güzel düşünüp güzel davrananları böyle ödüllendiririz.

15-Halkının habersiz olduğu bir sırada kente girdi. Orada iki adam buldu, dövüşüyorlardı. Bu, Mûsa’nın halkından, şu da düşmanlarından. Kendi halkından olan, düşmanından olana karşı Mûsa’dan yardım istedi. Mûsa ona bir yumruk indirip işini bitirdi. Dedi: “Bu yaptığım, şeytanın amelindendir. İnsanı saptıran açık bir düşmandır o.” 

16-“Rabbim, öz benliğime zulmettim, beni affet” diye yakardı da Allah onu affetti. Gafûr O’dur, Rahîm O’dur. 

17-Dedi: “Rabbim, bana lütfettiğin nimete yemin ederim ki, bir daha suçlulara arka çıkmayacağım.”

18-Kentte, korku içinde sabahladı, göz-kulak kesiliyordu. Bir de baktı ki, dün omdan yardım isteyen adam yine onu yardıma çağırıyor. Mûsa ona dedi ki: “Anlaşıldı sen, tam azmış bir adamsın.”

19-Mûsa, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince o şöyle dedi: “Dün bir adamı öldürdüğün gibi, bugün de beni mi öldürmek istiyorsun. Sen yeryüzünde zorba olmaktan başka bir şey istemiyorsun. Barışseverlerden olmak gibi bir niyetin yok.”

20-Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. Dedi: “Ey Mûsa, kentin ileri gelenleri seni öldürmeyi planlıyorlar. Çık buradan. Ben sana öğüt verenlerdenim.”

21-Bunun üzerine Mûsa, oradan korka korka çıktı. Her yanı gözlüyordu. Şöyle yakardı: “ Rabbim, beni şu zalimler topluluğundan kurtar.”

 22-Medyen tarafına yönelince şöyle dedi: “Umarım Rabbim beni isabetli bir yola kılavuzlar.”

23-Medyen suyuna ulaştığında, su başında bir grup gördü. Hayvanlarını suluyorlardı Biraz ötelerinde çekingen bir halde duran iki kadın fark etti. “Derdiniz nedir?” dedi. “Şu çobanlar çekilip gidinceye kadar biz hayvanlarımızı sulamayız. Üstelik babamız da ileri yaşta bir ihtiyardır.” Dediler.

24-Bunun üzerine Mûsa, onların sulama işini yaptı. Sonra gölgeye çekilip şöyle dedi: “Rabbim, bana indireceğin her nimeti bekleyen bir çaresizim.”

25-Tam o sırada kadınlardan biri utangaç bir tavırla yürüyerek ona geldi. Dedi: “Babam, bizim için yaptığın sulamaya karşılık sana bir şeyler vermek üzere seni çağırıyor.” Mûsa gelip ihtiyara hikâyeyi anlatınca, o dedi ki: Korkma, o zalimler topluluğundan kurtuldun.”

26-Kadınlardan bir şöyle dedi: “Babacığım, ücretle tut onu. Herhalde ücretle çalıştırdıklarının en hayırlısı olacak; güçlü, güvenilir biri.”

27-İhtiyar dedi ki: “Bana sekiz yıl çalışman şartıyla şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan o da senden. Seni zora sürmek gibi bir niyetim yok. İnşallah beni, barış ve iyilik sever insanlardan bulacaksın.”

28-Mûsa dedi: “Bu seninle benim aramda. İki süreden hangisini tamamlasam bana kızıp darılmak yok. Allah, bizim şu konuştuğumuza Vekîl’dir.

29-Mûsa süreyi bitirip ailesiyle yola çıkınca, Tûr tarafında bir ateş fark etti. Ailesine dedi ki: “Bekleyin, bir ateş fark ettim. Belki ondan size bir haber getiririm, belki de bir Ateş koru koru getiririm de ısınırsınız.”

30-Oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından, bir ağaçtan şöyle seslenildi: “Ey Mûsa! Âlemlerin Rabbi Allah benim, ben!”

31-“Asanı at!” Asanın çevik bir yılan gibi titreyip kıvrıldığını görünce gerisin geri döndü; arkaya bile bakmadı. “Geri dön ey Mûsa, korkma! Güven içinde olanlardansın.”

32-Elini koynuna sok, lekesiz bembeyaz çıkıversin. Korkudan açılan kollarını kendine çek. İşte bunlar, Firavun ve kodamanlarına karşı sana Rabbinden güçlü iki kanıt. Firavun ve yardakçıları yoldan çıkmış bir güruhtur.”

33-Mûsa dedi: “Rabbim, ben onlardan birini katlettim, bu yüzden beni öldürürler diye korkuyorum.”

34-“Kardeşim Hârun var ya, o benden lisanca daha etkilidir/benden daha güzel konuşur. Onu da benimle yardımcı olarak gönder ki beni tasdiklesin; beni yalanlamalarından korkuyorum.”

35-Allah buyurdu: “Pazunu kardeşinle kuvvetlendireceğiz; size öyle bir güç/kanıt vereceğiz ki size ulaşamayacaklar. Ayetlerimize yemin olsun ki, siz ve size uyanlar, galip gelenler olacaksınız.”

36-Bunun ardından Mûsa onlara açık-seçik ayetlerimizi getirdiğinde onlar şöyle dediler: “Uydurulmuş bir büyüden başkası değil bu. İlk atalarımız arasında bunu hiç duymadık.”

37-Mûsa dedi ki: “Katından kimin hidayet getirdiğini ve bu yurdun, sonunda kimin olacağını Rabbim daha iyi bilir.  Şu bir gerçek ki zalimler iflah etmezler.”

38-Firavun dedi: “Ey seçkinler topluluğu! Ben sizin için benden başka bir tanrı tanımıyorum. Ey Hâmân! Benim için çamurun üzerinde ocağı yakıp bana bir kule yap ki Mûsa’nın tanrısına ulaşayım. Aslında ben onun yalancılardan olduğunu sanıyorum.”

39-O ve orduları yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve sandılar ki, bize döndürülmeyecekler.

40-Biz de onu ve askerlerini yakalayıp hepsini suyun içine fırlattık. Bak, nasıl oldu zalimlerin son!

41-Biz onları, ateşe çağıran önderler yapmıştık. Kıyamet günü yardım göremeyeceklerdir.

42-Bu dünya hayatında, arkalarına bir lanet taktık. Kıyamet günü onlar, çirkinleştirilenler arasında olacaklar.

 43-Andolsun biz, ilk nesilleri helak ettikten sonra Mûsa’ya Kitap’ı; insanlar için basiretler, kılavuz ve rahmet olarak verdik ki, düşünüp öğüt alabilsinler.

44-Biz Mûsa’ya o emri vahyettiğimizde, sen batı tarafında değildin; olayı izleyenlerden de değildin.

45-Ancak biz, birçok nesil oluşturduk da bunlar üzerinden ömürler akıp gitti. Sen, Medyen halkı içinde oturarak onlara ayetlerimizi okuyor değildin. Biz, peygamberler gönderiyoruz, hepsi bu.

46-Ve sen, biz seslendiğimizde, Tûr tarafında da değildin. Sen, senden önce kendilerine uyarıcı gelmemiş bir toplumu uyarmak için Rabbinden bir rahmetsin. Bu sayede onların düşünüp öğüt almaları umuluyor.

47-Kendi ellerinin önden hazırladıkları yüzünden başlarına bir musibet geldiğinde hemen şöyle diyorlar: “Rabbimiz, bize bir resul gönderseydin de senin ayetlerine uyup müminlerden olsaydık ne olurdu!”

48-Fakat hak, katımızdan kendilerine geldiğinde şöyle dediler: “Mûsa’ya verilenin aynısı buna da verilseydi ya!” Bunlar daha önce Mûsa’ya verileni inkâr etmemişler miydi? Şöyle demişlerdi: “Birbirini destekleyen iki büyü/sırt sırta vermiş iki büyücü.” Ve dediler: “Biz bunların ikisine de inanmıyoruz.” 

49-De ki: “Eğer doğru sözlü iseniz, Allah katından, bu ikisinden daha aydınlık bir kitap getirin, ben ona uyayım.”

50-Bunun üzerine sana cevap veremezlerse bil ki, onlar sadece iğreti arzularına uyuyorlar. Allah’tan bir kılavuzluk olmaksızın, kendi arzusuna uyandan daha sapık kim vardır. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

51-Yemin olsun, biz onlar için sözü ardarda getirdik ki, düşünüp öğüt alabilsinler.

52-Ondan önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da iman ederler.

53-O, onlara okunduğu zaman şöyle derler: “İnandık buna, Rabbimizden gelmiş haktır o. Biz, ondan önce de Müslümanlardık.

54-İşte böylelerine ödülleri, sabrettikleri için iki kez verilir. Onlar kötülüğü güzellikle karşılayıp savarlar. Ve onlar, kendilerine sunduğumuz rızıktan infak ederler.

55-Boş lakırdıyı duyduklarında, ondan yüz çevirir şöyle derler: “Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size. Selam olsun hepinize. Biz cahilleri önemsemeyiz.”

56-Şu bir gerçek ki, sen istediğin kişiyi doğru yola iletemezsin. Ama Allah, dilediğine kılavuzluk eder. Hidayete erecekleri O daha iyi bilir.

57-Dediler ki: “Eğer seninle birlikte yol alırsak, yerimizden, yurdumuzdan oluruz.” Biz onları, katımızdan rızık olarak gelen tüm ürünlerin derlenip toplandığı güvenli, saygıdeğer bir mekâna yerleştirmedik mi? Ama bunların çoğu bilmiyor ki!

58-Yaşayışı şımarıklık ve gösterişe yol açmış nice kenti helak ettik biz. İşte yerleri yurtları! Onlardan sonra oralarda çok az oturuldu. Biziz mirasçılar, biz.

59-Senin Rabbin, memleketleri/medeniyetleri, ana merkezlerinde kendilerine ayetlerimizi okuyan bir resul göndermedikçe helak etmez. Biz ülkeleri, halkları zulme sapmadıkları sürece helak etmeyiz.

60-Nasiplendirildiğiniz şeyler şu iğreti hayatın yararından ve süsünden ibarettir. Allah’ın katındaki ise daha hayırlı ve daha süreklidir. Hâlâ aklınızı işletmeyecek misiniz?

61-Kendisine güzel bir vaatte bulunduğumuz, ardından da ona kavuşan kimse, şu iğreti hayatın yararıyla nimetlendirdiğimiz, sonra kıyamet gününde huzurumuza dikilecekler arasına giren kimse gibi midir?

62-O gün onlara seslenerek şöyle diyecek. “O kendilerini bir şey sandığınız ortaklarım nerede?”

63-Üzerlerine hüküm hak olanlar şöyle diyecekler: “Rabbimiz, azdırdıklarımız işte şunlar. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Onlardan uzak olduğumuzu sana arz ediyoruz.

64-Şöyle denilir. “Çağırın ortak koştuklarınızı!” Onlar da çağırırlar. Fakat ötekiler bunlara cevap vermezler; azabı görmüşlerdir. Önceden yola gelselerdi ne olurdu!

65-Allah o gün onlara seslenir de şöyle der: “Hak elçilerine ne cevap verdiniz?”

66-Artık o gün onlara karşı tüm haberler kör olmuştur. Birbirlerine de bir şey soramazlar.

67-Ama tövbe eden, inanıp barışa yönelik iş yapan kişinin, kurtuluşa erenlerden olması ümidi vardır.

68-Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Seçim onların değil/onların seçme hakkı yok. Allah, onların ortak koştuklarından yücedir, arınmıştır. 

69-Ve Rabbin onların göğüslerinin neyi sakladığını, neyi açığa vurduğunu da bilir.

70-O, Allah’tır. Tanrı yoktur O’ndan başka. İlkte de sonda da hamd O’nadır. Hüküm de O’nundur. Ve siz O’na döndürüleceksiniz.

71-De ki: “Söyleyin bakalım, Allah geceyi, kıyamet gününe kadar üzerinizde sürekli kılsa, Allah’tan başka hangi ilah size ışık getirebilir? Hâlâ dinlemeyecek misiniz?

72-De ki: “Söyleyin bakalım, eğer Allah kıyamet gününe kadar, gündüzü üzerinizde tutsa, Allah’tan başka hangi tanrı, içinde sükunet bulacağınız bir gece sunabilir size? Hâlâ görmeyecek misiniz?

73-Rahmetinin bir eseri olarak geceyi ve gündüzü sizin için oluşturdu ki onda sükûnet bulasınız, O’nun lütfundan bir şeyler dileyesiniz ve şükredebilesiniz.

74-Gün olur, seslenir onlara da şöyle der: “O, bir şey zannettiğiniz ortaklarım nerede?”

75-Her ümmetten bir tanık çıkarmışız da şöyle demişizdir: “Getirin susturucu kanıtınızı!” Bunun üzerine onlar hakkın Allah’a ait olduğunu bilmişlerdir. O iftira aracı yaptıkları şeyler de onları yüzüstü koyup kaybolmuşlardır.

76-Şu da bir gerçek ki Karun, Mûsa kavmindendi. Onlara karşı şımarıklık/azgınlık yaptı. Ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını taşımak, kuvvetli bir grubu bile zorluyordu. Kavmi ona şöyle demişti: “Şımarma, çünkü Allah, şımaranları sevmez.”

77-“Allah’ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana güzel davrandığı gibi sen de güzel davran/Allah’ın ütufta bulunduğu gibi sen de lütufta bulun. Yeryüzünde fesat isteyip durma, çünkü Allah fesat peşinde koşanları sevmez.”

78-O dedi: “Bu servet bana, bendeki bir ilim sayesinde verildi.” Peki o bilmedi mi ki Allah, önceki nesiller içinden ondan kuvvetçe daha zorlu, sayıca daha çok olanları bile helak etmiştir. Günahlarının ne olduğu günahkârlardan sorulmaz.

79-Karun, süsü-püsü içinde toplumunun karşısına çıktı. Şu iğreti dünya hayatını amaçlayanlar dediler ki: “Ah, Karun’a verilenin bir benzeri bize de verilseydi. Gerçekten o, çok nasipli bir adam!”

80-İlim verilenler ise şöyle dediler: “Yuh size! İman edip barışa yönelik iş yapan kişi için Allah’ın vereceği karşılık daha üstündür. Ama buna, sadece sabredenler ulaştırılır.”

81-Nihayet, Karun’u da sarayını da yere geçirdik. Allah’a karşı kendisine yardım edecek yandaşları da yoktu. Kendi kendisine yardım edebileceklerden de değildi.

82-Akşam onun mevkiine/konumuna imrenenler sabah şöyle diyorlardı: “Vay be! Allah, Kullarından dilediğine rızkı açıp yayıyor, dilediğine de ölçüyle veriyor/kısıyor. Allah bize lütufta bulunmasaydı, vallahi bizi de batırmıştı. Demek ki, inkârcılar asla iflah etmiyorlar.”

83-İşte âhiret yurdu! Biz onu, yeryüzünde üstünlük taslamayanlarla bozgunculuk peşinde koşmayanlara veririz. Sonuç, takva sahiplerinindir.

84-İyilik/güzellik getirene ondan daha hayırlısı var. Kötülük getirenlere gelince, kötülükleri yapanlar yapmış olduklarından fazlasıyla cezalandırılmayacaklardır.

85-Bu Kur’an’ı san farz kılan elbette ki seni vaat edilen yere /belirlenen sona götürecektir. De ki: “Hidayeti getireni de açık bir sapıklık içinde olanı da en iyi Rabbim bilir.” 

86-Sen bu Kitap’ın sana indirileceğini ummuyordun; Rabbinden bir rahmet olarak geldi. O halde küfre sapanlara sakın destekçi olma.

87-Allah’ın ayetleri sana indirildikten sonra sakın seni geri çevirmesinler, Rabbine yakar/Rabbini çağır. Sakın şirke bulaşanlardan olma.

88-Allah’ın yanında diğer bir tanrıya daha kulluk etme, İlah yok O’ndan başka. O’nun yüzü dışında her şey helak olacaktır. Hüküm yalnız O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz.

 

Paylaşım: 

NOT: Surenin tamamı Mûsa’nın hayatı ile ilgilidir.

 

Ayetler(1-6): Bu bölümde adı geçen Kitap terimi konusunda çeşitli yorumlar var. Kanaatimce Kitap terimi “katımızdaki Ana Kitap” tır. İkinci ayet, üçüncü ayetin ilk bölümü ile birleştirilmesi daha anlamlı olabilir. Fakat iman edecek topluma gönderilen bilgiler ilk ayette şifrelenmiş. Üçüncü ayetin yarısından başlayarak Mûsa’nın hikâyesine göndermeler var. Anlayabildiğimiz kadarı ile o dönemde Firavun ve ekibi toplum konusunda ayrımcılık yapmakta; bir kısmını (İsrailoğulları) ezmektedir. Diğer taraftan dünya okulunun yönetiminde etkin olan Biz boyutu görevlileri, zayıfların mirasçılar olmasını ve ezen zorbaların ise yok edilmesini arzu ediyor.

 

Ayetler(7-14): Firavun emri uyarınca Yahudi erkek çocuklarının öldürüldüğü bilindiğinden, Annesi, aldığı vahiy uyarınca, Mûsa’yı bir sepet içinde Nil nehrine bırakır. Konu edilen vahiy bir rüyamıdır, yoksa bir içe doğuş mudur belli değil. (İleride görüleceği gibi Mûsa’ya, Hârun yardımcı olmuş. Hârun’un nasıl hayatta kalabildiği konusunda ise bilgi yoktur) Nil nehrine bırakılan sepet Firavun ailesi tarafından bulunur ve bebek Mûsa koruma altına alınır. Plan çalışır ve Mûsa’ya öz annesinin süt vermesi gerçekleşir. Mûsa gençlik çağına ulaştığında artık bilgi sahibi bir kişiliğe kavuşmuş.

 

Ayetler(15-28): Mûsa, kendi halkından birisinin, bir başkası ile kavgası karışıp diğerinin ölümüne sebep olmuş. Hatasını anlayıp Rabbinden af dilemiş. Firavun sarayında çocukluk ve belki gençlik yıllarının bir kısmnı geçirmiş olan Mûsa’nın Rabbine yönelmesi; Rabbinden haberdar olması demektir. Bu olay Tûr’dan önce meydana gelmiştir. Bu durumda Mûsa’nın Rabbinden haberdar olmasının sırrı nedir? Bilemiyoruz.  Kendisinin cezalandırılmak üzere arandığını öğrenince bulunduğu kentten ayrılmış ve Medyen tarafına yönelmiş. Medyen suyu başındaki iki kadına yardım etmesi yüzünden kadınların babası Mûsa’ya iş vermiş. Sekiz yıl hizmet süresine karşılık iki kadından birini Mûsa’ya nikâhlama sözü vermiş.

 

Ayetler(29-35): Mûsa hizmet süresini tamamladıktan sonra Mısır’a doğru yola çıkmış. Yolda, geceleyin Sina dağı civarında iken dağda gördüğü bir ateşten yararlanmak için ailesinden ayrılmış. Ateşe yaklaştığında kendisine seslenilmiş ve kendisine iki mucize yeteneği verilip onları Firavun ve yardakçılarına karşı kullanması önerilmiş. Ayrıca düzgün konuşamadığını ifade eden Mûsa’ya, isteği doğrultusunda kardeşi Hârun yardımcı olarak görevlendirilmiş.

 

Ayetler(36-42): Bu bölümde; Mûsa ile Firavun ve yandaşları arasında geçen olaylar özetlenmiş. Firavun gerçeği kabul etmediği için ordusuyla birlikte yok edilmiş. Firavun ve yandaşlarına yönelik olarak Ayet-41 “Biz onları ateşe çağıran önderler yapmıştık.” diyor. Yani onların yaptıkları, plan içinde olup genel tekâmül çerçevesinde düşünülebilir.

 

Ayetler(43-50): İlk nesiller yanlış davranışlarından dolayı yok edildikten sonra, Mûsa’ya insanlar için bir kılavuz olarak Kitap(Tevrat) verilmiş. Muhammed’e, Mûsa’nın hayatı hakkında, Biz görevlileri tarafından anlatılan olaylara, Muhammed kendisi tanık değildi. Muhammed’e anlatılanlar aslında daha önce bir uyarıcıya muhatap olmamış bir toplumu uyarmak içindir. Aynı toplum kendilerine bir resul gönderilmesini arzu edermiş. Gel gör ki bu toplum, Mûsa ve Hârun’ verilenleri büyü olarak adlandırmışlar. Muhammed’in hitap ettiği toplum maalesef dünya hayatı ile ilgili olan yani gerçekle ilgisi olmayan arzularına uyuyorlarmış. Böylece iğreti dünya arzularına uyanlar aslında öz benliklerine zulüm etmektedirler. Yani ruhsal tekâmüllerini geciktirmektedirler.

Ayetler(51-56): Kur’an’dan önce kendilerine kitap verilenler (Ehl-i Kitap), yani Tevrat ve İncil bağımlıları, Kur’an’a inanırlarmış ve dahası Kur’an’dan önce de kendilerinin Müslüman olduklarını söyleyenler varmış. Bu insanların inançlarının davranışlarına da yansıdığını görüyoruz. Şöyle ki onlar; kötülüğü güzellikle savan ve kendilerine verileni paylaşan ve boş lakırdıyla vakit harcamayan kişiler olup herkesin inancına saygı duyarlarmış. Bu davranışları sergileyen bu kişilerin ödüllerinin iki kat olacağını Kur’an müjdeliyor. Bu anlatılanlar inancın tekliğini vurgulamıyor mu? Fakat, günümüzde, uygulamaya baktığımızda adı değişik olan kitapların bağımlıları diğerlerini ötekileştirmiş. Bu ayrışmanın sebebi ise Tevrat, İncil ve Kur’an’ın mesajını toplumlarına özüne sadık kalarak yansıtması gereken din adamlarının kendi yorumlarını toplumlarına dayatması değil midir? Ne kadar yazık!!!

   Muhammed’in tebliği söze bürünmüş bir mesajdır. Hedef toplumun düşünüp öğüt almasıdır. Görünen o ki; uygun tepkiyi alamadığı için Muhammed üzgündür. Ancak kendisi rahatlatılmış. Bir kişiyi doğru yola kılavuzlamak Muhammed’in gücü dahilinde değildir. Allah dilediğine kılavuzluk edermiş. Bu ifadede bir gariplik var mı? Bir ayrımcılık mı var? Sanmam. Bu konu tekâmül çerçevesi içinde düşünülmelidir.  

 

Ayetler(57-67): Muhammed’in davetini kabul etmeyenlerden bazılarının gerekçeleri ilk ayette zayıflatılmış. Daha önce benzer davranışlar sergileyenlerin yok edildikleri ve yurtlarının mirasçılarının Biz görevlileri olduğu ifade edilirken, böyle bir yok ediliş için o ülke toplumuna önce gerçeklerin bir elçi tarafından anlatılması gerekiyormuş. Daha sonra toplum eğer zulme saparsa ancak yok ediliş gerçekleşmiş.

   Dünya hayatı beşer için bir okuldur ve burada kişi hem varlıkla hem de yoklukla denenir. Dünyanın maddesi bedenimizin maddesine haz verir. İşte kişi bu hazzın peşinden giderse ahireti unutacaktır ve yanlış olan her davranışı sergileyecektir. Doğru yoldan sapanlar biyolojik ölüm sonrası gerçekle yüz yüze kalacaktır. Ancak dünya hayatında yaptığı yanlışların farkına varıp tövbe edip barışa yönelik iş yapanların affedilmesi mümkün görünüyor. Çünkü O Tevvap’tır; tövbeleri kabul eden yüceliğin sahibidir.

 

Ayetler(68-75): Yaratılış bir plana göre gerçekleşir. Dönemimiz beşer neslinin Biz görevlileri tarafından yaratıldığını hatırlayalım (Kaf suresi-16, Vakıa suresi-57 v.d.) Ancak bu yaratışın O’nun Arzu planı uyarınca olduğunu unutmayalım. O’nun sadece yansımalarını belki hissedebiliyoruz. Hamd yani O’nun yüceliğine övgü sadece O’nadır. “İlkte de sonda da hamd O’na” imiş. İlk nedir, son nedir? Bilmiyoruz. Belirtilen sözden belki şunu ifade edebiliriz. Tekâmül edebilme yeteneği verilmişlerin tekâmüllerinin her anında O’nun yüceltilmesi gerekir. “Siz O’na döndürüleceksiniz” sözü çok ileri bir tekâmül safhasına işaret ederse de O’nu hiçbir zaman anlayabileceğimizi sanmıyorum. Burada ilahi zarafeti hissedip O’na sonsuz bir aşkla bağlanabilenlere ne mutlu.

   Sadece dünya okulundaki işleyişe bakarsak sonsuz güzellikler yanında gece ve gündüzü görürüz. Gündüz çalışma- üretme ve gece de dinlenme içindir. Beşerin dinlenmesi gerekir çünkü biyolojik yapısı böyle bir uygulama ile uyumludur. Bu çerçevede şu ayeti hatırlamak yararlı olacaktır:

Sebe suresi-6 Biz bu yeryüzünü bir beşik yapmadık mı?

 

Ayetler(76-82): Bu bölüm, Mûsa kavminden Karun’un sahip olduğu zenginlikten ötürü doğru yoldan ayrılışı ve sonunda cezalandırılışı konusunu işlerken özünde beşere ders vermektedir. Şöyle ki sahip olduğumuz her şey, bedenimiz dahil, bir emanettir ve sınav aracıdır ki bunu şu ayetler açıkça ifade eder:

 

Kıyamet Suresi-36 İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor?

Teğâbün Suresi-15 Şu da bir gerçek ki, mallarınız ve çocuklarınız bir imtihan aracıdır. Allah’a gelince, onun katında büyük bir ödül vardır.

 

Ayetler(83-84): Görüldüğü gibi dünya okulunda kötü davranışlardan sakınanlar için, ölüm sonrası, özlerinin ulaşacağı boyut “âhiret yurdu” olarak tanımlanmış. O yurtta ödülleri dünyada sergiledikleri güzelliklerin çok daha güzeliymiş. Kötülük sergileyenlerin cezası ise yaptıklarının karşılığıymış. Ne olduğunu bilmiyoruz, ancak cezada aşırılık olmadığını anlayabiliyoruz. Varlık ister cezalandırılsın, ister âhiret yurduna gitsin eğitim devam edecektir. Çünkü varlıktan beklenen arınmadır. Arınma ise tahmin edilebileceği gibi sonsuzdur.

 

Ayetler(85-88): Kur’an’ın çeşitli ayetlerinde Muhammed’in görevinin beşere Kur’an’ı tebliğ etmek olduğu tekrar tekrar anlatılır. Burada Kur’an’ın Muhammed’e farz kılındığını görüyoruz. Kur’an’ın farz kılınmasını, Muhammed’in günlük hayatında Kur’an’ı yansıtması olarak düşünebiliriz. Bu mesele çoğunun anlattığı gibi ritüellerle sınırlı mıdır? Yoksa Kur’an’ın ana mesajı  Kur’an’i ahlak mıdır? Sanırım burada bahsedilen, ahlak olsa gerek. Kur’an sadece Muhammed’e mi farz kılınmıştır, sorusunun cevabı ise; Hayırdır. Kur’an her inanmışa farzdır. Ancak kişi Kur’an’ı ne kadar anlayabilirse o kadar farz olacağını düşünürüm. Kur’an’ın mesajını anlamaya başlamış ve fakat reddedenlerin durumu çok farklıdır. Ancak mesajı anlayamayanın durumu ne olacaktır. Bu sorunun cevabını kişisel tekâmül çerçevesinde ele alınması gerektiğini düşünürüm. Onlar için ne zaman boru öterse, yani uyanma başlarsa ancak o zaman onlar da, sonsuz olan, Kur’an’ı anlama yoluna gireceklerdir. 

   Bu bölümün kalan ayetleri Muhammed’e görevi ile ilgili önerilerdir. Son ayette “O’na döndürülmeyi” fiziksel bir yakınlaşma olarak hiçbir şekilde düşünülmemesi gerektiğini sanıyorum. Belki, O’nun Arzu planına uyumlu olarak, verilen görevleri yapmaya çalışılan boyutlardaki yaşam olarak düşünebiliriz. Bu çerçevede, Âdem’in hikâyesindeki, meleklerin Âdem’in önünde secde etmesi olayını hatırlamak faydalı olacaktır.

   O’nun yüzü dışında her şeyin helak olmasını nasıl anlayabiliriz? Sanırım cevap aşağıda verilen ayetlerde bulunabilir:

 

Rahman Suresi- 26,27  Yer üzerinde bulunan herkes yok olacaktır. Sadece o bağış ve celal sahibi Rabbinin yüzü kalacaktır.

 

Bakara Suresi-115 Doğu da batı da yalnız Allah’ındır. O halde nereye dönerseniz orada Allah’ın yüzü vardır.…

Zümer Suresi-73,74 ...Rablerinden korkanlar da bölükler halinde cennete sevk edilirler...”hadi girin şuraya sürekli kalıcılar olarak!”

             Onlar da şöyle derler:”Hamd olsun o Allah’a ki bize vaadini yerine getirdi, bizi yeryüzüne mirasçılar yaptı. İşte cennetten istediğimiz yerde konaklıyoruz. İş yapıp değer üretenlerin ödülü ne güzelmiş.

İSRA  SURESİ

 

1-Bütün varlıkların tespihi o kudretedir ki, kulunu, gecenin birinde Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya yürütmüştür. Bu, ayetlerimizden bir kısmını o kulumuza göstermek/onu ayetlerimizden biri olarak göstermemiz içindir. Hiç kuşkusuz, O Semi’dir, Basîr’dir. 

2-Mûsa’ya Kitap’ı verdik ve onu, “benden başka bir vekil tutmayın” buyruğuyla Beniisrail’e bir kılavuz kıldık.

3-Ey Nûh ile beraber taşıdığımız kişilerin soyu! Gerçek şu ki, Nûh çok şükreden bir kuldu.

4-Biz, Beniisrail’e Kitap’ta şu yolda bir yargıda bulunduk: Siz yeryüzünde muhakkak iki kez bozgun vücuda getireceksiniz ve muhakkak büyük bir kibirle böbürleneceksiniz.

5-Nihayet o ikiden birincinin vadesi geldiğinde, üzerinize aşılmaz bir güce sahip kullarımızı gönderdik de onlar, barınakların aralarına girip araştırdılar. Ve bu, yerine getirilmiş bir vaat idi.

6-Sonra onlar üzerinde size tekrar egemenlik verdik, mallar ve oğullarla sizi güçlendirdik. Ve sizi toplum olarak çoğalttık.

7-Eğer güzel davranırsanız, kendi benlikleriniz için güzellik sergilemiş olursunuz. Ve eğer kötülük yaparsanız o da benlikleriniz aleyhine olur. Bu sırada, yüzlerinizi çirkinleştirsinler, ilk kez girdikleri gibi mabede girsinler ve kontrol altına aldıklarını yerle bir etsinler diye ikinci vaat geldi.

8-Rabbiniz size belki rahmet eder. Ve eğer yine eski duruma dönerseniz, biz de döneriz. Ve biz cehennemi, küfre batanlar için çepeçevre kuşatan bir zindan yapmışızdır.

9-Şüpheniz olmasın ki bu Kur’an en kalıcı, en doğru olana kılavuzlar ve müminlere şu yolda müjde verir: Barışa yönelik işler yapanlar için büyük bir ödül vardır.  

10-Âhirete inanmayanlar var ya, onlar için biz korkunç bir azap hazırlamışızdır.

11-İnsan, hayra davet eder gibi şerri çağırıyor/insan, hayra duasıyla şerri davet ediyor. İnsan çok acelecidir.

12-Biz geceyi ve gündüzü iki ayet yaptık; sonra gecenin ayetini silip gündüzün ayetini gösterici yaptık ki, Rabbinizden bir lütuf isteyesiniz, yılların sayısını ve hesabı bilesiniz. Biz her şeyi ayrıntılı bir biçimde açıkladık.

13-Her insanın uğursuzluk kuşunu onun boynuna takmışızdır. Kıyamet günü kendisine, önünde açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkaracağız:

14-“Oku kitabını! Bugün sana hesap sorucu olarak öz benliğin yeter.

15-Kim yola gelirse kendisi için yola gelmiş olur. Sapıtan da kendi aleyhine sapıtmış olur. Hiçbir günahkâr, bir başka günahkârın yükünü taşımaz. Ve biz, bir resul göndermedikçe azap edici değiliz.

16-Biz bir ülkeyi/medeniyeti mahvetmek istediğimizde, onun nimet ve servetle şımarmış elebaşlarına emirler yöneltiriz de onlar, orada bozuk gidişler sergilerler. Böylece o ülke aleyhine hüküm hak olur; biz de oranın altını üstüne getiririz. 

17-Nûh’tan sonra da nice kuşakları helak ettik. Kullarının günahlarını haber alıcı ve görücü olarak Rabbin yeter.

18-Peşin isteyene dünyada peşin veririz: Dilediğimize dilediğimiz kadar. Sonra da ona cehennemi sunarız; yaslanır ona, kınanmış ve kovulmuş olarak.

19-Kim de âhireti ister ve inanmış olarak ona yaraşır bir gayretle çalışırsa, böylelerinin gayretleri teşekkürle karşılanır.

 20-Rabbinin lütfundan nimetlerle hepsine uzanırız: onlara da bunlara da. Rabbinin lütfu kimse tarafından engellenemez/kısıtlanamaz.

21-Bak nasıl, kimini kimine üstün kıldık. Ama âhiret, dereceler bakımından elbette daha büyük, lütuflandırma bakımından daha yücedir.

22-Allah’ın yanına başka bir ilah koyma ki, yapayalnız ve horlanmış olarak oturup kalmayasın.

23-Rabbin şöyle hükmetti: O’ndan başkasına kulluk/ibadet etmeyin, anaya-babaya çok iyi davranın: Onlardan birisi yahut her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına gelirse sakın onlara “öf” bile deme; onları azarlama, onlara tatlı-iltifatlı söz söyle.

24-İndir onlar için rahmetten tevazu kanadını ve de ki: “Rabbim, merhametli davran onlara, tıpkı küçüklüğümde beni koruyup büyüttükleri gibi.”

25-Benliklerinizin içindekini Rabbiniz daha iyi bilir. Eğer siz barışsever/iyi kişiler olursanız O, tövbeye sarılanları affeder.

26-Akrabaya hakkını ver. Çaresize, yolda kalana da. Fakat saçıp savurma.

27-Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleri olurlar. Ve şeytan kendi Rabbine nankörlük etmiştir.

28-Eğer onlardan, Rabbinden ümit ettiğin bir rahmeti bekleme yüzünden yüz çevirecek olursan, o zaman onlara yumuşak/tatlı bir söz söyle.

29-Elini bağlayıp boynuna asma. Ama onu büsbütün de açma. Sonra kınanır, hasret içinde bir köşede büzülür kalırsın.

30-Hiçkuşkusuz, Rabbin, dilediğine rızkı açar da kısar da. O, kullarını görüyor, onlardan haber alıyor. 

31-Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz rızıklandırıyoruz. Kuşkusuz, onları öldürmek büyük bir günahtır.

32- Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o iğrenç bir iştir; yol olarak da çok kötüdür.

33-Allah’ın saygıya layık kıldığı cana haklı bir sebep yokken kıymayın. Kim haksızlıkla öldürülürse, onun velisine yetki/söz hakkı vermişizdir. Ama o da öldürmede sınır tanımazlık etmesin. Çünkü kendisine yardım edilmiştir.

34-Yetimin malına yaklaşmayın. Ancak rüştüne erişinceye kadar, güzel bir yolla ilgilenebilirsiniz. Ahdinize vefalı olun, çünkü verilen söz sorumluluk gerektirir.

35-Ölçtüğünüz zaman tam ve dürüst ölçün. Hilesiz teraziyle tartın. Bu, hem hayırlı hem de sonuç bakımından güzeldir.

36-Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.

37-Yeryüzünde kasılıp kabararak yürüme! Çünkü sen yeri asla yırtamazsın, uzunlukça da dağlara ulaşamazsın.

38-Bütün bu sayılanların kötü olanları, Rabbin katında çirkin görülmüştür.

39-Bunlar, Rabbinin sana, hikmetten vahyetmiş olduklarıdır. Allah’ın yanına başka tanrı koyma ki, kınanmış ve kovulmuş bir halde cehenneme atılmayasın.

40-Rabbiniz, oğulları seçip size özgüledi de kendisi meleklerden kızlar mı edindi? Gerçekten siz çok dehşet verici bir söz söylüyorsunuz!

41-Biz, gerçeği, Kur’an’da türlü biçimlerde ifade ettik ki, düşünüp anlayabilsinler. Fakat bu onların kaçışlarını artırıyor.

42-De ki: “Eğer onların dediği gibi Allah’la beraber ilahlar olsaydı, o zaman onlar arşın sahibine varmak için elbette bir yol ararlardı.

43-O hep tespih edilen, onların söylediklerinden çok uzak ve çok tüksek; hem de ölçüye sığmayacak kadar yüksek…

44-Yedi gök, yerküre ve bunların içindekiler O’nu tespih ederler. Hiçbir şey yoktur ki, O’nu överek tespih etmesin; fakat siz onların tespihlerini fark edemezsiniz. O Halîm’dir, Gafûr’dur.

45-Kur’an okuduğunda, seninle, âhirete inanmayanlar arasına gizli bir perde çekeriz.

46-Kalpleri üzerine, onu anlamamaları için kabuklar geçiririz, kulaklarına da bir ağırlık koyarız. Rabbini yalnız Kur’an’da andığın zaman, nefretle geriye dönüp kaçarlar.

47-Onların seni dinlerken, neye kulak verdiklerini biz daha iyi biliriz. Aralarında fısıldaşırken de şöyle konuşurlar o zalimler: “Büyülenmiş bir adamdan başkasının ardısıra gitmiyorsunuz!”

48-Bak nasıl örnekler verdiler sana, nasıl sapıttılar. Artık hiçbir yola varamazlar.

49-Dediler ki: “Biz bir yığın kemik olduğumuz, un-ufak hale geldiğimiz zaman mı, gerçekten biz o zaman mı yeni bir yaratılışla diriltileceğiz.”

50-De ki:” İster taş olsun ister demir!”

51-“İsterseniz gönlünüzde büyüyen herhangi bir yaratık olun.” Diyecekler ki: ”Peki bizi yeniden kim yaratacak?” De ki: “Sizi ilk kez yaratan kimse, o.” Bunun üzerine başlarını sana doğru alaylı bir biçimde sallayarak şöyle konuşacaklar: “Ne zaman o?” De ki: “Çok yakın olabilir!”

52-Sizi çağıracağı gün O’nu hamd ederek çağrısına derhal uyacaksınız. Ve sadece az bir süre kaldığınızı düşüneceksiniz.

53-Kullarıma de ki: En güzel neyse onu söylesinler. Çünkü şeytan aralarına yamukluk sokar. Şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.

54-Rabbiniz sizi daha iyi bilir. Dilerse size rahmet eder, dilerse size azap eder. Biz seni onlar üzerine vekil göndermedik.

55-Rabbin, göklerdeki ve yerdeki kimseleri de daha iyi bilir. Yemin olsun biz, peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kılmışızdır. Davûd’a da Zebur’u verdik.

56-De ki: “O’nun dışında bel bağladıklarınızı çağırın; onlar, başınızdaki zorluk ve sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler.”

57-O yakarıp durduklarının kendileri, en çok yakınlık kazanmışları da dahil, Rablerine varmaya vesile ararlar; O’nun rahmetini umarlar, O’nun azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı gerçekten korkulasıdır.

58-Hiçbir kent/medeniyet dışta kalmamak üzere, kıyamet gününden önce hepsini ya helak edeceğiz yahut da şiddetli bir azapla azaplandıracağız. İşte bu, Kitap’ta satır satır yazılmış bulunuyor.

59-Bizi, mucizeler göstermekten alıkoyan, daha öncekilerin onları yalanlamış olmasından başka bir şey değildir. Semûd kavmine de o dişi deveyi açık bir mucize olarak verdik de onunla kendilerine zulmettiler. Biz, mucizeleri yalnız korkutup sindirmek için göndeririz.

60-Hani sana: “Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır.” Demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı da Kur’an’da lanetlenmiş bulunan o ağacı da insanları sınamak dışında bir sebeple göndermedik. Biz onları korkutuyoruz ama bu onların kudurganlığını artırmaktan başka bir katkı sağlamıyor.

61-Hani meleklere: “Âdem’e secde edin.” Demiştik; onlar da secde etmişlerdi. Ama İblis secde etmemiş, şöyle demişti: “Çamur olarak yarattığın kişiye secde mi ederim?”

62-Yine dedi: “Şu benden üstün kıldığına bir baksana1 yemin olsun, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, onun soyunu, pek azı hariç, hükmüm altına alacağım.”

63-Allah buyurdu: “Defol git! Onlardan kim sana uyarsa, cezanız cehennem olacaktır. Ne de mükemmel ceza.”

64-“Onlardan güç yetirdiğini sesinle yerinden oynat. Atlıların ve yayalarınla üzerlerine çullan. Mallarda, evlatlarda onlara ortak ol, onlara habire vaatte bulun.” Şeytan onlara bir aldanıştan başka ne vaat eder ki?!

65-“Kuşkısuz benim kullarım üzerinde senin hiçbir sultan olmayacaktır.” Vekil olarak Rabbin yeter.

66-Rabbiniz odur ki, lütfundan nasip arayasınız diye sizin için gemiler yürütüyor. O, size karşı gerçekten çok merhametlidir. 

67-Denizde size bir zorluk dokunduğunda, O’nun dışındaki tüm yalvardıklarınız ortadan kaybolur. Fakat O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca yüz çevirirsiniz. İnsan çok nankördür.

68-Peki, kara tarafında sizi yere geçirivermesinden yahut üstünüze çakıl savuran bir kasırga göndermesinden emin misiniz? Sonra kendinize hiçbir vekil bulamazsınız.

69-Yoksa sizi bir kez daha oraya gönderip üstünüze kırıp geçiren bir fırtına salarak, inkâr ettiğinizden dolayı sizi boğmayacağınızdan emin misiniz? Sizin adınıza, bizden bunun öcünü alacak birini de bulamazsınız.

70-Andolsun biz Âdemoğullarını onur ve üstünlükle donattık, onları karada ve denizde binitlere yükledik. Onları, güzel ve temiz rızıklarla besledik. Ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.

71-Gün olur, insan gruplarından her birini kendi önderiyle çağırırız. O gün kitabı kendisine sağdan verilenler, kitaplarını okuyacaklar ve bir kıl kadar haksızlığa uğratılmayacaklar.

72-Bu dünyada kör olan, âhirette de kördür. Yolca da daha sapıktır o.

73-Az kalsın seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan gayrısını bize isnat edesin diye fitneye düşüreceklerdi. İşte o takdirde seni dost edinirlerdi.

74-Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, andolsun, onlara birazcık meylediverecektin.

75-İşte o zaman sana, hayatın da ölümün de katmerli acılarını tattırırdık. Ve bize karşı hiçbir yardımcı da bulamazdın.

76-Az kalsın bu topraktan çıkarmak için seni sıkıştıracaklardı. Böyle bir durumda onlar orada senin arkandan çok az bir süre kalacaklardı.

77-Senden önce gönderdiğimiz resullerimize uygulanan yasa da buydu. Sen bizim yol ve yasamızda değişme bulamazsın.

78-Güneşin kaymasından/aşağı sarkmasından, gecenin kararmasına kadar namazı kıl. Sabah Kur’an’ını da gözet. Çünkü sabah okunan Kur’an tanıklarca izlenmektedir.

79-Sana özgü bir ibadet olarak, gecenin bir kısmında o Kur’an’la meşgul olmak üzere uyanık ol/uykudan uyan. Böylece Rabbinin seni övülmüş bir makama/Makam-ı Mahmûd’a ulaştırması umulur.

80-Şöyle yakar: “Rabbim! Beni, gireceğim yere doğruluk-dürüstlükle sok, çıkacağım yerden doğruluk-dürüstlükle çıkar. Katından bana yardımcı bir güç/kanıt ver.

81-Ve de ki: “Hak geldi bâtıl yıkılıp gitti. Bâtıl, yok olmaya zaten mahkûmdu.”

82-Biz Kur’an’dan, inananlar için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. Ama bu, zalimlerin yıkımını artırmaktan başka katkı sağlamıyor. 

83-İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirip yan çizer. Kendisine şer dokununca da hemen ümitsiz oluverir.

84-De ki: “Herkes, kendi varlık yapısına uygun iş görür. Yolca daha doğru gidenin kim olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir.”

85-Ve sana ruhtan sorarlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir. Ve size, ilimden sadece az bir şey verilmiştir.

86-Andolsun, biz dilesek sana vahyetmiş olduğumuzu tamamen gideriveririz, sonra onu elde etmek için bizim katımızda kendine bir vekil de bulamazsın.

87-Ancak Rabbinden bir rahmet müstesna… Kuşkusuz, O’nun sana lütfu pek büyüktür.

88-De ki: “Andolsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya toplansalar, birbirlerine de destek olsalar, onun bir benzerini yine de ortaya getiremezler.

89-Andolsun, biz bu Kur’an’da, insanlar için her örnekten nicelerini sıraladık. Ama insanların çoğu inkârdan başka bir şeyde diretmediler.

90-Dediler ki: “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadığın sürece sana asla inanmayacağız.”

91-“Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın.”

92-“Yahut iddia ettiğin gibi göğü paçalar halinde üzerimize düşürmelisin, yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza dikmelisin.”

93-“Yahut altından bir evin olmalı, yahut göğe yükselmelisin. Ancak senin göğe çıktığına, okuyacağımız bir kitabı bize indireceğin zamana kadar asla inanmayız.” De ki: “Rabbimin şanı yücedir. Ben, insan bir resulden başka neyim ki?”

94-Kendilerine hak kılavuzcusu geldiğinde, insanların iman etmelerine, şöyle demelerinden başka bir şey engel olmadı.: “Allah, bir insanı mı resul gönderdi?”

95-De ki: “Eğer yeryüzünde doygunluğa ulaşmış melekler dolaşır olsaydı, elbette gökten onlara bir melek-resul gönderirdik.”

96-De ki: “Benimle sizin aranızda tanık olarak Allah yeter. O, kullarından haberdardır, onları görmektedir.”  

97-Allah kime hidayet verirse doğru yolu bulan odur. Kimi de şaşırtırsa, böyleleri için O’nun dışında dostlar bulamazsın. Kıyamet günü böylelerini kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzleri üstüne sürerek haşrederiz. Varacakları yer cehennemdir ki, alevi dindikçe kızgın ateşini körükleyiveririz.

98-Cezaları işte budur. Çünkü ayetlerimizi inkâr ettiler ve şöyle dediler: “Biz, bir kemik yığını olduktan, un ufak hale geldikten sonra mı, sahi bundan sonra mı, yeni bir yaradılışla diriltileceğiz?”

99-Görmediler mi ki, o gökleri ve yeri yaratan Allah, kendilerinin benzerlerini yaratmaya da Kaadir’dir. Onlar için bir süre belirlemiştir, bunda kuşku yok. Ama zalimler, inkârdan başka bir şeyde direnmiyorlar. 

100-De ki: “Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da harcanır-biter korkusuyla cimri davranırdınız.” İnsan çok cimridir.

101-Andolsun biz, Mûsa’ya açık-seçik dokuz mucize verdik. İsrailoğullarına sor: Hani Mûsa onlara geldiğinde Firavun ona şöyle demişti: “Ben senin kesinlikle büyülendiğini düşünüyorum, ey Mûsa.”

102-Mûsa dedi: “Yemin olsun, sen bilmektesin ki, bunları, o göklerin ve yerin Rabbi birer basîret/basîretle görülebilecek birer ibret olmak üzere indirdi. Vallahi ben de seni mahvolmuş görüyorum, ey Firavun!”

103-Firavun onları o topraktan sürüp çıkarmak istedi de biz onu ve yanındakilerin tümünü boğduk.

104-Bunun ardından, İsrailoğullarına şunu dedik: “Şu toprakta oturun. Âhiret vaadi/ikinci vaat gelince sizi toplayıp biraraya getireceğiz.

105-Biz onu hak ile indirdik ve o hak ile indi. Seni de ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.

 106-Onu bir Kur’an olarak, inananlara dura dura okuyasın diye kısımlara ayırıp ağır ağır indirdik. 

107-De ki: “İster inanın ona, ister inanmayın. O, kendilerine daha önce ilim verilmiş olanlara okunduğunda, onlar, çeneleri üstü secdelere kapanıyorlar.”

108-Ve diyorlar: “Rabbimizin şanı yücedir, Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir.”

109-Ağlayarakçeneleri üstü kapanıyorlar; o onların huşûunu artırıyor.

110-De ki: “İster Allah diye yakarın, ister Rahman diye yakarın. Hangisiyle yakarırsanız yakarın, en güzel isimler O’nundur. Namazında sesini yükseltme, kısma da. İkisi ortası bir yol tut. 

111-Şöyle de: “Hamd, o Allah’a özgüdür ki, çocuk edinmemiştir; mülk ve yönetiminde ortağı yoktur; âcizlik yüzünden dost edinmemiştir.” Ve tekbir edip yücelt O’nu.

 

Paylaşım:

 

Ayetler(1): Bu ayetin ilk cümlesi, O’nun yüceliğine işaret eder. Tüm yaratılmışın her an O’nu tespih ettiğini gösteren çok sayıda ayet vardır; (Ra’d-13; İsra-44; Nûr-41)gibi. İlginç olan kendinde güç olduğunu sanan beşer o yüceliği inkâr eder. Canlı-cansız her yaratılmışın O’nu kendince tespih etmesini, belki de onların yaratılış sebebine uyumlu görevlerini yapmaları olarak anlayabiliriz. Ayet işte bu yüceliğin sahibinin, Muhammed’i, bir gece vakti yürütmesi (İsra) konusuna değinir. Bu seyahat Kabe’den Kudüs’teki Süleyman mabedine (sonradan yapılan onarımla Mescid-i Aksa-uzak mescid adını almış) götürülüşüdür. Seyahatin ruhsal mı, yoksa bedensel mi olduğu tartışma konusu olduğu görülüyor. Kanaatimce seyahat ruhsaldır. Seyahatin amacı ise, Biz görevlilerinin, (O’nun emriyle) sağladığı bazı ayetlerin-işaretlerin Muhammed’e gösterilmesiymiş.    

 

Ayetler(2-8): Bu ayetler, İsrailoğullarına hitap eder. Musa’ya verilen Kitap, Tevrat, o topluma bir kılavuz olup O’ndan başka bir güce güvenilmemesini önerir. İsrailoğullarının Nûh ile beraber kurtarılanların soyundan geldiği hatırlatılıyor. Bu açıklama aslında, Nûh tufanının bölgesel olduğunun bir işaretidir.

   Ayetler, Tevrat’ta, İsrailoğullarının yeryüzünde iki defa bozgun çıkartacağı öngörüsünde bulunulduğunu hatırlatıyor. Muhtemel bozgun sonucunun ise cezalandırılma olduğunu Kur’an bildiriyor. Tarihi kaynaklara göre İsrailoğullarının kaybettikleri savaşlar çoktur. Ancak ikisi önemlidir. Süleyman mabedinin yıkılmasıyla sonuçlanan birinci cezalandırılma M.Ö. Altıncı asırda olmuş ve Yahudiler Babil’e sürgün edilmiştir. Daha sonra tekrar yapılan mabed, M.S. Birinci yüzyılda Romalılar tarafından yıkılmış. Süleyman mabedinin yıkılmasına İlahi sistemin müdahale etmemesi ilginçtir. Çünkü mabedler beşer yapısıdır ve beşer için yapılmıştır. Hedef beşerin gerçek ibadete yönlendirilmesidir. Bu konu ile ilgili şu ayeti hatırlayalım:

22-40 …Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çokça anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler her halde yerle bir edilirdi.…

 

   Görüldüğü gibi mabedler korunmaktadır. Ancak İsrailoğullarının azgınlığı ne kadar aşırı olmuş ki, simgesel mabedlerinin yıkılmasına izin çıkmış. Bu çerçevede mabed teriminin sadece fiziksel yapı olmadığını düşünebiliriz. 

 

Ayetler(9-12): Kur’an inananlar için bir kılavuzdur. Hayat yolunun en doğrusunu gösterir. Hayat yolculuğunda beşerin en doğru davranışı barışa yönelik işler yapmaktır ki bu davranış sahipleri her zaman ödüllendirilecektir. Görüldüğü gibi ritüellerden bahsedilmiyor, kişinin davranışının önemi vurgulanmış. Ancak kişinin barışa yönelik davranışlar sergilemesi ise kişinin tekâmülü ile doğrudan bağlantılıdır. Âhirete inanmak konusu da doğrudan kişinin tekâmülü ile ilgilidir. Dünya okulunda yaşam bulan beşer için genellikle esas olan maddesi ile ilgili kazanımlardır ve hep bu yönde çalışır ve hatta dualarında bile talebi bu yöndedir. Böyle bir kazanımın kendisinin sonsuz yolculuğunda olumsuz sonuç doğurabileceğini bilmez. Bu anlatılan, Kur’an’a göre şerdir. Çünkü kişinin tekâmülünü en azından yavaşlatır ki Kur’an bu kişileri kayıpta olanlar olarak anlatır (Şura-20 gibi).

   Gece ve gündüz de O’nun beşere yardımlarındandır. Gece vakti bedenimiz dinlenir ve kendini yeniler. Gündüz ise, beşer maddi ihtiyaçlarını karşılamak için koşuşturur. Ayrıca gündüz ve gece beşerin, hesaplama gereksinimini karşılar. Gece –gündüz dönüşümünde iki unsur olan ayın ve güneşin döngüleri ise hafta ve yılların hesaplanmasına yardımcı olmuştur.

 

Ayetler(13-15): Her kişinin bir amel defteri vardır. Yani dünya okulundayken kişinin söz, düşünce ve fiilleri kayıt altındadır. Kişinin biyolojik ölümle, dünya hayatı sona erince, ahirete göç eden ruhun önüne bu kayıtlar konur ve okuması istenir ki bu şartlarda bedenden kurtulan ruh her şeyi açık-seçik görmeye yani yaptıkları doğru ve yanlışları görmeye başlar. Bu farkındalık ise ruha hak ettiği azabı çektirmeye başlar diye düşünebiliriz ki herhalde cehennem azabı bu olabilir. Bu çerçevede her bireyin kendi yaptıklarından sorumlu olduğunu anlıyoruz. Dahası bir topluma bir yol gösterici gönderilmedikçe o toplum fertlerinin ceza çekmeyecekleri anlaşılıyor. Bu düşüncenin yanlış yorumlanmaması gerekir. Muhammed, Arap toplumuna gönderildi ve fakat Türk toplumuna gönderilmedi diyemeyiz. Çünkü tebliğden tüm dünyanın haberi vardır.  Bahsedilen düşünce belki dünyadan izole yaşayan toplumlar için geçerlidir, diyebiliriz. Kişisel kanaatim hiçbir toplumun başıboş bırakılmadığıdır.

 

Ayetler(16-19): Tüm gayrete rağmen ruhsal gelişmede geri kalan ve fesat çıkartan bir toplumun yok edilmesine karar verildiğinde; o toplumun kodamanlarının yanlışlar sergilemesi sağlanıyormuş ki hüküm yerine getirilsin. Dikkat edilirse kodamanların yanlış yapması sağlanıyor. O zaman beşer kim olduğunu niçin sorgulamaz? Maalesef beşer kendinin düşünüp karar verdiğini sanır. Aslında yanılmıyor mu?

   Görülüyor ki Nûh’tan sonra da pek çok kavim helak edilmiş. Yapılan yanlışın karşılığı  bazen dünyada bazen de âhirette veriliyormuş. Diğer taraftan âhirete inanıp ona yaraşır gayretle çalışana ise teşekkür ediliyor.

 

Ayetler(20-21): Dünya okulunda yaşam bulan beşere verilen imkânlar Allah’ın nimetidir. Ancak maddi ve manevi imkânı sağlayan Biz boyutu görevlileridir. İlahi adalet gereği inanan veya inanmayan her bireye yardım edilir. Örneğin güneş, inancı ne olursa olsun her sabah her bireye yüzünü gösterir. Dünya okulundaki bireylere maddi imkânlar eşit olarak dağıtılmamıştır. Burada her bireyin bazen varlıkla bazen de yoklukla sınandığını unutmamalıyız. Yapılması gereken toplumlarda uygulanan fitre, zekât v.s. adetlerin ötesine geçip olmayanların yokluk çekmesinin önlenmesidir. Çünkü Kur’an paylaşımı gerekli görür. (Nahl suresi-71 ve diğerleri).

 

Ayetler(22-28): Allah tek ilahtır. O’ndan başkasına kulluk edilmez. Allah’a kul olanın başka bir görevi ise kendinin dünyaya gelmesine vasıta olan ana-babasına iyi davranmasıdır. Özellikle yaşlanmış iseler onlara hizmette kusur edilmemelidir. Kişinin düşünceleri de kayıt altında olduğundan kişinin yanlış düşünceleri de hatadır. Fakat bu kişilerden barışsever olanlar hatalarını fark edip tövbe ederse hatası affedilebilir.

   Kişinin kazancı her ne kadar gayret gerektirirse de özünde nasip işidir. O yüzden kişi ihtiyaç içindeki akrabalarını ve hatta tanımadıklarına da yardım edebilmelidir. Paylaşma inanmış kişinin yapabileceği bir davranıştır. Fakat paylaşımda da ölçülü olmayı saçıp savurmamayı Kur’an öğütler.

 

Ayetler(29-35): Elini boyna bağlamak, cimrilik; tümüyle açmak da israf anlamında kullanıldığı anlaşılıyor. Toplum içinde kimi bireyler varlıklı iken kimileri yoksuldur. Çünkü beşer hem varlıkla hem de yoklukla denenir. Burada adalete aykırı bir durum yoktur. Beklenen paylaşımdır. O günün Arap toplumunda yoksulluk korkusuyla çocukların öldürülmemesi gereği hatırlatılmış. Zinaya yaklaşılmaması, haksız yere bir cana kıyılmaması belirtilmiş. Haksız yere bir cana kıyıldığında öldürülenin velisine suçluyu öldürme hakkı verilmiş ki bu konu kısas olarak bilinir ve o toplumda görülen bir uygulamaymış. Toplum hayatında barışın yerleşebilmesi için yetimin malına el uzatmayın, ahdinize vefa gösterin, alışverişte ölçerken dürüst olun gibi öneriler topluma iletilmiş.

 

Ayetler(36-39): Söylenenler sadece Muhammed’e değil, inanmışlara yöneliktir. “Bilgi sahibi olmadan hüküm sahibi olunamaz.” Sözü her dönem için geçerlidir. Dünyada yaşam şansı verilmiş beşerin hangi sebeple olursa olsun gösterişten uzak durmalıdır. Tüm yaratılışa hayat veren o yüceler yücesi kendini sadece eserleri ile beşere anlatıyorken ve O’nu inkâr edenleri bile kucaklarken beşer neyine güvenip gösteriş yapmaya yeltenir, anlayabilmek imkânsızdır.

Ayetler(40-44): O dönemde meleklerin, Yaratan gücün kızları olduğu inancı dayanaksızdır. O gün de ve günümüzde de toplumlar genellikle sanıları ile davranırlar. Bu konuda din hiyerarşisinin etkisi önemlidir ve maalesef veriye dayanmaz. Halbuki Kur’an gerçekleri açıkladığını iddia eder. Gerçekler ne kadar açıklanmıştır dersek, cevap çok sınırlı olduğu şeklinde ifade edilebilir. Verilenlerin ne olduğunun anlaşılması için Kur’an ayetleri üzerinde tekrar tekrar düşünülmesi gerekir. Bütün yaratılmışın sahibi her halde beşerin sanısından çok uzaktadır. O’nun varlığını, yarattıklarına bakarak belki bazı gözler hissedebilir.  

 

Ayetler(45-52): Bu bölüm ayetleri inanmayanlara yöneliktir. Muhammed Kur’an okuduğunda, âhirete inanmayanların anlamamaları için araya bir perde çekiliyormuş ve kalpleri üzerine bir kılıf geçirilip kulaklarına ağırlık konurmuş. Bu anlatılanlarda adalet var mıdır? Sorusunun cevabı; adalet yoktur dersek yüzeysel bir cevap vermiş oluruz. Kişinin Kur’an’ı anlaması sağlanırsa âhirete inanması mümkün olabilir. Ancak o kişilerin tekâmülü yeterli değildir ve o yüzden anlamamaları gerekir. Kanımca, Kur’an insana hitap eder, beşere değil. Zamanı gelince onlar da Kur’an’ı anlamaya başlayacaklardır. Kur’an’ı anlamak mümkün müdür dersek, cevap hayırdır. Varlık ancak tekâmül seviyesine uygun olarak ve kendisine izin verildiği kadar Kur’an’ı hissedebileceğini düşünürüm. Tekâmül sonsuz olduğuna göre…  

 

Ayetler(53-55): Dünya okulunda yaşam bulan her beşerin yapabileceği en güzel şeylerden önemli biri, konuşurken güzel kelimeler kullanmalarıdır. Egolarının esiri olmamaları önerilir. Rabbimizin bize dilerse rahmet edip dilerse azap etmesi özünde keyfi bir davranış değildir. Çünkü kişinin davranışları kayıt altındadır. Karşılaştığı her olay onun tekâmülü için gerekli olandır. Peygamberlerin bazılarının, bazılarına Biz tarafından üstün kılınması belki o dönem şartları için gerek görülerek ifade edilmiş. Elçilerin hepsi de görevle gönderilirler. Kim görevini tam yapar ve başka görevlere talip olur. O’nun bilgisi içindedir. 

 

Ayetler(56-59): O’nun dışında yakarılacak bir güç yoktur. Beşer toplumları asırlardır çeşitli şekillerde azgınlık sergilemişlerdir. Diğer taraftan kıyamet, yani toplu uyanış ise planlanmıştır. O yüzden kıyametten önce toplumların ya yok edileceği veya azapla cezalandırılacağı haber veriliyor. Geçmişte toplumları uyarmak için mucizeler gönderilmiş. Hedef toplumları korkutup sindirmek içinmiş. Ancak bir yararı olmadığı görülüyor. Günümüzde ve gelecek dönemde ise beşer aklını kullanabilecek durumdadır. Mucizelere gerek yoktur. Düşünüp doğruyu bulmamız arzu ediliyor. 

 

Ayetler(60-65): “Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır.” Sözü inanmayanları korkutmak için söylenmiş görünse de bir gerçeği anlatır. Evet bütün yaratılmış her an kontrol altındadır, fiiller, sözler ve düşünceler kayıt altındadır. Muhammed’e gösterilen bir rüyadan bahsediliyor. Konu hakkında ileri sürülen düşünceler çoktur. Muhtemelen geleceğe yönelik ve inananların başarısına yönelik olabilir. Anlaşılıyor ki rüya da her şey gibi beşerin denenmesi içinmiş. Unutmamalı ki denenmeden tekâmül etmek mümkün değildir.

   Diğer ayetler ise Âdem’in hikayesi ile ilgilidir. Âdem’e, kemale erdirildiğinde, secde etmeyi kabul etmeyen İblis’in beşeri, tekâmül yolundan saptırması özetlenmiş. Dikkat edilirse İblis’in etkileyemedikleri, pek az da olsa, vardır. Kur’an onların Allah’ın kulları olduğunu belirtiyor. Demek ki O’na kul olabilmek istisnai bir durumdur. Ne mutlu onlara.

 

Ayetler(66-71): Dünya yaşamında beşer için çeşitli imkânlar hazırlanmıştır. Özellikle eski çağlarda denizde seyahat önemlidir. Böyle bir seyahatte çıkan bir fırtına beşer için korkutucudur. O anda kurtuluş umuduyla Rabbine dua eder. Ancak karaya çıktığında Rabbini gene unutur. İyi de karada ölüm tehlikesi yok mudur? Niye olmasın.

   Âdemoğullarının Biz tarafından ve yaratılanların birçoğundan üstün kılındığını anlıyoruz. Bu yaratılış sadece bedenimizle ilgili olduğunu düşünürüm. Görüldüğü gibi zaman zaman duyduğumuz şekliyle bütün yaratılmışa üstünlük yoktur. 

 

Ayetler(72-77): Bu bölümün ilk ayeti “dünyada kör olan, âhirette de kördür.” Diyor. Kişi dünya okulunda, madde ile denenmek için, bedenlenmiştir. Kişinin körlüğü, ruhsal körlük olup, tekâmülü ile ilgilidir. Biyolojik ölüm sonrası ruhun mekânı olan âhirette de kör oluşu o varlığın henüz tekâmülünün çok başlarında olduğunu göstermez mi? Bu konuda biyolojik ölüm sonrası ile ilgili şu ayeti hatırlamak yardımcı olacaktır: Kaf suresi-22 …Bugün gözün keskin mi keskin

   Bu bölümün diğer ayetleri inkârcıların Muhammed’e yönelik saptırma niyetli gayretleri ve onu toprağını terk etmeye zorlamaları ve her konuda Muhammed’in korunduğu anlatılıyor.

 

Ayetler(78-82): Namaz ritüeli zamanı ile ilgili hatırlatmadan sonra, Muhammed’in kendine özgü bir manevi yakınlaşma vasıtası olarak geceleyin uykudan uyanıp Kur’an’la meşgul olması önerilmiş. Bu eylemi yaparsa Muhammed’in övülen bir boyuta (Makam-ı Mahmûd) ulaşabileceği anlatılmış. Görülüyor ki Muhammed Allah’ın resulü olsa da onun da tekâmül etmesi gerekiyor. Ayrıca önerilen eylemi gerçekleştirse bile ödülün garantisi olmadığı da açıktır. Diğer taraftan bu anlatılanlar bizlere de yol göstericidir. Kur’an bir dua kitabı değildir. Ancak anlaşılması için indirilmiştir. Kur’an’ı kim ne kadar anlamıştır, sorusunun cevabı açıktır. Fakat anlayabildiğimiz kadarı ile Kur’an ile meşgul olmak kişinin tekâmülüne yardımcı olabilir. Bu çerçevede “idrak edilen olunur” gibi bir söz hatırlıyorum. Kim bilir? Kur’an’la meşgul olmayı, Kur’an ayetlerini okuyup düşünmek olarak anlayabiliriz. Düşünce sonucu oluşan fikirler aslında her bireyin tekâmül ihtiyacına uygun olup her birinin, O’nun izni ile gerçekleştiğini sanırım. Her beşerin alacağı cevap farklıdır; çünkü sorusu farklıdır. O zaman her bireyin neyi düşünmesi gerektiğine kim karar veriyor???? Son ayet ise Kur’an’ın sadece inananlar için bir yol gösterici olduğunu vurgulamıyor mu?

 

Ayetler(83-84): Beşere, dünya okulunda yaşamını devam ettirebilmesi için gereksinim duyduğu maddeden ihtiyacından fazlası sağlanırsa, kendinde bir güç olduğunu sanmaya başlar. İşte firavunlaşma belki de böyle başlamaktadır. Diğer taraftan beşere verilen madde kısıldığında çaresiz olduğunu görür. Aslında beşer hem varlıkla hem de yoklukla denenmektedir. Beşerin yaşadığı olaylar karşısında ki tavrı onun tekâmülü ile doğrudan bağlantılıdır.  

 

Ayetler(85-96): Kur’an’da bazı ayetlerde rastladığımız “ruh” kelimesinin anlamı farklı yorumlara sebep olmuş. Ancak bu bölümdeki ayetlerin sıralanmasından “ruh” teriminin Kur’an’ı Muhammed’e ileten melek olduğunu düşünebiliriz. Kur’an beşere ilimden çok az verildiğini anlatıyor. İlim, Allah’ın ilmidir. Sadece ruh konusunda değil her konuda bilgimizin sınırlı olduğunu düşünürüm. Beşerin tekâmülü ile bağlantılı olarak ve beşerin tekâmülü için gerektiğince bilgi iletildiğini sanıyorum. Ayetler gerekirse Muhammed’e iletilen vahyin Biz görevlileri tarafından tamamen silinebileceğini ve bu konuda kendisine sadece Muhammed’in Rabbinin yardım edebileceğini anlatıyor. Bu anlatım Kur’an’ın planlanmasının Rab katında olduğunu ve fakat hazırlık ve iletimin Biz görevlilerince yapıldığının işareti değil midir?

   Bu bölümün diğer ayetleri, Kur’anı beşere tebliğ eden elçinin kendi aralarından çıkan birisi olmasını kabul edememeleri ve Muhammed’den o gün için güç ve zenginlik sergileyen bir yaşam beklentisi içinde olmaları ve buna karşılık Muhammed’in “bir insan resul olduğu” cevabını vermesini anlatıyor.

 

Ayetler(97-100): “Allah’ın hidayet verdiği kimseler..” ifadesi yüzeysel olarak anlaşılırsa, bazı kimselere hak etmedikleri yardımın yapılması anlamı çıkar ki bu anlayış, hatasız işleyen ilahi adalete uymaz. Her canlıya yardım edilir. Kim ne kadar yararlanır, yetenekleri ile ilgilidir. Yetenekler niçin farklıdır? Çünkü her bireyin tekâmül yolu farklıdır.  Beşer, beşer oluncaya kadar kim bilir ne hallerden geçti? Devamında ise İnsan olmak var ve devamı… sonsuz bir maraton gibi…

 

Ayetler(101-104): Bu bölümde tekrar Musa-Firavun çekişmesine değinilmiş. Firavun’un, İsrailoğullarını  bulundukları bölgeden göndermek istemesi ve arkasından ordusu ile birlikte boğulması hatırlatılmış. Biz görevlileri tarafından İsrailoğulları’na yeni ulaştıkları ülkede yaşamaya devam etmeleri önerilmiş.. Ayetler, Mekke döneminde kabilesinin Muhammed üzerinde uyguladığı baskının gelecekteki sonucuna ait bir işaret olarak düşünülebilir. Son ayet, “Âhiret vaadi gelince sizi bir araya toplayacağız.” Sözü farklı yorumlara yol açmış. Âhiret vaadi kıyamet, yani toplumsal uyanış olarak ele alınabilir. Sözün muhatabı o gün Musa ile beraber olan kavimdir. Yani hepsi zaten bir aradadır. Siz terimi acaba tüm beşere mi işaret eder diye düşünülebilir.

 

Ayetler(105-111): Kur’an gerçektir ve gerçek bilgiyi içerir. Kur’an’ı öncelikle toplumuna, genelinde tüm beşere, tebliğ eden Muhammed’in görevi ise bir müjdeci ve bir uyarıcı olmaktır. Müjde inananlara, uyarı ise onu inkâr edenleredir. Kur’an yavaş yavaş okunup anlaşılabilsin diye kısım kısım indirilmiş. Kur’an okunup, düşünülmeden anlaşılamaz. Aslında okuyup düşünmek dahi yetmeyebilir. Kişi Kur’an’ı nasibi kadar anlayabilir.

   Yakarış ister Allah’a, ister Rahman’a yönelsin. Tamamı O’na gider. Oluşturulan sistem muhteşem. O kendini gizlemiştir, inanılmaz bir Tanrısal nezaket sergilenmiş. Hiçbir halde unutulmaması gereken gerçek ise; Hamd, yani övgülerin tamamının O’na özgü oluşudur. 

YÛNUS  SURESİ

 

1-Elif, Lâm, Râ. İşte sana hikmetlerle dolu Kitap’ın ayetleri.

2-“İnsanları uyar, iman edenlere de kendileri için Allah katında yüksek bir doğruluk derecesi bulunduğunu müjdele” diye içlerinden bir er kişiye vahiy göndermemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? Küfre batanlar: “Bu adam açık bir büyücüdür” dediler.

3-Şu bir gerçek ki, sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerine egemenlik kurup iş ve oluşu çeviren Allah’tır. O’nun izni olmadıkça hiçbir şefaatçı devreye giremez. İşte bu Allah’tır sizin Rabbiniz. Artık O’na kulluk/ibadet edin. Düşünüp anlamıyor musunuz?

4-Allah’tan hak bir vaat olarak hepinizin dönüşü yalnız O’nadır. Yaratılışı başlatır, sonra yarattıklarını varlık alanına ardarda çıkarır ki, iman edip barışa yönelik amelleri yerli yerince sergileyenleri ödüllendirsin. Küfre dalanlara gelince, onlar için, nankörlük edip gerçeği örtmeleri yüzünden, kaynar sudan bir içki ve acıklı bir azap öngörülmüştür.

5-Güneş’i ısı ve ışık kaynağı, Ay’ı, hesabı ve yılların sayısını bilesiniz diye bir nur yapıp ona evreler takdir eden O’dur. Allah bütün bunları rastgele değil, şaşmaz ölçülere bağlı olarak yaratmıştır. Bilgiyle donanmış bir topluluk için ayetleri detaylandırıyor.

6-Şu bir gerçek ki, geceyle gündüzün birbiri ardınca değişip durmasında, Allah’ın göklerde ve yerde vücut verdiği şeylerde, sakınan bir topluluk için sayısız ayetler vardır.

7-Şu bir gerçek ki, bize kavuşmayı ummayanlar, iğreti hayatla tatmin bulup onunla rahatlayanlar ve ayetlerimizden uzaklaşıp gaflete dalanlar,

8-Kazandıkları yüzünden varış yerleri ateş olacakların ta kendileridir.

9-İman edip barışa yönelik amel sergileyenlere gelince, Rableri onları imanlarıyla doğruya ve güzele iletir. Nimetlerle dolu cennetlerde onların altlarından ırmaklar akacaktır.

10-Orada onların yakarışı, “tespih ederiz seni ey Allah’ımız” ve birbirlerine esenlik dilemeleri, “selam” şeklindedir. Ve onların son çağırışları şudur: Bütün övgüler âlemlerin Rabbi Allah’adır.

11-Allah insanlara şerri, onların hayrı acele istedikleri gibi çabucak verseydi, ecellerinin onlara ulaşmasına çoktan hükmedilmiş olurdu. Ama bize kavuşmayı ummayanları kendi azgınlıkları içinde körü körüne bocalamaya bırakırız.

12-İnsan zorluk dokunduğu zaman; yan yatarken, otururken, ayaktayken bize yalvarır. Ama sıkıntısını çözdüğümüzde, kendisine dokunan bir zorluk yüzünden bize hiç yalvarmamış gibi çekip gider. Haksızlığa/aşırılığa sapanlara, yapmakta oldukları, işte böyle süslü gösterilmiştir.

13-Andolsun ki biz sizden önceki kuşakları, zulmettikleri ve resulleri kendilerine açık kanıtlar getirdiği halde inanmadıkları için, helak ettik: Günaha batanlar topluluğunu biz böyle cezalandırırız.

14-Sonra onların ardından yeryüzünde sizi hükmedenler kıldık ki, nasıl iş yapacağınızı görelim.

15-Ayetlerimiz onlara açık-seçik parçalar halinde okunduğu zaman, bize ulaşmayı ummayanlar şöyle dediler: “Bundan başka bir Kur’an getir yahut bunu değiştir.” De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkuya düşerim.”

16-De ki: “Allah dileseydi, onu size okumazdım, onu size bildirmezdi de. Ondan önce içinizde bir ömür kalmıştım. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?”

17-Yalan düzerek Allah’a iftira eden yahut onun ayetlerini yalanlayan kişiden daha zalim kim var? Şu bir gerçek ki suçlular iflah etmezler.

18-Allah’ın yanında bir de kendilerine zarar veremeyen, yarar sağlayamayan şeylere kulluk ediyorlar ve şöyle diyorlar: “Bunlar bizim Allah katında şefaatçılarımızdır.” De ki onlara: Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği şeyleri mi haber veriyorsunuz?” Şanı yücedir O’nun, ortak koştuklarından arınmıştır O.

19-İnsanlar bir tek ümmetten başka değilken ihtilafa düştüler. Eğer Rabbinden bir söz öne geçmemiş olsaydı, tartışıp durdukları konuda aralarında hüküm verilir/iş mutlaka bitirilirdi.

20-Şöyle derler: “Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” De ki: “Gayb Allah’ın tekelinde. Hadi bekleyin; sizinle birlikte ben de bekleyenlerdenim.”

21-İnsanlara, kendilerine dokunan bir darlıktan sonra bir rahat tattırdığımızda, ayetlerimiz hakkında hemen bir tuzak sergilerler. De ki: “Tuzak kurma bakımından Allah daha hızlıdır.” Zaten resullerimiz kurmakta oldukları tuzakları kaydediyorlar.”

22-O yürütüyor sizi karada ve denizde. Diyelim gemidesiniz. Gemiler, içindekileri latif bir rüzgârla götürüyor. İçerdekiler ferah ve sevinç duymaktalar. Birden korkunç bir kasırga geliverdi. Her taraftan dalgalar üzerlerine çullandı. Çepeçevre kuşatıldıklarını düşünüp dini yalnız Allah’a özgüleyerek duaya koyuldular: “Eğer bizi şu durumdan kurtarırsan, yemin olsun sana şükredenlerden olacağız.”

23-Ama Allah onları kurtarınca, hiç vakit geçirmeden yeryüzünde haksızlığa sapıp azgınlaşırlar! Şu iğreti hayatın menfaati için yaptığınız azgınlık ve taşkınlık yalnız sizin aleyhinizedir. Bir süre sonra bize döndürüleceksiniz ve yapmakta olduklarınızı size haber vereceğiz. 

24-Şu iğreti hayatın durumu gökten indirdiğimiz bir suya benzer. İnsanların ve davarların yedikleri yeryüzü bitkisi onunla karışmıştır. Nihayet toprak, takılarını kuşanmış, süslenmiştir. Toprağın sahipleri onun üzerine egemen olduklarını sanmaktadırlar. Tam bu sırada emrimiz ona gece veya gündüz ulaşmıştır. Ve onu, sanki dün yerinde yokmuş gibi biçip atmışızdır. Derin derin düşünen bir topluluk için ayetleri böyle detaylandırıyoruz biz.

25-Allah, esenlik yurduna çağırır ve dilediğini dosdoğru bir yola kılavuzlar.

26-Güzel düşünüp güzel davrananlara güzellik var. Dahası da var. Onların yüzlerine ne kara bulaşır ne de zillet ulaşır. Cennetin dostlarıdır onlar; sürekli kalıcıdırlar orada.

27-Kötülük kazananlara ise kötülüğün miktarınca karşılık vardır. Ama yüzlerini bir zillet de kaplar. Onları Allah’tan kurtaracak kimse yoktur. Yüzleri gece parçalarından karanlıklarla kaplanmış gibidir. Ateşin dostudur bunlar. Sürekli kalıcıdırlar içinde.

28-Gün olur onları bir araya toplarız; sonra şirke batmışlara sesleniriz: “Siz ve ortak yaptıklarınız, yerlerinize!” Aralarını ayırmışızdır. Ortak tuttukları şöyle haykırırlar: “Siz bize kulluk etmiyordunuz.”

29-Sizinle bizim aramızda tanık olarak Allah yeter. Doğrusu biz sizin ibadetinizden tamamen habersizdik.”

30-İşte orada, her benlik önceden gönderdiği şeyi kendisi deneyecektir. Hepsi gerçek Mevlâ’larına döndürülmüş, iftira aracı yaptıkları şeyler kendilerini koyup gitmiştir.

31-Sor: “Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya o işitme gücünün ve gözlerin sahibi kim? Kim çıkarıyor ölüden diriyi ve kim çıkarıyor diriden ölüyü? Kim çekip çeviriyor iş ve oluşu?” Hemen Allah diyecekler. De ki “Hâlâ kendinize gelmiyor musunuz?”

32-İşte bu Allah’tır sizin Hak Rabbiniz. Hak’tan sonra sapıklıktan başka ne kalır ki? Peki, nasıl oluyor da yüz geri döndürülüyorsunuz? 

33-Bu, budur. Rabbinin yoldan çıkanlar hakkındaki, “onlar iman etmezler” sözü gerçekleşmiştir.

34-De ki: “Ortak tuttuklarınız içinde, yaratışa başlayan, sonra, yarattığını çevirip bir daha yaratan kim var?” De ki: “Allah! Yaratışı başlatır, sonra onu çevirip yeniden yaratır. O halde nasıl oluyor da başka bir yöne döndürülüyorsunuz?”

35-Şunu da söyle: “Ortak tuttuklarınızdan kim var hakka götüren?” De ki: “Allah götürür hakka. Hakka götürebilen mi izlenmeye daha layıktır yoksa kılavuzlanmadıkça yolu bulamayan mı? Peki, ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz siz?”

36-Onların çoğu sanıdan başka bir şeyin ardınca gitmiyor. Doğrusu da şu ki sanı, haktan hiçbir şey ifade etmez. Allah onların yaptıklarını iyice bilmektedir.

37-Bu Kur’an, Allah’tan başka birileri tarafından uydurulmuş değildir. O, kendinden öncekini tasdiki ve Kitap’ın detaylandırılmasıdır. Allah onların yaptıklarını iyice bilmektedir.

38-Yoksa onu “uydurdu” mu diyorlar! De ki, “Eğer doğru sözlüler iseniz Allah dışında, elinizin yettiklerini de çağırın da onun benzeri bir sure ortaya çıkarın.”

39-Hayır, düşündükleri gibi değil. Onlar, ilmini kuşatamadıkları ve yorumu kendilerine hiç gelmemiş bir şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamıştı. Bak da gör nasıl olmuştur zalimlerin sonu!

40-İçlerinden buna inanacak var, inanmayacak var. Bozguncuları Rabbin daha iyi bilir.

41-Seni yalanladılarsa şöyle söyle: “Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız size. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım.”

42-İçlerinde sana kulak veren de vardır. Peki, sağırlara sen mi işittireceksin? Hele bir de akıllarını kullanmıyorlarsa!

43-Onlardan sana bakanlar da vardır. Peki, körlere sen mi kılavuzluk edeceksin? Hele kalp gözleriyle de görmüyorlarsa!

44-Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Ama insanlar öz benliklerine zulmediyorlar.

45-Onları huzuruna toplayacağı gün, gündüzün bir saatinden başka, dünyada durmamış gibidirler. Allah’a kavuşmayı yalanlayıp da doğru yolu tutmamış bulunanlar, hüsrana uğramışlardır.

46-Onlara vaat ettiğimizin bazısını sana göstersek de seni vefat ettirsek de dönüşleri bizedir. Sonunda Allah, işlemiş olduklarına tanıklık edecektir.

47-Her ümmet için bir resul öngörülmüştür. Resulleri gelince, aralarında adaletle hüküm verilir. Hiçbir zulme uğratılmazlar.

48-Diyorlar ki “Doğru sözlülerseniz bu vaat ne zaman?”

49-De ki: “Ben kendime bile Allah’ın istediği dışında bir zarar verme yahut yarar sağlama gücünde değilim. Her ümmetin bir eceli var. Ecelleri geldiğinde bir saat geri de kalamazlar, ileri de gidemezler.”

50-Şöyle söyle: “Diyelim O’nun azabı size gündüzün veya geceleyin gelecektir. Suçlular bunlardan hangisini aceleyle ister?”

51-O azap başınıza patladıktan sonra mı iman ettiniz! Şimdi mi? Hani onu aceleden isteyip duruyordunuz?

52-Sonra, zulmedenlere şöyle denecek: Sonsuzluğun azabını/sonsuz azabı tadın. Kazandığınız şeyler dışında bir şeyle cezalandırılmayacaksınız.”

53-Soruyorlar sana: “Doğru mu bu?” De ki: “Evet! Rabbime yemin ederim, o doğrunun ta kendisidir. Ve siz ondan yakayı kurtaramayacaksınız.”

54-Zulmetmiş her benlik, yeryüzündekiler kendisinin olsa, kurtulmak için tümünü fidye verecektir. Azabı gördüklerinde pişmanlığı ta içlerinde duyarlar. Aralarında adaletle hükmedilmiştir. Asla zulme uğratılmazlar.

55-Gözünüzü açın, göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Gözünüzü açın Allah’ın vaadi haktır. Ama onların çokları bilmiyorlar.

56-O hayat verir, O öldürür. O’na döndürüleceksiniz.

57-Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, gönüller derdine bir şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet geldi.

58-De ki: “Allah’ın lütfuyla, O’nun rahmetiyle, sadece onunla sevinip ferahlasınlar. O, onların toplayıp yığdıklarından hayırlıdır.”

59-De ki: “Ne oldu size de Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir haram yaptınız bir de helal?” De ki: “Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı atıyorsunuz?”

60-Yalanı Allah’a yakıştıranlar, kıyamet günü hakkında ne düşünüyorlar? Allah, insanlara karşı elbette lütuf sahibidir, fakat onların çokları şükretmiyorlar.”

61-Bir iş ve oluşta bulunsan, Kur’an’dan bir şey okusan; Herhangi bir iş yapsanız, siz ona dalıp gitmişken biz üstünüzde mutlaka tanıklarız. Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey, ondan daha küçüğü de daha büyüğü de Rabbinden uzakta/gizli kalmaz; tümü apaçık bir Kitap’tadır.

62-Gözünüzü açın! Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur. Tasaya da düşmez onlar.

63-Onlar inanmış, takvaya da sarılmışlardır.

64-Dünya hayatında da âhirette de de müjde vardır onlara. Allah’ın kelimeleri değişmez. İşte budur o büyük kurtuluş.

65-Onların sözü seni üzmesin. Tüm onur ve kudret Allah’ındır. O her şeyi işitir, her şeyi bilir. 

66-Gözünüzü açın! Göklerde kim var yerde kim varsa Allah’ındır. Allah’ı bırakıp da başka şeylere yalvaranlar, ortak koştuklarına uymuyorlar/Allah’ın yanında ortaklara yalvaranlar neyin ardı sıra gidiyorlar? Onlar sadece sanıya uyuyorlar ve onlar sadece saçmalıyorlar.

67-O, odur ki, içinde durup dinlenesiniz diye sizin için geceye vücut verdi, gündüzü de aydınlık kıldı. Hiç kuşkusuz bunda, dinleyecek bir topluluk için ibretler vardır.

68-“Allah çocuk edindi.” Dediler. Hâşâ! Allah bundan arınmıştır. O GanÎ’dir, hiç bir şeye muhtaç olmaz. Göklerdekiler de yerdekiler de O’nundur. Elinizde, söylediğinize ilişkin hiçbir kanıt yok. Allah hakkında bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?

69-De ki: “Allah hakkında yalan düzüp iftira edenler iflah etmeyeceklerdir.”

70-Dünyada biraz nimetlenme, ardından dönüşleri bize. Sonra biz, inkâr ettiklerinden ötürü şiddetli azabı onlara tattıracağız. 

71-Onlara Nûh’un haberini de oku. Hani toplumuna şöyle demişti: “Eğer benim konumum ve Allah’ın ayetlerini hatırlatmam size ağır geliyorsa artık ben, Allah’a dayandım. Siz de ortaklarınızla bir araya gelip işinize bakın. Yapacağınız şey size bir kaygı da vermesin, hükmünüzü bana uygulayın. Ve bana fırsat da vermeyin.”

72-“Yüz çevirdiyseniz çevirin. Ben sizden bir ücret istemedim. Benim ücretim Allah’tan gelecektir. Bana, Müslümanlardan olmam emredildi.”

73-Bunun üzerine onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla beraber bulunanları kurtardık, onları yöneticiler yaptık; ayetlerimizi yalanlayanları da batırıp boğduk. Bak da gör, önceden uyarılanların sonu nice oluyor!

74-Nûh’un ardından birçok resulleri daha toplumlarına gönderdik. Onlara açık-seçik kanıtlar getirdiler. Ama onlar daha önceden yalanladıkları şeye bir türlü inanmadılar. Azgınlığa sapanların kalplerini biz, işte böyle mühürleriz. 

75-Onların ardından da Mûsa ile Hârun’u ayetlerimiz eşliğinde Firavun ve kurmaylarına gönderdik. Kibre saptılar ve günahkâr bir topluluk oldular.

76-Gerçek, katımızdan onlara geldiğinde şöyle demişlerdi: “Hiç kuşkusuz bu, apaçık bir büyüdür.”

77-Mûsa dedi ki: “Gerçek size ulaştığında böyle mi konuşuyorsunuz? Büyü müdür bu? Büyücülerin kurtuluşu yoktur.”

78-Dediler ki: “Sen bize, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi çeviresin de bu toprakta devlet ve ululuk ikinizin olsun diye mi geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.”

79-Firavun seslendi: “Tüm bilgin büyücüleri huzuruma getirin.”

80-Büyücüler gelince, Musa onlara şöyle dedi: “Ortaya koyma gücünde olduğunuz şeyleri sergileyin.”

81-Onlar hünerlerini ortaya koyunca Mûsa dedi ki: “Sergilediğiniz şey büyüdür. Allah onu mutlaka hükümsüz kılacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzgün yürütmez.”

82-“Ve günahkârlar hoş görmese de Allah, gerçeği kelimeleriyle ortaya çıkarıp kanıtlayacaktır. 

83-Firavun ve kodamanlarının kendilerine kötülük etmelerinden korktukları için, kavmi arasından bir gençlik grubu dışında hiç kimse Mûsa’ya inanmadı. Çünkü Firavun, o toprakta gerçekten çok üstündü ve gerçekten sınır tanımaz azgınlardan biriydi.

84-Mûsa dedi ki: “Ey toplumum! Eğer Allah’a inandınızsa gerçekten Müslümansanız, yalnız Allah’a dayanıp güvenin.”

85-Şöyle yakardılar: ”Yalnız Allah’a dayandık. Rabbimiz! Bizleri, zulmedenler toplumu için bir imtihan aracı yapma.”

86-“O küfre sapmış toplumdan rahmetinle bizi kurtar.”

87-Mûsa’ya ve kardeşine şunu vahyettik: Kavminiz için kendilerini yerleştirmek üzere Mısır’da evler hazırlayın. Evlerinizi kıble yapın/karşılıklı yapın ve namaz kılın İnananlara müjde ver. 

88-Mûsa şöyle dedi: “Rabbimiz! Sen, Firavun ve kodamanlarına şu geçici hayatta debdebe verdin, mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye mi? Rabbimiz! Onların mallarını sil-süpür, kalplerini şiddetle sık ki, acıklı azabı görünceye kadar inanmasınlar.”

89-Allah cevap verdi: “İkinizin duası kabul edildi. Doğruluktan şaşmayın. İlimden nasipsizlerin yolunu izlemeyin.

90-Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve ordusu azgınlık ve düşmanlıkla onları izlemekteydi Nihayet boğulma ümüğüne çökünce şöyle dedi: “İman ettim. İsrailoğullarının inandığı dışında ilah yok. Ben de O’na teslim olanlardanım.

91-“Şimdi mi? Daha önce isyan etmiş, bozgunculardan olmuştun.”

92-Bugün senin bedenini kurtaracağız ki, arkandan gelenlere bir ibret olasın. Ama insanların çoğu bizim ayetlerimizden gerçekten habersiz bulunuyor.

93-Andolsun, biz İsrailoğullarını çok güzel bir yurda yerleştirdik ve kendilerine temiz yiyeceklerden bir rızık verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar ihtilafa düşmediler. Hiç kuşkusuz Rabbin, tartışmakta oldukları şey hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.

94-Şayet sen, sana indirdiğimizden kuşkulanmakta isen, senden önce Kitap’ı okuyanlara sor. Andolsun hak sana Rabbinden gelmiştir. O halde sakın kuşkulananlardan olma. 

95-Ve sakın ayetlerimizi yalanlayanlardan olma, yoksa hüsrana düşenlerden olursun.

96-Aleyhlerine Rabbinin kelimesi hak olanlar iman etmezler.

97-Tüm ayetler onlara gelse bile. Ta, o korkunç azabı görünceye kadar…

98-Birkent inansa da imanı kendisine yarar sağlasa ya! Yûnus’un kavmi müstesna. Onlar inanınca, dünya hayatında rezillik azabını üstlerinden kaldırmış ve kendilerini belirli bir süreye kadar nimetlendirmiştik.

99-Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi toptan iman ederlerdi. Hal böyle iken, mümin olmaları için insanları sen mi zorlayacaksın?

100-Allah’ın izni olmadıkça hiçbir benlik iman edemez. Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.

101-De ki. “Göklerde ve yerde neler var/neler oluyor, bir bakın! “O ayetler ve uyarılar iman etmeyen bir toplumun hiçbir işine yaramaz.”

102-Onlar, sırf kendilerinden önce gelip geçenlerin günleri gibisini bekliyorlar. De ki: “Bekleyin. Sizinle beraber ben de bekleyenlerdenim.”

103-Sonunda biz, resullerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte böyledir. Üzerimize bir borç olarak, inananları kurtarırız.  

104-De ki: “Ey insanlar, benim dinimden kuşkuda iseniz, ben sizin Allah dışındaki kulluk ettiklerinize kulluk etmeyeceğim. Tam aksine ben, sizin canınızı alacak olan Allah’a kulluk edeceğim. Bana mümin olanlardan olmam emredildi.”

105-Şu da emredildi: “Yüzünü, bir hanîf olarak dine çevir. Sakın müşriklerden olma.”

106-“Allah’ı bırakıp da sana yarar sağlamayacak ve zarar veremeyecek şeylere yakarma. Eğer bunu yaparsan mutlaka müşriklerden oluşun.”

107-Allah sana bir zarar dokundurursa, onu kaldıracak olan başkası değil, yine O’dur. O sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu reddedecek yoktur. Kullarından dilediğini nasiplendirir, Gafûr’dur O, Rahîm’dir.

108-De ki: “Ey insanlar! Şu bir gerçek ki hak size Rabbinizden gelmiştir Artık doğruya yönelen kendi benliği için yönelir; sapan da kendi benliği aleyhine sapar. Ben sizin üzerinize vekil değilim.”

109-Sana vahyedilene uy ve Allah hüküm verinceye kadar sabret. O, hâkimlerin en hayırlısıdır. 

 

Paylaşım:

 

Ayetler (1-6): Daha önce de değinildiği gibi yine şifreleme var. Bahsedilen Kitap “Katımızdaki Kitap” olmalı diye düşünürüm. Beşer zayıftır ve bencildir. O yüzden kendi içinden çıkan birisini Yaratıcının elçisi olarak kabul etmesi kolay değildir. Zaten ilahi mesajı ileten kitapların mesajını hiç olmazsa hissedebilmek belli bir tekâmülü tamamlamış olanlar için mümkün olabilir. Bu konu Kur’an’da, biraz değişik bir ifade ile “Allah’ın izin verdikleri” iman edebilir şeklinde anlatılmıştır. Bu konu mesela İncil’de İsa’nın “ben kayıp koyunları bulmaya geldim” sözleri ile anlatılmaya çalışılmış gibi görünüyor. 

   Üçüncü ayette geçen “şefaatçı” terimi üzerinde düşünülmesi gerekir. Özellikle Zümer suresi-(43,44) ayetler göz önüne alındığında, namaz kılanların Muhammed’den şefaat dilemesi acaba doğru mudur? Bu ayette alemlerin yönetiminin Arş boyutundan yürütüldüğünü ve Alemlerin Rabbi’nin ise Arş’ın üstünden tüm yaratılış üzerinde hakim olduğunu hissedebiliyoruz. 

   Dördüncü ayetteki “yarattıklarını varlık alanına ardarda çıkarır” ifadesi, eğitim için dünya okulunda tekrar tekrar bedenlenmeye işaret değil midir? Ancak böylece varlık gerekli tekâmülü yaparak O’na dönebilir. Bunun için de arınma gerekli olup, sadece tekâmülle sağlanabilir.

 

Ayetler(7-19): Dünya hayatının maddesine bağlananların sonucu cezalandırılmadır. İman edip barışa yönelik iş yapanlar ise, ilginçtir, doğruya ve güzele yönlendiriliyorlar. Demek ki güzelin de güzeli var. Ödüllendirme sadece kişinin davranışlarına bağlıdır; şekle ve vakte bağlı ritüellere değil. Dahası onlar gerçeğin farkına varabildikleri için yaratılmış âlemlerde övgülerin tamamının Allah’a özgü olduğunun bilincindedirler. Beşer acelecidir; fakat gücün sahibi ve planın uygulayıcıları olan Biz görevlileri sabırlıdır. Toplumlar kendilerine elçi gönderildiği halde isyana devam ederlerse ancak toplu cezalandırılmanın var olduğu görülüyor. Yok edilen toplumların yerine başka toplumlar getirilerek bu sefer onların denenmesi başlamış.

   Ayet-19 dünya toplumunun tek bir inanca sahip olduğunu ve fakat zamanla aralarındaki fikir ayrılıkları yüzünden ayrıştıklarını, ancak toplu bir cezalandırılmanın olmadığını anlatıyor. Günümüzde durum aynıdır. Hatta aynı kitap bağımlıları bile ayrışmıştır. Bu çerçevede bakıldığında ülkemizde görülen; oluşan mezhepler ve tarikatlar Kur’an’ın özüne terstir. Çünkü Kur’an ayrışmayı- ötekileştirmeyi kabul etmez. Bu konuda Şura suresi ayet-13, konuyu kesin olarak aydınlatmıştır:    

Şura-13 Sizin için, dinden Nuh’a önerdiğini, sana vahyettiğini, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya önerdiğimizi şöyle diyerek kanunlaştırdı: “Dini dosdoğru tutun; onda bölünüp fırkalara ayrılmayın.”  Onları çağırdığın bu tutum, şirke bulaşanlara çok ağır gelmiştir. Allah dilediğini kendisi için seçer ve hakka yönelenleri kendisine iletir. 

 

Ayetler(20-36): Beşer rahata eriştiğinde Hak tebliğe karşı tuzak kurmuştur ve devam edecektir. “Tuzak kurma bakımından Allah daha hızlıdır” ifadesi dönemin inkârcılarını korkutmak için kullanılmış olduğunu düşünürüm. Allah’ın tuzak kurma ile işi olacağını sanmam. Ancak oluşturulan sistem etki-tepki prensibi ile çalışır ve bunun gözeticisinin ise Biz görevlileri olduğunu sanıyorum. Beşerin düşünceleri bile kayıt altında olup biyolojik ölüm sonrası özümüz bütün yaptıklarından haberdar olacaktır. Ruhun, yaptığı yanlışları görünce çektiği vicdan azabı, bedenin ateşte yanmasından farklı mıdır?

   Beşer dünya okuluna gelir ve gider. Arada ise dünya işleri ile uğraşır, maddesini tatmin eder ve bu arada beşeri sisteme göre mülk edinir. Fakat bilmez ki mülkün esas sahibi başkadır. Beşer kendi nefesine bile sahip değilken dünya varlığına nasıl sahip olabilir ki? Diğer taraftan bu dünya hayatında güzellik sergileyenler, hem bu dünyada hem de ahirette güzelliklerle ödüllendiriliyormuş.

  Ayet-31 de geçen “ölüden diri çıkarmak ve diriden ölü çıkarmak” ifadesi tekâmül gereği dünyada tekrar bedenlenmeye işaret olabildiği gibi tek bir ömür esnasında ruhsal gelişmenin belirtisi de olabilir. Çünkü tekâmül sonsuzdur. Kişinin farkındalığı arttıkça her seferinde eski durumu ölüm, yeni durumu ise dirilme olarak ele alabiliriz.

   Dünya hayatında beşer genellikle bir aldanış içindedir. Gerçeğin farkında değildir. Sanıyla davranır.  

 

Ayetler(37-43): Kur’an Âlemlerin Rabbi’ndendir ve aslında daha önce aynı merkezden gönderilmiş olanları doğrular ve belki bazı konularda Ana Kitap’ın detaylandırılmasıdır. Daha önceki kavimlerden olup mesajı yalanlayanların sonu acı olmuştur. Kur’an’ı dinleyenler arasında ona inanacaklar olduğu gibi inkâr edenler de vardır. Kur’an bu çelişkiyi, inkârcıların kulaklarının sağır ve kalp gözlerinin kör olduğu şeklinde açıklamış. O dönem için bu yeterli ama kapalı bir anlatımdır. Günümüzde bu konunun, kişinin tekâmülü ve dünyadaki planı ile ilgili olduğu şeklinde anlayabiliriz.

 

Ayetler(44-49): Ayet-44, aslında yukarıda açıklanmaya çalışılan bir gerçek olan Allah’ın beşere asla zulmetmeyeceği gerçeğini vurgular. Bu gerçek Muhammed’e hitap eden ve özünde herkese yönelmiş olup aşağıda sunulan ayette en açık şekilde ifade edilmiştir:

 Nisa Suresi-79 İyilik ve güzellikten sana her ne ererse Allah’tandır. Kötülük ve çirkinlikten sana ulaşan şeyse kendi nefsindendir

   Görüldüğü kadarıyla her topluma bir elçi gönderilmiş. Ancak ondan sonra o toplum hakkında gerekirse bir ceza uygulanmış. Tolumların ödüllendirilmesi veya cezalandırılmasının da İlahi sistemin planına göre şekillendiği görülüyor. Tanrı elçisi olan Muhammed’in de aynı sistem içerisinde olduğunu görüyoruz. Ayet-49 ise her toplumun bir sonu olduğunu anlatıyor. Tarih aynı şeyi anlatmıyor mu? 

 

Ayetler(50-60): Ayetleri inkâr edenlerin görecekleri cezanın sadece yaptıklarının karşılığı olacağı anlatılmış. Yaratılmışların sahibi aynı zamanda hüküm sahibidir. Ayetler beşere bu gerçeği ısrarla hatırlatıyor. Fakat beşer zannıyla hareket etmeyi tercih eder, kendince kurallar koyar. Kur’an’ın ayetleri herkese yönelmiştir, ancak sadece inananlar gerekli öğüdü alabilirler ki bu durum kişinin tekâmülü ve hayat planı ile bağlantılıdır.

 

Ayetler(61-70): Yaratılmış her zerrenin birbiriyle bağlantılı olduğunu ve her zerre hakkında anlık bilginin bir merkezde toplandığını düşünürüm. Allah’ın dostları için hem bu dünyada hem de âhirette müjdeler varmış. Bahsedilen müjdelerin maddi olmadığını düşünmek isterim.

   Allah’ın çocuğu olduğu, meleklerin dişi olduğu gibi iddialar tümüyle beşeri sanıya dayanır ve yalandır. Ayetleri inkâr edenlerin beşeri ölüm sonunda gidecekleri konum, Biz tarafından cezalandırılacakları yerdir ki orası da aslında bir eğitim yeridir.  

 

Ayetler(71-74): Nûh ve toplumu hakkındaki ayetler Nûh’un tebliğini kabul etmeyen toplumunun yok edilmesi, Nûh’la beraber gemide olanların kurtarılmaları ve onların yöneticiler yapılmaları anlatılıyor. Burada Nûh tufanının yöresel olduğu işaretini görüyoruz. Gemidekiler yöneticiler yapılmışsa çıktıkları bölgede ve çevresinde başka topluluklar olmalıdır. Nûh’tan sonra gönderilen pek çok elçi de toplumları tarafından yalanlanmışlar. Son ayette “azgınlık yapanların kalplerinin mühürlendiği” ifadesi var. Kalbi mühürlenmiş kişinin mesajı anlaması hiçbir şekilde mümkün değildir. Tebliği anlayamayacak tekâmüle ulaşmamışların kalplerinin özellikle ve bir ceza olarak mühürlenmesi söz konusu olmamalıdır. Muhtemeldir ki bu kişiler yeterli tekâmüle ulaştıkları halde inkâr etmeleri yüzünden ceza olarak kalpleri mühürlenmiş olabilir.

 

Ayetler(75-93): Ayetler Mûsa ile Firavun ve yardımcıları arasındaki mücadeleyi yansıtıyor. Daha önce başka surelerde konu incelendiği için burada tekrarlanmayacaktır. Sadece birkaç ayet ele alınacaktır. Ayet -83; Mûsa’ya bir gençlik grubu dışında hiç kimsenin inanmadığını söyler. Çünkü yaşı ilerlemiş olanlar genellikle yeniliklere kapalıdır. Fakat gençler açıktır. Bu konu Atatürk’ün cumhuriyeti Türk gençliğine emanet etmesi ile paralel değil midir? Ayet-89 da görülen “Allah” kelimesi Kur’an’ın Arapça orijinalinde yoktur. Ayet-93 te İsrailoğulları’nın güzel bir beldeye yerleştirildikleri ve Mûsa’nın vefatından sonraki dönemde tebliğin yorumlanmasında ayrılığa düştükleri ve bu konunun diriliş döneminde kendilerine açıklanacağı anlatılıyor. Yorumda ayrılık mezhepleşmeye sebep olmuştur. Her inanç sisteminde görülen bu ayrışma sonunda ötekileştirmeyi getirmiştir ve fakat öğretinin aslına aykırıdır. Öğretinin hedefi tek inanç sistemini yerleştirmektir. Kim bilir gelecekte, belki…

 

Ayetler(94-109): Bu bölümde Muhammed’e, kendine vahyedilene uyması, içtenlikle yüzünü dine çevirmesi önerilirken sadece Allah’ın izin verdiklerinin iman edeceği hatırlatılmış. İman etmeyen toplumlar hakkında geçmişe yönelik örnekler verilirken hem Muhammed rahatlatılmaya çalışılmış hem de inanmayanlara bir uyarı yapılmış. Ayet100; düşünülmesi gereken bilgi veriyor. Tekâmülü yetersiz olanın ayetleri anlayabilmesi ve iman etmesi mümkün değildir. Burada şunu da hatırlamamız gerekir. Vakte ve şekle bağlı ritüelleri yerine getiren bir kişinin imanı yeterli midir? Sorunun cevabı; hayırdır. Böyle bir iman hakkında Kur’an ne diyor?   

Hucurât suresi-49 Bedeviler: “İman ettik .” dediler. De ki: “Siz iman etmediniz. Ancak Müslüman olduk deyin. İman sizin kalplerinize girmemiştir.…”

   Demek ki imanın dereceleri vardır. Arzu edilen herhalde imanın kalbe girmesidir. He şeyin sonsuz olduğunu düşünürsek imanın da sonsuzluğunu kabul etmeliyiz. Varlık iman yolunda ilerledikçe kim bilir nelere muhatap olacaktır?

HÛD SURESİ

 

1-Elif, Lâm, Râ. Bir kitaptır ki bu, ayetleri önce muhkem kılınmış, sonra detaylandırılıp açıklanmış. Hakîm ve Habîr kudrettendir o.

2-Başkasına değil, yalnız Allah’a kulluk edin. Kuşkusuz ben size O’ndan gelen bir uyarıcı ve müjdeciyim.

3-Af dileyin Rabbinizden; sonra da tövbe ile O’na yönelin ki, belirlenmiş bir süreye kadar sizi güzel bir nimetle nimetlendirsin ve her farklı derece sahibine hak ettiği ödülü versin. Eğer yüz çevirirseniz, o takdirde sizi büyük bir günün azabından korkuturum.

4-Yalnız Allah’adır dönüşünüz. Ve O, her şeye Kadîr’dir.

5-Dikkatle bakın! Onlar O’ndan gizlenmek için göğüslerini bükerler. Dikkat edin! Onlar örtülerine büründükleri zaman da O, onların neyi gizlemekte olduklarını ve neyi açığa vurduklarını bilmektedir. Çünkü O, göğüslerin içini çok iyi bilir.

6-Yerde hiçbir debelenen yoktur ki, rızkı Allah’ın üzerinde olmasın. O, onun karar kıldığı noktayı da bilir, emanet edildiği yeri de. He şey apaçık bir Kitap’tadır.

7-O, odur ki, gökler ve yeri altı günde yaratmıştır. O’nun arşı da su üzerinde idi. Böyle yapması, iş ve davranış yönünden hanginizin daha güzel olduğunu belirlemek için sizi denemeye yöneliktir. Sen, “kuşkusuz, sizler ölümden sonra diriltileceksiniz” dediğinde, küfre batanlar hemen ve kesinlikle şöyle derler: “Bu apaçık bir büyüden başka şey değildir.”

8-Ve eğer onlardan azabı, belirlenmiş bir süreye kadar ertelesek, mutlaka şöyle diyeceklerdir: ”Onu erteleyen de ne?” Gözünüzü açın, azap onlara geldiği gün, kendilerinden geri çevrilecek değildir. Ve alay edip durdukları şey, kendilerini sarmış olacaktır.” 

9-İnsana bir rahmet tattırıp sonra da onu ondan çekip alsak, insan elbette çok ümitsiz, çok nankör bir hale düşer.

10-Ve eğer ona, kendisine gelip çatan bir zorluk ve kederden sonra bolluk ve nimet tattırsak, hiç kuşkusuz şöyle diyecektir: “Tüm sıkıntı ve kötülükler benden uzaklaşmıştır.” Bu durumda o, bir sevinç şımarığı, bir kendini beğenmiş olur.

11-Sabredip barışçıl amel sergileyenler böyle yapmazlar. Bunlar kendileri için bir yarlığama ve büyük bir ödül öngörülen kişilerdir.

12-Belkide sen; onlar, “ona bir hazine indirilseydi, yahut beraberinde bir melek gelseydi ya” diyorlar diye göğsün sıkışıp daralarak, sana vahyedilmekte olanın bir kısmını terk etmeye kalkarsın. Gerçek olan şu ki, sen sadece bir uyarıcısın. Allah ise her şey üzerinde bir vekildir.

13-Yoksa, “onu uydurdu” mu diyorlar! De ki: “Öyleyse hadi, onun benzeri on sure de siz getirin; eğer doğru sözlüler iseniz, Allah’tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın.”

14-Eğer size cevap veremedilerse artık bilin ki o, ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir. Ve ondan başka da ilah yoktur. Artık Müslüman oluyor musunuz?

15-Her kim iğreti hayatı ve onun süsünü isterse böylelerinin yapıp ettiklerinin karşılığını kendilerine bu hayatta tam olarak veririz. Onlar dünyada hiçbir eksiltmeye uğratılmazlar.

16-Öyleleridir ki bunlar, âhirette kendileri için ateşten başkası yoktur. Sanayi olarak ürettikleri orada işe yaramaz olmuştur. Yapıp ettikleri de bâtıl hale gelmiştir.

17-Böyleleri şu kimse gibi olur mu: Rabbinden bir beyyine üzerinedir, O’ndan bir tanık da kendisini izler. Tanıktan önce de bir kılavuz ve rahmet olarak Mûsa’nın kitabı var. Onlar ona inanırlar. Hiziplerden onu inkâr edenin varış yeri ateştir. Ondan asla kuşkuya düşme; o Rabbinden bir haktır ama insanların çokları inanmıyorlar.

18-Yalan düzerek Allah’a iftira edenden daha zalim kim var? Onlar Rablerine arz ed ilecekler. Tanıklar diyecekler ki: “İşte bunlardır Rableri hakkında yalan uyduranlar.” Herkes duysun ki, Allah’ın laneti zalimler üstünedir.

19-O zalimler ki, Allah’ın yolundan alıkoyar, o yolu yamultmak isterler. Onlar, evet onlar âhireti de inkâr ederler. 

20-Bunlar yeryüzünde kimseyi âciz bırakamazlar, Allah’tan başka hiçbir dostları da yoktur. Onlara azap kat kat verilecektir. Hem işitmeye güçleri yetmiyordu hem de göremiyorlardı.

21-İşte bunlardır öz benliklerini hüsrana uğratan. İftira için kullandıkları şeyler de kendilerini bırakıp kaybolmuştur.

22-Hiç kuşku yok ki bunlar, âhirette de hüsranın en beterine uğrayanlar olacaklardır.

23-İman edip barışa yönelik işler yaparak Rablerine içten bir bağlılıkla boyun eğenlere gelince, onlar cennet halkıdırlar. Sürekli kalacaklardır orada.

24-Bu iki topluluğun durumu körle sağır, görenle işiten farkına benzer. Örnek olarak bu ikisi bir olur mu? Hâlâ düşünüp taşınmıyor musunuz?

25-Andolsun biz Nûh’u da toplumuna resul olarak göndermiştik. “Ben sizin için açık bir uyarıcıyım.”

26-“Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Korkunç bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum.” Demişti de,

27-Toplumun küfre sapanlarından bir grup kodaman şöyle konuşmuştu: Bize göre sen, bizim gibi bir insandan başkası değilsin. Bakıyoruz sana, ayak takımımızın basit görüşlü insanlarından başkası ardına düşmüyor. Sizin bize hiçbir üstünlüğünüzün olduğuna da inanmıyoruz. Aksine, sizi yalancılar sayıyoruz.”

28-Nûh dedi ki: “Ey toplumum! Bir düşünün! Ya ben Rabbimden gelen bir beyyine üzerindeysem; katından bana bir rahmet vermiş de o rahmet sizin gözlerinizden saklanmışsa! Siz ona tiksintiyle bakarken, biz sizi ona zorla mı ulaştıracağız?”

29-“Hem ben sizden buna karşı bir mal da istemiyorum. Benim ücretim Allah’tandır. Ama ben iman edenleri paylayıp kovamam. Çünkü onlar Rablerine varacaklar. Ama sizin cehalete batmış bir toplum olduğunuzu görüyorum.”

30-“Ey toplumum! Eğer ben onları paylayıp kovarsam, Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? Hâlâ düşünmüyor musunuz?”

31-“Ben size demiyorum ki, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır. Ben gaybı bilmem. Ben bir meleğim de demiyorum. Ama gözlerinizin horlayarak baktığı kişiler için, ‘Allah bunlara bir hayır vermeyecek’ diyemem Onların benliklerinde neyin saklı olduğunu Allah daha iyi bilir. Başka türlü davranırsam kesinlikle zalimlerden olurum.”

32-Dediler ki: “Ey Nûh! Sen bizimle uğraştın, mücadelede çok da ileri gittin. Eğer doğru sözlülerden isen bizi tehdit ettiğin şeyi ortaya getir.”

33-Nûh dedi: “Onu size dilediği takdirde ancak Allah getirir, siz de hiçbir engel çıkaramazsınız.” 

34-“Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermeyi gaye edinsem de öğüdüm size hiçbir yarar sağlamaz. O’dur sizin Rabbiniz ve O’na döndürüleceksiniz.”

35-Yoksa, “onu kendisi uydurdu mu diyorlar. De ki: “Eğer onu uydurmuşsam işlediğim suç benim aleyhimedir. Ama ben, sizin işlemekte olduğunuz suçlardan sorumlu değilim.”

36-Nûh’a şöyle vahyolundu: “Toplumundan, daha önce inanmış olanlar dışında hiç kimse iman etmeyecektir. Artık onların yaptıkları yüzünden tasalanıp durma.”

37-Vahyimize bağlı olarak gözlerimizin önünde gemiyi yap. Ve zulmedenler hakkında benimle karşılıklı laf edip durma. Onlar mutlaka boğulacaklardır.

38-Gemiyi yapıyordu. Toplumundan herhangi bir grup yanından geçtikçe onunla alay ediyorlardı. Dedi ki Nûh: “Bizimle alay ediyorsanız, biz de sizinle alay edeceğiz. Tıpkı sizin eğlendiğiniz gibi.”

39-Rezil eden azabın kime geleceğini, sürekli azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz.

40-Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynayınca şöyle seslendik: “Yükle içine her birinden ikişer çift ve aleyhinde hüküm verilen hariç olmak üzere aileni, bir de iman etmiş olanları.”  Ama Nûh’la birlikte çok az bir kısmı iman etmişti.

41-Nûh dedi: “Binin içine. Onun akıp gitmesi de demir atması da Allah’ın adıyladır. Benim Rabbim elbette ki Gafûr’dur, Rahîm’dir.”

42-Gemi onları, dağlar gibi dalgalar üstünden yürütüp götürüyordu. Nûh onlardan ayrı bir yerde duran oğluna seslendi: “Oğulcuğum, bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma.”

43-Oğlu cevap verdi: “Bir dağa sığınacağım, beni sudan korur.” Nûh dedi: ”Allah’ın merhamet ettiği dışında bugün hiç kimse için Allah’ın kararından kurtaracak yoktur.” Ve ikisi arasına dalga girdi de o boğulanlar arasına katıldı.

44-Ve denildi: “Ey yer! Suyunu yut ve ey gök, sen de tut.” Ve su çekildi. İş bitirilmişti. Gemi, Cûdî üzerine oturdu ve haykırıldı: “O zalimler topluluğu geri gelmez olsun.”

45-Bu arada Nûh, Rabbine yakardı da dedi ki: Rabbim oğlum benim ailemdendi! Senin vaadin elbette haktır. Sen hâkimlerin hükmü en güzel verenisin.”

46-Allah buyurdu: “Ey Nûh! O, senin ailenden değildi. Yaptığı iyi olmayan bir işti. Hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Cahillerden olmaman hususunda seni uyarırım.”

47-Nûh dedi: “Rabbim! Hakkında bilgim olmayan şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni affetmez, bana acımazsan hüsrana uğrayanlardan olurum.”

48-Şöylr denildi: “Ey Nûh! Sana ve seninle beraber olanlardan diğer gruplara bizden bereketler ve bir selamla aşağıya in. Bazı ümmetler de var, kendilerini önce nimetlendireceğiz sonra bizden acıklı bir azap hepsini kucaklayacak.”

49-İşte bunlar, sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. Ne sen ne de toplumun bundan önce onları bilmiyordunuz. Artık sabırlı ol. Sonuç, takvaya sarılanlarındır.

50-Âd’a da kardeşleri Hûd’u gönderdik. Dedi ki: ”Ey toplumum! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yok. Siz sadece uydurmalara bel bağlamışsınız.”

51-“Ey toplumum! Bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına düşmez. Hâlâ aklınızı çalıştırmayacak mısınız?”

52-“Ey toplumum! Rabbinizden af dileyin, sonra O’na yönelin ki üzerinize göğü bol bol göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın. Günahkârlar olup da Allah’tan yüz çevirmeyin.”

53-Dediler ki. “Ey Hûd! Bize hiçbir kanıt getirmedin. Senin sözünle ilahlarımızı terk edecek değiliz. Zaten biz sana inanmıyoruz.”

54-“Sadece şunu söylüyoruz: ‘İlahlarımızdan biri seni kötü çarpmış”. Hûd dedi: “Ben Allah’ı tanık tutuyorum, siz de tanık olun ki, ben sizin Allah’a ortak yaptıklarınızdan uzağım.”

55-“Allah dışındaki tanrılarınızdan uzağım. Hadi, hep birlikte bana tuzak kurun, bana hiç göz açtırmayın.”

56-“Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayanıp güvendim. Hiçbir canlı yoktur ki O, onu perçeminden yakalamış olmasın. Hiç kuşkusuz, benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.”

57-“Eğer yüz çevirirseniz ben, bana gönderilen şeyi size tebliğ etmiş bulunuyorum. Rabbim, yerinize başka bir topluluk getirir ve siz O’na hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. Kuşkusuz, benim Rabbim her şey üzerinde bir Hafîz’dir; kollar, gözetir.”

58-Emrimiz gelince, Hûd’u ve onunla birlikte iman etmiş olanları bizden bir rahmetle kurtardık. Biz onları çok ağır bir azaptan kurtardık.

59-İşte buydu Âd. Rablerinin ayetlerine kafa tuttular, O’nun resullerine isyan ettiler. Ve her inatçı zorbanın emrine uydular.

60-Bu dünyada ve kıyamet gününde arkalarına lanet takıldı. Dikkat edin; Âd, Rablerine nankörlük etmişti. Dikkat edin, Hûd’un kavmi olan Âd geri gelmez oldu.

61-Semûd’a da kardeşleri Sâlih’i gönderdik. Dedi ki. “Ey toplumum! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yok. Sizi topraktan oluşturan ve size orada ömür geçirten O’dur. Artık O’ndan af dileyin, O’na dönün. Rabbim Karîb’dir, bize çok yakındır; Mucîb’dir, bize cevap verir.

62-Dediler ki: “Ey Salih! Sen bundan önce, aramızda aranan/ümit beslenen bir kişi idin. Şimdi kalkmış, atalarımızın kulluk ettiklerine kulluk etmemizi  mi engelliyorsun? Gerçek şu ki biz, bizi çağırdığın şey hakkında kafaları karıştıran bir kuşku içindeyiz.”

63-Dedi ki: Ey kavmim! Hiç düşündünüz mü? Ya ben Rabbimden bir beyyine üzerindeysem, bana kendisinden bir rahmet sunmuşsa! Bu durumda ben O’na isyan edersem, bana Allah’a karşı kim yardım eder? Sizin bana, yıkım ve hüsranı artırmak dışında bir katkınız olmaz.”

64-“Ey toplumum! İşte şu size, Allah’ın bir mucize olan devesi. Rahat bırakın onu. Allah’ın toprağında karnını doyursun. Bir kötülük dokundurmayın ona. Yoksa sizi çok yakın bir azap enseler.”

65-Ama deveyi yere yıkıp kestiler. Sâlih dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha nimetlenin. Bu, yalanlanamayacak bir tehdittir.”

66-Emrimiz gelince Sâlih’i ve onunla birlikte iman edenleri bizden bir rahmetle kurtardık. O günün rezilliğinden kurtardık. Senin Rabbin, evet O, Kavî’dir, Azîz’dir. 

67-Zulme sapmış olanları o korkunç titreşimli ses yakaladı da öz yurtlarında yere çökmüş hale geldiler.

68-Sanki hiç hayat sürmemişlerdi orada. Dikkat edin! Semûd kavmi, Rablerine nankörlük etmişti. Dikkat edin, Semûd geri dönmez olmuştur.

69-Andolsun, resullerimiz, İbrahim’e muştu getirip “selam” demişlerdi. O da “selam” demiş, fazla beklemeden kızartılmış bir buzağı getirmişti. 

70-Ellerinin ona ulaşmadığını görünce onlardan işkillendi. Ve kendilerinden ürpermeye başladı. “Korkma, dediler, biz Lût kavmine gönderildik.”

71-Orada dikilmekte olan karısı güldü. Bunun üzerine ona İshak’ı müjdeledik, İshak’ın arkasından da Yakub’u.

72-“Vay başıma, dedi. Doğuracak mıyım ben? Kendim bir kocakarı, kocam bir ihtiyar. Gerçekten şaşılacak şey bu.”

73-Dediler ki: “Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir ey ev halkı! O Hamîd’dir, Mecîd’dir.

74-İbrahim’den korku gidip yerine müjde gelince, Lût kavmi hakkında bizime tartışır oldu.

75-İbrahim, gerçekten yufka yürekli bir insandı; herkes için ah eder, içini çekerdi, yalvarıp yakarırdı.

76-“Ey İbrahim! Bu halinden vazgeç. Rabbinin emri gelmiştir. Geri çevrilemez bir azap onların enselerine binecektir.”

77-Elçilermiz Lût’a geldiğinde onlar için kaygılanmış, göğsü daralmış da şöyle demişti: “Bu zorlu bir gün!”

78-Lût’un kavmi koşarak onun yanına geldi. Bunlar daha önce de kötülükler yapmışlardı. Lût dedi ki “Ey toplumum! İşte şunlar kızlarım. Onlar sizin için daha temiz. Allah’tan korkun da misafirlerim önünde beni rezil etmeyin. İçinizde olgun bir adam yok mu?”

79-Dediler ki: “Senin kızlarında hakkımız olmadığını çok iyi biliyorsun. Ne istediğimizi de çok iyi biliyorsun.”

80-Dedi: “Ah, size karşı koyacak bir gücüm olsaydı yahut sağlam bir kaleye sığınabilseydim.” 

81-Melekler dediler: “Biz senin Rabbinin elçileriyiz. Sana asla el süremezler. Gecenin bir yerinde aileni götür. İçinizden hiç kimse geri kalmasın; karın müstesna. O, ötekilere çarpan belaya çarptırılacaktır. Onların azap vakti, sabah vaktidir. Sabah da ne kadar yakın değil mi? 

82-Nihayet emrimiz gelince, üstünü altına getirdik. Ve üzerlerine, pişirilmiş çamurdan yapılıp istif edilmiş taş yağdırdık.

83-Rabbin katında damgalanmış taşlar. Zalimlerden çok uzak değildir bu.

84-Medyen’e kardeşleri Şuayb’ı göndermiştik. Dedi ki: “Ey toplumum! Allah’a kulluk edin. O’ndan başka tanrınız yok sizin. Eksik ölçüp yanlış tartmayın. Sizi nimet-bereket içinde görüyorum, ama sizin için sarıp kuşatan bir günün azabından da korkuyorum.

85-Ey toplumum! Ölçüyü ve tartıyı tam bir dürüstlükle yapın. İnsanların eşyalarını tırtıklamayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak dolaşmayın.”

86-“Eğer inananlar iseniz, Allah’ın bıraktığı kâr sizin için daha hayırlıdır. Ben  sizin üzerinizde bir bekçi değilim.”

87-Dediler ki: “Ey Şuayb! Namazın mı emrediyor sana, atalarımızın tapar olduğunu terk etmemizi yahut mallarımızda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi? Esasında sen; gerçekten yumuşak huylu, olgun bir insansın.”

88-Dedi: “Ey toplumum! Ya ben Rabbimden bir beyyine üzerindeysem, bana lütfundan güzel bir rızık vermişse!... Size yasakladığım şeylerde, size söylediğimin aksine davranmak istemiyorum. Gücüm ölçüsünde barış ve iyilikten başka bir şey de istemiyorum. Başarım ancak Allah’ın desteğiyledir. Yalnız O’na güvendim ben, yalnız O’na yöneliyorum.”

89-“Ey toplumum! Bana kafa tutmanız, sakın sizi Nûh kavminin yahut Hûd kavminin yahut Sâlih kavminin başlarına gelen musibetle yüzyüze getirmesin. Lût kavmi de sizden pek uzak değil.”

90-“Rabbinizden af dileyip O’NA YÖNELİN. Rabbim Rahîm’dir, rahmeti sınırsızdır; Vedûd’dur, çok sevgilidir.”

91-Dediler ki: “Ey Şuayb1 Söylediklerinin birçoğunu anlamıyoruz. Ve biz seni aramızda zayıf bir adam olarak görüyoruz. Hani kabilen olmasa, kafanı taşla ezivereceğiz. Senin bize karşı hiçbir üstünlüğün yok.”

92-Dedi: “Ey toplumum! Sizce kabilem Allah’tan daha mı güçlü ve onurlu? Allah’ı arkanıza atıp dışlanmış hale getirdiniz. Rabbim, yapıp ettiklerinizi çepeçevre kuşatmıştır.”

93-“Ey toplumum! Elinizden geleni yapın, ben görevimi yapıyorum. Yakında bileceksiniz rezil edici bir azabın kime geleceğini, yalancının kim olduğunu! Gözetleyin, ben de sizinle beraber gözetliyorum.”

94-Emrimiz gelince Şuayb’ı ve onunla birlikte iman edenleri bizden bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri o yüksek titreşimli sayha enseledi de öz yurtlarında yere çömelmiş hale geldiler.

95-Sanki hiç yurt tutmamışlardı orada. Bakıp görün ki, Medyen de tıpkı Semûd gibi dönüşü olmayan bir gidişle gitti.

96-Andolsun Mûsa’yı da ayetlerimizle ve açık bir kanıtla gönderdik;

97-Firavun’a ve kodamanlarına. Ama onlar Firavun’un emrine uydular. Oysa ki, Firavun’un emri doğruya ve güzele ulaştırmıyordu.

98-Kıyamet günü kavmine önderlik eder. İşte onları suya götürür gibi ateşe götürdü. Ne kötü varış yeridir o götürüldükleri yer!

99-Peşlerine lanet takılmıştır: Hem burada hem kıyamet gününde. Ne kötü destektir o arkalarına takılmış olan!

100-İşte bunlar o kentlerin/medeniyetlerin haberlerinden bir kısmı, anlatıyoruz sana. Kimi hâlâ ayakta onların, kimi kökünden biçilip gitmiştir.

101-Onlara biz zulmetmedik. Ama onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin emri geldiğinde, Allah’ı bırakıp da yakardıkları ilahları kendilerine hiçbir yarar sağlamadı.

102-Rabbin zulme sapan kentleri/medeniyetleri çarptığı zaman, işte böyle çarpar. O’nun çarpması gerçekten korkunçtur, şiddetlidir.

103-Âhiret azabından korkan için bunda elbette ki bir ibret vardır. O, insanları bir araya getiren bir gündür. Görülesi bir gündür o!

104-Biz onu, sadece belirli bir süre için erteliyoruz.

105-O geldiği gün hiçbir benlik, O’nun izni olmadan söz söyleyemez. Onların bir kısmı bahtsız, bir kısmı mutludur.

106-Bahtsızlığa düşenler ateş içindedir. Çok ıstıraplı bir soluyuş ve hıçkırışları vardır orada.

107-Rabbinin dilemesi hariç, gökler ve yer durdukça onlar orada hep kalacaklardır. Rabbin, dilediğini öyle bir yerine getirir ki!..

108-Mutluluğa erdirilenlere gelince, onlar cennettedirler. Rabbinin dilemesi hariç, gökler ve yer durdukça onlar, hep orada kalacaklardır. Kesintisiz bir lütuf olarak…

109-Şunların kulluk etmekte oldukları şeyler yüzünden bir kuşku içine girme. Daha önce atalarının kulluk ettikleri gibi kulluk ediyorlar, hepsi bu. Biz onların da nasiplerini hiç eksiltmeden vereceğiz.

110-Andolsun, Mûsa’ya Kitap’ı verdik de onda da ihtilafa düşüldü. Rabbinden bir kelime, önceden gelmiş olmasaydı, aralarında iş mutlaka bitirilirdi. Onlar bunun hakkında, kafaları karıştıran bir kuşku içindedirler.

111-Hiç kuşkusuz, Rabbin hepsinin amellerinin karşılığını tam tamına verecektir. O, onların yapmakta olduklarından haberdardır.

112-O halde sen, emrolunduğun gibi dosdoğru yürü. Seninle birlikte tövbe edenler de… Sakın aşırılık edip azmayın. O, yapmakta olduklarınızı görüyor.

113-Zulmedenlere eğilim göstermeyin. Yoksa ateş sizi sarmalar. Allah’tan başka dostlarınız kalmaz, size yardım da edilmez.

114-Gündüzün iki tarafında ve geceye yakın saatlerde namaz kıl. Güzellikler kötülükleri siler süpürür. İşte bu, Allah’ı ananlara bir öğüttür.

115-Sabret, Allah, güzel düşünüp güzel davrananların ödülünü yitirmez. 

116-Sizden önceki kuşakların söz ve eser sahibi olanları, yeryüzünde bozgunculuktan alıkoymalı değiller miydi? Ama içlerinden kurtarmış olduklarımızın az bir kısmı dışında hiçbiri bunu yapmadı. Zulme sapanlar ise içine gömüldükleri servet şımarıklığının ardına düşüp suçlular haline geldiler.

117-Halkı barışseverler olsaydı, Rabbin o kentleri/medeniyetleri zulümle helak edecek değildi ya!

118-Eğer Rabbin dileseydi insanları elbette bir tek ümmet yapardı. Ama birbiriyle tartışmaya devam edeceklerdir.

119-Rabbinin rahmet ettikleri müstesna. O, onları işte bunun için yaratmıştır. Rabbinin, ”andolsun ben cehennemi, tümden insanlar ve cinlerle dolduracağım” sözü tamamlanacaktır.

120-Resullerin haberlerinden, kendisiyle kalbini destekleyip sağlamlaştıracağımız her şeyi sana anlatıyoruz. Bunun için sana hak gelmiştir. Bunda, inananlar için bir öğüt ve hatırlatma da vardır.

121-İnanmayanlara dedi ki: “Yapabildiğinizi yapın, biz de işimizi yapıyoruz.”

122-“Bekleyin, biz de bekliyoruz.”  

123-Göklerin ve yerin gizli bilgileri Allah’a aittir. Tüm iş ve oluş O’na döndürülür. O halde O’na kulluk et, O’na dayanıp güven. Rabbin yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir.

 

Paylaşım:

 

Ayetler(1-6): Görülüyor ki Kur’an önceden hazırlanmış. Diğer kitaplar gibi Kur’an da, Ana Kitap çerçevesinde hazırlanmış ve muhkem yani değişmez ayetleri içeriyormuş. Bu ayetlerin iman konusunda olduğunu düşünebiliriz. Muhammedin tebliği başladıktan sonra gelişmelere göre ve o günkü şartlara uyumlu bazı açıklamalar yapılmış ki bunları Kur’an “müteşâbih” ayetler olarak tanımlamış. (Âli İmran suresi-7).

   Allah tek ilahtır. Kulluk edilecek sadece O’dur. Tövbe edip O’na yönelen nimetlendirilir ve her bireyin imanı ve yaptıkları farklı olduğu için ödülü de farklıdır. O’ndan yüz çevirenlerin ise azapla karşılaşmaları mümkündür. ‘Beşerin dönüşünün yalnız Allah’a olması’ sözünü bir cezalandırılma olarak düşünemiyorum. Çünkü gerekli arınmayı sağlamadan bahsedilen dönüş mümkün değildir. Söylenenler tekâmül çerçevesi içinde ele alınabilir. Anlatılanlar konusunda Muhammed’in konumu da özellikle vurgulanmış: Muhammed sadece bir uyarıcı ve inananlar için bir müjdecidir. Beşerin, oluşturulmuş kayıt sisteminden hiçbir şeyi saklaması mümkün değildir. Hatta düşüncelerimiz bile kayıt altındadır.

   Ayet(6) ise dünya okulunda yaşam bulan her canlının (tek hücreliden en gelişmiş olan dahil) hayat planının daha önceden hazırlandığını anlatmıyor mu? 

 

Ayetler(7-11): “göklerin ve yerin altı günde yaratılması” sözü Tevrat’ın Yaratılış bölümünde verilenlere uyumludur. Gün terimini süresini bilemediğimiz bir dönem olarak düşünebiliriz. Dünya okulundaki zaman kavramı ile başka okullardaki zaman kavramının, özelikle yaratılış ve yönetme kararlarının alındığı ve uygulandığı boyutlardaki zaman kavramının farkı olabileceğini kabul etmeliyiz. Yaratıcının Arşının su üzerinde olması, dünyadaki canlı hayatın sudan yaratıldığı bilgisine gönderme olabilir (Enbiya suresi-30). Arş terimi yüksek makam, karar makamı gibi düşünülebilir. Daha sonra madde kainatının yaratılmasının gerekçesi ise beşerin eğitimi ve madde ile sınanması olarak açıklanmış. Hedef beşerin tekâmülü ve bunun için sınanması ise kainatın bizim ölçülerimize göre sonsuz yaratılmasına gerek var mıydı? Sorusunu sorabiliriz. Esas sebebi bilmiyoruz, hissedebildiğimiz kadarı ile cevap acaba “Yaratanın ilminin ve gücünün sonsuzluğunu hissetmeye başlamamız olabilir mi?”

   Bu bölümün diğer ayetleri ise inanmayanların davranışları ve bunun sonucu olan cezalandırma ve inananların ödüllendirilmesine yöneliktir.

 

Ayetler(12-24): Muhammed Kur’an’ı dünyada yaşam bulmuş beşere tebliğ etmekle görevlidir. Mesajın Muhammed’e verilişi melek Cebrail vasıtası ile gerçekleşmiştir. Bu konu Kur’an’a göre Allah’ın ilmi iledir. Belli bir mekanizma vardır, fakat içeriğini bilmiyoruz.  Kur’an dünya hayatını iğreti, âhiret hayatını ise gerçek olarak tanımlar. Dünya hayatındaki madde ve zaman kavramlarının gerçek olmayabileceği düşüncesi günümüzde bazı bilim insanları tarafından paylaşılmaktadır. Kimbilir? Şartlar uygun olduğunda gerekli bilgiye ulaşırız:      ‘raf suresi-7 Onlara bir ilmin tanıklığında bütün serüveni anlatacağız. …   

   İlginç olan dünya hayatının süsünü isteyene bolca verildiğini ve fakat âhirette ise onları cezanın beklediğini görüyoruz. Ayet-17 de geçen “beyyine” terimi Kur’an’a işaret ederken, Kur’an’ın tanığı ise İncil olup İncil’den önce ise Tevrat zikredilirken bu silsilenin aynı kaynaktan gönderildiğini açıkça görüyoruz. Bu ayette kullanılan “hizipler” terimi ise İncil bağımlıları ve Tevrat bağımlıları olarak ele alınmalıdır. Görüldüğü gibi Tevrat ve İncil farklı din öğretilerini insanlığa getirmemiştir. Kur’an’da din teriminin sürekli olarak tekil kullanıldığını hatırlamak doğru olacaktır.

   Kur’an’ı inkâr edenler aslında öz benliklerine zulüm edenlerdir. Yani ruhsal tekâmüllerini geciktirmektedirler. İman edip barışa yönelik işler yapanlar yani Rablerine içtenlikle teslim olanlar ödüllendirileceklerdir. Kur’an bu iki topluluğun durumunu kör ve sağırla, gören ve işitenin farkına benzetiyor. Yani dünyada gören ve işiten nasıl ki madde dünyasının farkında ise, Rabbine teslim olan ise gerçeklerin farkına varmaya başlamış demektir. Gerçek; kişinin ruhsal tekâmülüne göre değişir diye düşünebiliriz.

 

Ayetler(25-49): Bu bölümdeki ayetler Nûh’un toplumu ile arasında yaşananları özetler ve devamında iletilen talimata göre yaptığı tekne ile Nûh ve kendisine inananların tufandan kurtarılmasını haber verir. Burada da anlatıldığı gibi bir topluma ne zaman bir yol gösterici gelse o toplumun ileri gelenleri daima inkâr edenler olmuşlar. Sebebi ise çok basit.  Çünkü yeni öğreti onların oluşturduğu ve sadece onlara yarar sağlayan düzeni değiştirmeye yöneliktir. Başka görevlilerin tebliğ döneminde olduğu gibi Nûh döneminde de iman edecekler bellidir. Bu örnekte Kur’an, “daha önce iman edenler” ifadesini kullanmış (Ayet-36). Bu ifade, Nûh’tan önce iman edenleri belirtiyor diye düşünebiliriz. Bu düşünce bizi tekâmül ve dünya okulunda tekâmüle devam etmek için tekrar bedenlenme konularına götürmüyor mu? Nûh tufanı olarak bilinen olayın bölgesel olduğunu düşünürüm. Nûh’la beraber kurtarılanlar kendi toplumundandır. Yok edilenler sadece Nûh toplumu olmalı. O dönemde farklı bölgelerde başka toplumların yaşadığını (Ayet-48) “baz ümmetler de var” ifadesi ile anlatıyor.

 

Ayetler(50-68): Bu ayetler Tanrı elçileri olarak Âd’a gönderilen Hûd ve Semûd’a gönderilen Sâlih’in toplumları ile olan tartışmaları ve inananların kurtarılması ve diğerlerinin yok edilmesini anlatıyor. 

 

Ayetler(69-95): Bu bölüm ayetleri Tanrı elçileri İbrahim, Lût ve Şuayb’ın görevleri ile ilgili olarak yaşadıklarından bazı kesitler veriyor. Önce İbrahim’in karısının yaşlı olmasına rağmen çocuk doğuracağı (İshak) haberinin verilmesi ve arkasından Lût toplumunun, yaptıkları yanlışlar yüzünden, cezalandırılmaları ve yine Lût ve beraberindekilerin kurtarılması anlatılmış. Benzer şekilde Şuayb’ın davetini inkâr eden Medyen halkının cezalandırılması anlatılıyor. Ayet-69 ve ayet-74 birlikte ele alınırsa, Kur’an’ı tebliğ eden ve İbrahim’e giden elçiler aynı boyuttan gelmiş görevliler gibi görünüyor.

 

Ayetler(96-123) : Musa da Firavun ve toplumuna delillerle gönderildiği halde onlar inanmadıkları için yok edilmişler. Bu surede sınırlı sayıda ki elçilerin ve toplumlarının haberleri Muhammed’e özetlenerek, tebliğ görevini yaparken karşılaştığı davranışlardan etkilenmemesi ve sağlam durması öğütlenmiş. Bazı toplumların yok olmasının sebebinin kendi davranışları olduğu ifade edilmiş. Burada bahsedilen yok oluş biyolojik ölümle sonuçlanmadır. Özümüz yani ruhumuz yaşamına devam eder. Varlığın sonsuz yolculuğunda hedef O’nun huzuru ise ve o hedefe ulaşabilmek için arınma gerekiyorsa eğitim her halde devam edecektir, Belki biraz daha zor şartlarda. Dikkat edilirse inkârcıların nasipleri (maddi ve manevi) sağlanmaya devam ediliyor (ayet109). Musa’ya verilen Kitap konusunda takipçilerinin ihtilafa düştükleri anlaşılıyor. Bu gözlem maalesef İncil ve Kur’an bağımlıları için de gerçektir. Her Kitap bağımlıları kendi içlerinde hiziplere ayrılmıştır. Bu görünüş İlahi mesajın arzusuna ters düşmektir.

Çünkü, Kur’an diyor ki:

 

En’am suresi-159 “Dinlerini parça parça edip fırkalara, hiziplere bölünenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır.

 

Şûra suresi-13 ”Sizin için, dinden Nuh’a önerdiğini, sana vahyettiğini, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya önerdiğimizi şöyle diyerek kanunlaştırdı: “Dini dosdoğru tutun; onda bölünüp fırkalara ayrılmayın:” Onları çağırdığın bu tutum, şirke bulaşanlara çok ağır gelmiştir. Allah dilediğini kendisi için seçer ve hakka yönelenleri kendisine iletir.

 

Ayet-(116); bize başka bir acı gerçeği hatırlatıyor. Demek ki geçmişte yok edilen toplumlardan kurtarılmış olanlardan sadece az bir kısmı beşere doğru yolu göstermiş. Diğerleri ise madde ile şımarıp yanlışlar yapmışlar.

 

Ayetler (118 ve 119) din öğretisi çerçevesinde oluşabilecek önemli bir soruyu ortaya koymuş. Niçin dünyadaki beşeri toplumlar tek bir toplum olarak yaratılmadı? Yaratan isteseydi yapabilirdi. O zaman biz zaten melekler olurduk. Ancak varlığın önüne bir tekâmül hedefi konmuş. Âdem hikayesinde değinildiği gibi tekâmül ederek beşer melekler seviyesine yükselecektir. Fakat bunun için gayret etmesi gerekir. Melekler tanımlanmış görevleri yapmak üzere yaratılmıştır ve onlarda tekâmül yoktur. Fakat beşer denemelerle o düzeye ulaşacaktır. Bu O’nun takdiridir.

Kur’an’ın örneklerle anlattığı ve asırlar öncesine yönelik beşeri davranışlara bugün de rastlıyoruz. Her bireyin tekâmül planı farklıdır. Yaşam planında kişinin neler yapacağı bellidir; ancak davranışlarda bireylere kısmen özgürlük tanındığını düşünürüm. Sonuçta kişi tekâmül yolunu kısaltabilir de uzatabilir de. Hiçbir bireyin bir başkasının davranışları hakkında hüküm verme yetkisi yoktur. Hüküm makamı bellidir. Diğer taraftan kişinin davranışları toplum barışını bozarsa o zaman günün geçerli hukuk sistemi devreye girmelidir.

YÛSUF  SURESİ

 

1-Elif, Lâm, Râ. O apaçık, apaydınlık Kitap’ın ayetleridir bunlar.

2-Biz onu sana, aklınızı çalıştırasınız diye, Arapça bir Kur’an olarak indirdik.

3-Biz bu Kur’an’ı sana vahyederek, hikâyelerin en güzelini anlatıyoruz. Oysaki sen, bundan önce bunlardan tamamen habersiz olanlardansın.

4-Bir vakit Yûsuf babasına şöyle demişti: “Babacığım, ben rüyada onbir yıldızla, güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ediyorlar gördüm.”

5-“Yavrucuğum, dedi, rüyanı kardeşlerine anlatma; sonra sana bir oyun oynarlar. Hiç kuşkusuz şeytan insan için açık bir düşmandır.”

6-İşte böyle! Rabbin seni seçip yüceltecek, olayların ve sözlerin tevilinden, sana birşeyler öğretecek, hem senin hem Yakub soyunun üzerinde nimetini tamamlayacaktır. Tıpkı bundan önce ataların İbrahim ve İshak üzerine o nimeti tamamladığı gibi. Şu kesin ki, senin Rabbin Alîm’dir, Hakîm’dir.   

7-Yemin olsun ki, Yûsuf ve kardeşlerinde istek ve arayış içinde olanlar için ibretler/işaretler vardır.

8-O vakit onlar şöyle demişlerdi: “Yûsuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevimli, bu ir gerçek. Ama biz de birbirini her hal ve şartta destekleyen bir ekibiz. Şu da kuşkusuz ki, bizim babamız inkâr edilemez bir şaşkınlık içindedir.

9-“Yûsuf’u öldürün yahut bir yere atın ki, babanızın ilgisi yalnız size yönelsin ve bunun ardından barışçıl bir topluluk haline gelesiniz.

10-İçlerinden söz alan biri şöyle konuştu: “Yûsuf’u öldürmeyin. Onu bir kuyunun dibine bırakın; gelip geçen kafilelerden biri onu bulup alır. Yapacaksanız böyle yapın.”

11-Dediler ki: Ey babamız, ne oluyor da Yûsuf konusunda bize güvenmiyorsun. Oysaki biz ona hep öğüt vermekteyiz.”  

12-“Yarın onu bizimle gönder, gezip oynasın. Kuşkun olmasın ki biz onu çok güzel korur gözetiriz.”

13-Dedi ki: Onu götürmeniz beni çok üzer. Ve korkarım ki siz ondan habersiz bir haldeyken onu kurt yer.”

14-Dediler ki: “Vallahi biz böylesine dayanışma içinde bir ekipken onu kurt yerse, o takdirde biz hüsrana gömülmüş kişiler oluruz.”

15-Onu götürüp kuyunun dibine koymaya karar verdiklerinde biz de ona şöyle vahyettik: Andolsun ki sen onlara, şu yaptıklarını hiç farkında olmayacakları bir sırada haber vereceksin.

16-Yatsı vakti babalarına geldiler; ağlıyorlardı.

17-“Ey babamız, dediler, gittik, yarışıyorduk; Yûsuf’u eşyamızın yanında bırakmıştık, kurt onu yemiş. Şimdi biz doğru da söylesek sen bize inanmayacaksın.”

18-Yûsuf’un gömleği üstüne sahte bir kan çalmışlardı, getirdiler. Babaları dedi ki:”İş söylediğiniz gibi değil. Nefisleriniz sizi aldatıp bir işe itmiş. Artık bana düşen, güzelce sabretmek. Anlattıklarınıza karşı yalnız Müsteân olan Allah’tan yardım istenir.”

19-Bir yolcu kafilesi gelmişti. Sucularını gönderdiler. O da kovasını sarkıttı. “Müjde! Bu bir oğlan!” diye haykırdı. Ticaret maksadıyla onu sakladılar. Allah ne yaptıklarını çok iyi biliyordu.

20-Onu basit bir karşılıkla, birkaç paraya sattılar. Ona fazla rağbet gösterenler değillerdi.

21-Onu satın alan Mısırlı, karısına şöyle dedi: “Ona iyi bak, kendisine güzel bir yer hazırla. Bize yararı dokunabilir. Belki de evlat ediniriz onu. “İşte bu şekilde biz Yusuf’a yeryüzünde imkân verip o toprağa yerleştirdik ki, ona olayların/haberlerin yorumunu öğretelim. Allah kendi emrine Gâlib’dir/kendi emrine hükmeder. Ama insanların çokları bilmiyorlar.

22-Yûsuf gerekli olgunluğa ulaşınca ona hükmetme yeteneği ve ilim verdik. Güzel düşünüp güzel davrananları biz işte böyle ödüllendiririz.

23-Yûsuf’un evinde kaldığı kadın, onun nefsinden gönlünü tatmin etmek istedi. Kapıları kilitledi, “hadi gel” dedi. Yûsuf: “Allah’a sığınırım, Rabbim beni güzel bir barınağa kavuşturmuştur. Zalimler iflah etmez” dedi.

24-Andolsun, kadın onu arzulamıştı. Eğer Rabbinin gerçeğe dikkat çeken delilini görmeseydi, o da onu arzulamıştı. Biz böylece ondan, kötülüğü ve fuhşu uzak tutuyorduk. Çünkü o, bizim samimi/seçkin kullarımızdandı.

25-İkisi birden kapıya koştular. Kadın onun gömleğini arkadan yırttı. Kapının yanında kadının beyi ile yüzyüze geldiler. Kadın seslendi: “Senin ailene kötülük düşünenin cezası nedir; hapsedilmek mi, acıklı bir işkence mi?

26-Yûsuf dedi ki; “O, gönlünü eğlendirmek için beni kullanmak istedi.” Kadını ailesinden bir tanık da şu tolda tanıklık etti: “Eğer erkeğin gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylüyor, bu duruda erkek yalancılardandır.

27-Eğer erkeğin gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemiştir. Bu durumda erkek, doğru sözlülerdendir.”

28-Gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce şöyle konuştu. “Bu sizin tuzaklarınızdandır. Sizin tuzaklarınız gerçekten çok yamandır.”

29-“Yûsuf sakın bundan bahsetme. Kadın, sen de günahının affını dile. Sen, gerçekten günahkârlardan oldun.”

30-Şehirde bazı kadınlar şöyle konuştular: “Azîz’in karısı genç uşağının nefsinden gönlünü eğlendirmek istemiş. Aşktan yüreğinin zarı delinmiş. Öyle anlıyoruz ki, kadın tam bir çılgınlığa düşmüş.”

31-Kadın onların oyunlarını işitince, onlara haber gönderdi. Kendilerine, yaslanarak yiyebilecekleri bir sofra hazırladı ve her birine bir bıçak verdi. Yûsuf’a: “Karşılarına çık.” dedi. Nihayet Yûsuf’u görünce onu öylesine yücelttiler ki, kendilerinin ellerini doğradılar. Şöyle dediler: “Aman Allahım! Bu bir insan değil; asil bir melek bu!”

32-Kadın dedi ki: “İşte budur o, hakkında beni kınadığınız. Vallahi, ben onunla gönlümü eğlendirmek istedim de o masum bir tavırla bundan çekindi. Ama, eğer kendisine emrettiğimi yapmazsa yemin ediyorum hapse tıkılacak ve horlananlardan olacaktır.”

33-Yûsuf dedi: “Rabbim! zindan benim için bunların beni çağırdığından daha sevimlidir. Eğer onların oyununu benden uzak tutmazsan onlara meyleder de cahillerden olurum.”

34-Rabbi onun duasını kabul etti de kadınların tuzaklarını ondan uzaklaştırdı.

35-Bunca delili gördükten sonra bile Yûsuf’u bir süreye kadar zindana tıkmaları kararı onlara egemen oldu.

36-Onunla birlikte zindana iki genç daha girmişti. Bir tanesi dedi: “Rüyada gördüm şarap sıkıyordum.” Öteki de şöyle dedi: “Ben de gördüm ki, başımın üstünde ekmek taşıyorum, kuşlar ondan yiyor. Bunun yorumunu bize bildir. Biz senin, güzel düşünüp güzel davrananlardan olduğun kanısındayız.

37-Yûsuf dedi ki: “Rızıklanacağınız herhangi bir yemek size gelmeden önce onun yorumunu ikinize mutlaka bildiririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir. Ben, Allah’a inanmayan ve âhireti de tamamen inkâr eden bir toplumun dinini terk ettim.”

38-“Ve atalarım İbrahim’in, İshak’ın, Yakub’un milletine uydum. Bizim herhangi bir şeyi Allah’a ortak tutmamız söz konusu olamaz. İşte bu, Allah’ın bize ve diğer insanlara bir lütfudur. Ama insanların çokları şükretmiyorlar.”

39-“Ey benim zindan arkadaşlarım! Parçalara bölünüp fırkalaşmış rabler mi daha hayırlıdır, Vâhid ve Kahhâr olan Allah’mı?”

40-“O’nun yanında nelere kulluk ediyorsunuz? Sadece bir takım isimlere ki, adlarını siz ve atalarınız koymuştur. Onlar hakkında Allah, hiçbir kanıt indirmemiştir. Hüküm yalnız Allah’ındır. O, yalnız ve yalnız kendisine kulluk etmenizi emretti. Eskimez ve pörsümez din işte budur. Ama insanların çokları bilmiyorlar.”

41-“Ey benim zindan arkadaşlarım! Rüyanıza gelince; Bir taneniz Rab edindiği kişiye şarap sunacak. Ötekiniz ise asılacak da kuşlar başından yiyecek. Hakkında fetva sorduğunuz iş, böyle hükme bağlanmıştır.”

42-Yûsuf o iki kişiden, kurtulacağını düşündüğüne şöyle dedi: “Rab edindiğin kişi yanında beni an.” Ama şeytan o adama, rab edindiği kişiye hatırlatmayı unutturdu. Böylece Yûsuf yllarca zindanda kaldı.

43-Kral dedi ki: “Düşümde yedi semiz inek görüyorum. Bunları yedi cılız inek yiyor. Ayrıca yedi yeşil başak, yedi de kuru başak görüyorum. Ey bendelerim! Eğer rüya tabir ediyorsanız, bu rüyam hakkında bana bir fetva verin.”

44-Dediler ki: “Bunlar, demet demet hayallerden ibarettir. Biz, hayal ve kuruntuların yorumunu bilenler değiliz.”

45-Zindandaki iki adamdan kurtulanı, uzun bir zamandan sonra eskiyi hatırladı da şöyle dedi: “Onun yorumunu size ben haber veririm. Siz beni zindana gönderin.”

46-“Yûsuf, ey özü-sözü doğru insan! Şu rüyayı yorumla bize. Yedi semiz inek var,  yedi cılız inek bunları yiyor; yedi yeşil başak, bir yedi de kuru başak. Umarım buradan insanların yanına giderim, onlar da öğrenirler.” 

47-Yûsuf dedi: “Alışılageldiği şekliyle yedi yıl ekin ekeceksiniz. Biçtiklerinizden yiyecek kadar az bir miktar alır, gerisini başağında bırakırsınız.”

48-“Bunun ardından yedi kurak yıl gelecek. Bu yıllar, saklıyabileceğiniz bir miktar ekin hariç, önceden biriktirdiklerinizi yiyip tüketecek.”

49-“Bunun arkasından bir yıl gelecek ki, halk onda bol yağmura kavuşup rahat edecek; meyva suyu sıkıp süt sağacaklar.”

50-Kral: “Bu yorumu yapanı bana getirin.” dedi. Elçi kendisine gelince, Yûsuf dedi ki: “Kralına dön de sor bakalım, o ellerini doğruyan kadınların derdi neydi? Rabbim, o kadınların hilelerini çok iyi bilmektedir.”

51-Kral dedi: “Yûsuf’un nefsinden murat almak istediğinizde derdiniz ne idi?” Dediler ki: “Allah şahit, biz onun hiçbir kötülüğünü bilmiyoruz.” Azîz’in karısı dedi ki: “İşte şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben onunla gönül eğlendirmek istemiştim. O, özü-sözü doğru insanlardandı.”

52-“Geçeği söylüyorum ki, Yûsuf gıyabında ona hainlik etmediğimi, Allah’ın, hainlerin tuzağını başarıya ulaştırmayacağını bilsin.”

53-“Nefsimi ak-pak gösteremem. Çünkü nefs, Rabbimin merhamet ettiği durumlar hariç, olanca gücüyle kötülüğü emreder. Ama Rabbim çok affedici, çok esirgeyicidir.

54-Kral dedi ki: “Onu bana getirin, kendime özel dost edineyim.” Yûsuf’la konuşunca da şöyle dedi: “Artık bugün yanımızda mevkii olan, güvenilir bir dostsun.”

55-Yûsuf dedi ki: “Beni ülke hazinelerine bakan yap. Ben iyi bir koruyucuyum; bilgiliyim.”

56-İşte böylece biz Yûsuf’a yeryüzünde imkân ve mevki verdik. Ülkede istediği yerde konaklayabiliyordu. Biz dilediğimiz kişiye rahmetimizi ulaştırırız; güzel düşünüp güzel davrananların ödülünü yitirmeyiz.

57-İman edip takvaya sarılanlar için âhiretteki ödül elbette daha değerlidir.

58-Nihayet Yûsuf’un kardeşleri çıkageldiler; Yûsuf’un yanına girdiler, o onları tanıdı. Ama onlar onu tanıyamıyorlardı.

59-Onların yüklerini hazırlatıp bağlatınca şöyle konuştu: “Sizin, aynı babadan bir kardeşiniz var., onu bana getirin. Görüyorsunuz ben ölçüyü titizlikle yerine getiriyorum. Ben, konukseverlerin de en hayırlısıyım.”

60-“Eğer onu bana getirmezseniz, artık yanımda sizin için ölçülecek bir şey yok, bir daha bana yaklaşmayın.”

61-Dediler: “Onu babasından isteyip getirmeye çalışacağız, herhalde bunu yapacağız da.”

62-Yûsuf muhafızlarına dedi ki: “Onların sermayelerini yüklerinin içine koyun. Bakarsın ailelerine döndüklerinde onu fark eder de tekrar gelirler.”

63-Babalarına döndüklerinde dediler ki: “Ey babamız! Ölçü bizden yasaklandı. Şimdi kardeşimizi bizimle gönder ki, ölçüp alabilelim. Biz onu gerçekten iyi koruyacağız.”

64-Dedi: “Daha önce kardeşi için güvendiğim gibi yine güveneyim size, değil mi? Her neyse, koruyucu olarak Allah’tır en hayırlı olan. Merhamet edenlerin en merhametlisi de O’dur.”  

65-Yüklerini açtıklarında sermayelerini buldular; onlara geri verilmişti. “Ey babamız, dediler, daha ne istiyoruz! İşte sermayemiz, bize geri verilmiş. Ailemize yeniden yiyecek alırız. Kardeşimizi koruruz. Bir deve yükü de zahire ilave ederiz. Zaten şu aldığımız az bir miktardır.”

66-Yakub dedi: “Hepinizin çepeçevre kuşatılması müstesna, onu bana mutlaka getireceğinize dair Allah’tan bir garanti vermedikçe, onu sizinle asla göndermem.” Kardeşler ona garanti verince şöyle dedi: “Şu söylediğinize Allah Vekîl’dir.”

67-Yakub şunu da söyledi: “Oğullarım, bir tek kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Gerçi ben, Allah’ın takdir ettiği bir şeyi sizden savamam, hüküm yalnız Allah’ındır. Yalnız O’na dayandım ben, yalnız O’na güvenip dayansın tevekkül sahipleri.”

68-Babalarının emrettiği yerlerden kente girdiklerinde, bu onlardan Allah’ın herhangi bir takdirini uzak tutmamıştı; sadece Yakub’un içindeki bir isteği gerçekleştirmişti. Yakub, bizim ona öğretmemizden dolayı bilgi sahibi idi. Ama halkın çoğu bunu bilmezdi.

69-Kardeşler Yûsuf’un yanına girdiklerinde, Yûsuf öz kardeşini yanına çekip dedi: “Ben var ya, ben senin kardeşinim. Onların yapıp ettiklerine üzülme.”

70-Yûsuf, kardeşlerinin yüklerini hazırlatırken su kabını öz kardeşinin yükünün içine koydu. Sonra bir ünleyici şöyle haykırdı: “Ey kafile, siz herhalde hırsızlık ettiniz!”

71-Onlara dönüp şöyle dediler: “Ne kaybettiniz?”

72-Dediler: “Kralın su tasını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü ödül var. Kefili benim.”

73-Kardeşler dediler: “Vallahi, siz de iyi biliyorsunuz ki, biz bu toprağa bozgunculuk yapmak için gelmedik, hırsız da değiliz biz.”

74-Sordular: “Eğer yalan söylüyorsanız, hırsızlığı yapanın cezası nedir?”

75-Kardeşler dedi: “Cezası şu:” Çalınan mal kimin yükünde çıkarsa sahibi çalınan mala karşılık olacaktır. Biz zalimleri böyle cezalandırıyoruz.”

76-Bunun üzerine Yûsuf öz kardeşinin heybesinden önce, öteki kardeşlerin heybelerini aramaya başladı. Nihayet su kabını, öz kardeşinin heybesinden çıkardı. Yûsuf’a böyle bir tuzak öğretmiştik. Yoksa Yûsuf, Allah’ın dilemesi dışında, kralın dinine göre öz kardeşini alamazdı. Dilediklerimizi derece derece yükseltiriz biz. Her bilgi sahibinin üstünde bir başka bilen vardır. 

77-Kardeşler dediler ki: “Bu çaldı ya, bundan önce de onun kardeşi çalmıştı.” Yûsuf bunu içinde sakladı. Şöyle diyordu: “Kötü bir konumdasınız. O sizin dilinize doladığınız şeyi Allah daha iyi biliyor.”

78-Kardeşler dediler ki: “Ey vezir! Bunun ihtiyar bir babası var. Onun yerine bizden birini alıkoy. Senin iyilikseverlerden olduğuna inanıyoruz.”

79-“Ne, dedi Yûsuf, Allah korusun. Eşyamızı yükünde tutan adamdan başkasını tutamayız. Öyle bir şey yaparsak zalimlerden oluruz.”

80-Yûsuf’tan ümidi kesince bir kenara çekilip tartışmaya başladılar. Büyükleri dedi ki: “Babanızın sizden Allah adına garanti aldığını, daha önce Yûsuf’a yaptığınız haksızlığı bilmez misiniz? Babam bana izin verinceye yahut da Allah hakkımda hükmedinceye kadar bu ülkeden ayrılmayacağım. Yargıçların en hayırlısı O.”

81-Babanıza dönüp şöyle değin: “Ey babamız, oğlun hırsızlık etti. Biz sadece bildiğimize tanıklık ettik. Biz gaybı bilenler değiliz.”

82-“İçinde bulunduğumuz kente, beraberinde döndüğümüz kervana sor. Biz gerçeğin ta kendisini söylüyoruz.”

83-Yakub dedi ki: “Hayır, öyle değil, nefisleriniz sizi yine bir işe itmiş. Bana düşen yine güzel bir sabra sarılmak. Bakarsın Allah onların hepsini bana getirir. Çünkü Alîm olan O, Hakîm olan O’dur.” 

84-Ve yüzünü onlardan öteye döndürdü de şöyle inledi: “Ey Yûsuf’a duyduğum gam, neredesin!” Ve kederden gözlerine ak düştü. Durmadan yutkunuyordu.

85-Dediler ki. “Hâlâ Yûsuf’u anıp duruyorsun. Sonunda ya kederinden eriyeceksin yahut da helak olup gideceksin.”

86-Dedi ki: “Ben, içimi doldurup taşan özlemimi, kederimi Allah’a arz ederim. Ve Allah’ın yardımıyla sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim.”

87-“Ey oğullarım! Gidin, artık Yûsuf’u ve kardeşini bulmak için dikkat kesilin. Allah’ın rahmetinden de ümit kesmeyin çünkü, Allah’ın rahmetinden, küfre sapanlar topluluğundan başkası ümit kesmez.”

88-Tekrar Yûsuf’un yanına girdiklerinde şöyle dediler: “Ey vezir! bize de ailemize de zorluk dokundu. Önemsiz bir sermaye ile geldik. Sen bize tam ölçü zahire ver, bize sadaka vermiş ol. Allah, karşılıksız verenleri ödüllendirir.

89-Dedi: “O cahil zamanınızda Yûsuf’a ve kardeşinize ne yaptığınızı biliyorsunuz değil mi?”

90-Dediler ki: “Sen, yoksa sen Yûsuf musun?” “Evet, dedi, ben Yûsuf’um. İşte şu da kardeşim. Allah bize lütufta bulundu. Kim Allah’tan korkar, sabrederse Allah güzel düşünüp davrananların ödülünü yitirmez.”

91-Dediler: “Vallahi, Allah seni bizden üstün kıldı/seni bize tercih etti. Doğrusu biz de büyük suç işlemiştik.”

92-Yûsuf dedi: “Bugün azarlanmayacaksınız. Allah sizi affeder. O, rahmet edenlerin en hayırlısıdır.

93-“Şu gömleğimi götürün, babamın yüzü üstüne koyun ki, gözü görür hale gelsin. Ve sonra da bütün ailenizle toplanıp bana gelin.”

94-Kervan oradan ayrılınca, öte yandan babaları şöyle seslendi: “Yemin olsun ben Yûsuf’un kokusunu duyuyorum. Umarım bana bunaklık isnat etmezsiniz.”

95-Dediler: “Vallahi sen hâlâ o eski sapıklığında diretiyorsun!”

96-Müjdeci gelip gömleği yüzünün üstüne bırakınca, gözü derhal görür hale geldi. Yakub: “Ben size demedim mi? Allah’ın izniyle sizin bilmediklerinizi bilirim.” Diye konuştu.

97-Oğulları dediler ki: “Ey babamız! Günahlarımızın affını dile. Gerçekten biz hata işledik.”

98-Dedi: “Rabbimden sizin için af dileyeceğim. Çok affedicidir O, çok merhametlidir.”

99-Nihayet Yûsuf’un huzuruna vardıklarında Yûsuf, ana-babasına sarılıp kucakladı. Ve şöyle dedi: Girin Mısır’a, Allah dilerse emniyet ve güven içinde olacaksınız.”

100-Ana-babasını tahtın üstüne çıkardı. Hepsi, Yûsuf’un önünde secde eder gibi eğildiler. Yûsuf dedi: “Babacığım, işte bu, benim önceden gördüğüm rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. O, bana çok güzel lütuflarda bulundu. Şeytan, benimle kardeşlerim arasına yamukluk soktuktan sonra, O beni zindandan çıkardı. Sizi de çölden getirdi. Rabbim, dilediği şeyde çok ince lütuflar sergiliyor. Alîm olan O’dur, Hakîm olan O’dur.”

101-“Rabbim, sen bana mülk ve saltanattan bir nasip verdin. Olayların ve düşlerin yorumundan bana bir ilim öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Benim dünyada da âhirette de Velî’m sensin. Beni müslüman olarak öldür ve beni barışseverler arasına kat.”

102-İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onlar birlikte karar verip tuzak kurarlarken sen yanlarında değildin.

103-Sen hırslanasıya istesen de, insanların çoğu inanmayacaktır.

104-Sen, bu tebliğin için onlardan bir ücret istemiyorsun. O, bütün alemler için bir hatırlatmadan başka şey değildir.

105-Göklerde ve yerde nice mucizeler var ki, yanlarından geçerler de dönüp bakmazlar bile.

106-Onların çoğu şirke bulaşmış olmadan Allah’a iman etmez.

107-Peki onlar, Allah’ın azabından bir sarıp sarmalayanın gelmesinden yahut hiç farkında olmadıkları bir sırada kıyametin ansızın tepelerine inmesinden emin mi bulunuyorlar?

108-De ki: “İşte benim yolum budur. Ben, Allah’a basiret üzere çağırırım/dua ederim. Beni izleyenler de… Şanı yücedir Allah’ın! Ben müşriklerden değilim.”

109-Senden önce gönderdiklerimiz de kentler halkından kendilerine vahyettiğimiz bazı erlerden başkası değildi. Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki, onlardan öncekilerin akıbeti nice oldu görsünler. Elbette ki âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllarınızı kullanmayacak mısınız?

110-Ne zaman ki resuller ümitsizliğe düşüp yalanlandıkları kanısına vardılar, işte o zaman yardımımız kendilerine ulaştı da dilediklerimiz kurtarıldı. Azabımız suçlular topluluğundan geri çevrilemez.

111-Andolsun ki, resullerin hikâyelerinde, aklını ve gönlünü çalıştıranlar için bir ibret vardır. Bu Kur’an, uydurulacak bir hadis/bir söz değildir; aksine o, önündekini tasdikleyici, her şeyi detaylandırıcıdır. İnanan bir topluluk için de bir kılavuz ve rahmettir.

 

Paylaşım:

 

Ayetler(1-2): Surenin girişinde yine bâzı bilgilerin şifrelendiğini görüyoruz. Devamında ise Kur’an’la ilgili kısa bilgi aktarılmış. İkinci ayet Kur’an’ın niçin Arapça indirildiğini açıklar. Muhammed Arap toplumunun bir ferdidir ve o toplumun dili Arapça’dır. Topluma verilecek mesajın toplum tarafından anlaşılabilmesi için o Toplumun dili ile hitap edilmelidir. Nasıl ki Musa ve İsa İbrani toplumuna İbranice konuştu ise. Kur’an bu görünüşü, mesajın iletildiği Arap toplumunun mesaj hakkında aklını çalıştırabilmesi gerekliliği olarak açıklar ki, doğrudur. Mesaj başka bir dilde indirilseydi toplumun tepkisi mutlak olumsuzluk olacaktı. Özetle Kur’an, Kur’an’ın mesajı üzerinde aklımızı çalıştırmamızı istiyorsa, ana dili Arapça olmayanlar ne yapacak? Demek ki her birey Kur’an’ı kendi ana dilinde okumalıdır. Ana dili Arapça olmayan veya Arapça öğrenmemiş kişinin Kur’an’ı Arap dilinde okuması Kur’an’a göre nafile bir gayrettir. 

 

Ayetler(3-110): Bu bölümdeki ayetler Yûsuf’un hikâyesini anlatıyor. Yûsuf’un rüyası ve bu rüyayı işiten kardeşlerinin Yûsuf’u ortadan kaldırmak için yaptıkları planı uygulamaları ve fakat planda öngörülmeyen gelişmeler sonun da Yûsuf’un Mısır’a götürülüşü, orada bir iftira sonucu mahkum olması, rüya tabir yeteneği ile öne çıkması ve hatta Mısır’da çok üst düzey bir göreve getirilişi ve daha sonra da ailesini Mısır’a getirtmesi anlatılmış. Bu bölümdeki ayetlerden sadece bâzı ayetler ele alınacaktır:

Ayetler(22) ve (24); Yûsuf’a hükmetme yeteneği ve ilim verilmiş ve kendisini koruyan ailenin hanımının maddi arzusuna cevap vermesi, Bız tarafından engellenmiş. Aslında bu anlatılanlar her beşeri varlık için geçerlidir. Sürekli kontrol altındayız. Çünkü plan uygulanmalıdır.

 

Ayetler(67,68): Yakub’un sözlerinden kendisinin Allah’a  tam teslim olduğunu ve kendisine yine Biz tarafından bilgi sahibi olmasının sağlandığı ve fakat toplumunun bunu bilmediğini anlıyoruz.

Ayet(76): Saffat suresinde de görüleceği gibi inananların her birinin ayrı tekâmül dereceleri vardır. “Her bilgi sahibinin üstünde bir başka bilen vardır” sözü tekâmül derecelerinin sonsuz olduğunun işareti değil midir? Bu sözler, bize beşerin özünde hiçbir şey bilmediğini göstermiyor mu? Ama bu gerçeği görebilen var mı?

Ayetler(103,105,106): Kur’an’ın pek çok ayetinde rastlanıldığı gibi; Muhammed’in çabası her bireyin iman etmesini sağlamaz. Bu çerçevede Kur’an “onların şirke bulaşmadan iman etmeyeceğini” söylüyor. Bu söylenenler yine bireysel tekâmül içerisinde düşünülmelidir. Şirke bulaşanların biyolojik ölüm sonunda gidecekleri eğitim yeri olan cehennem boyutu ile ilgili olan aşağıdaki ayet ilginçtir.

Hicr suresi-44 Yedi kapısı vardır onun. Her kapıya onlardan bir bölük ayrılmıştır.

Ayet(111): Çeşitli ayetlerde anlatılan bir gerçek tekrar edilmiş: Kur’an sadece inananlara hitap eder. Görünüşte inanmış olmak ve hatta ritüellere uymak yeterli değildir.

HİCR SURESİ

 

1-Elif, Lâm, Râ. İşte sana o Kitap’ın ve açık anlatımlı Kur’an’ın ayetleri.

2-O küfre batmış olanlar zaman zaman, keşke Müslüman olsaydılar diye derin bir özlem duyarlar.

3-Bırak onları yesinler, nimetlenip zevk etsinler ve sonu gelmez arzu kendilerini oyalasın. Ama yakında bilecekler.

4-Biz hiçbir yurt ve medeniyeti, belirlenmiş bir yazgısı olmadan ortadan kaldırmadık.

5-Hiçbir ümmet kendisi için belirlenen sürenin ne önüne geçebilir ne de o süreyi geriletebilir.

6-Şöyle haykırdılar: “Hey! Kendisine o vahiy indirilen. Sen gerçekten tam bir delisin.”

7-“Hadi getirsene bize o melekleri, eğer doğru sözlülerdensen.”

8-Biz o melekleri ancak ve ancak hak üzre, hak bir yolla indiririz. Ve o zaman inkârcılara göz açtırılmaz.

9-Hiçkuşkusuz, o Zikir’i/Kur’an’ı Biz indirdik, Biz; her hal ve şartta onu koruyacak olan da Biziz.

10-Andolsun ki, senden öncekilerin o ilk kümeleri içine de nebiler gönderdik biz…

11-Onlara bir tanrı elçisi gelir gelmez, onunla mutlaka alay ederlerdi.

12-Biz o Zikir’e, günaha batmışların gönüllerinde böyle bir yol veririz.

13-Ona inanmazlar. Oysaki, öncekilerin davranış ve akıbetleri gözlerinin önünden geçmiştir.  

14-Üzerlerine gökten bir kapı açsak da oradan yükseliyor olsalardı,

15-Kesinlikle şöyle diyeceklerdi: “Bizim gözlerimiz döndürüldü, bakışlarımız sarhoş edildi. Belki de bir büyüye çarptırılmış bir toplumuz.”

16-Andolsun, biz gökte burçlar oluşturduk ve onu seyredenler için süsledik.

17-Ve onu, her kovulup taşlanmış şeytandan koruduk.

18-Ancak kulak hırsızlığı eden olur; onun peşine de parlak bir ateş alevi düşer.

19-Yeri yayıp döşedik, ona kuvvetli dağlar diktik ve içinde ölçülü/ahenkli her şeyden bitirdik.

20-Orada sizin için ve rızıklandırıcısı siz olmadığınız kimse için geçimlikler yarattık. 

21-Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizim yanımızda olmasın. Ama biz onu ancak belirli bir ölçüde indiririz.

22-Rüzgârları dölleyiciler olarak gönderdik; gökten bir su indirdik de onunla sizi suvardık. Onun depolayıcıları siz değilsiniz.

23- Biziz, elbette biziz o hayat vermekte olan, o öldürmekte olan. Ve biziz sonunda mirasçı kalan.

24-Andolsun, sizin önden gidenlerinizi bilmişizdir; andolsun geriye kalanları da bilmişizdir.

25-Hiç kuşkusuz, Rabbindir, evet O’dur. Onları haşredecek olan. Hakîm’dir O, Alîm’dir. 

26-Andolsun, Biz insanı; kuru çamurdan, değişken-cıvık bir balçıktan yarattık.

27-Cini/İblis’i de daha önce kavurucu ateşten yaratmıştık.

28-Hatırla o zamanı ki Rabbin meleklere, “ben, kupkuru bir çamurdan, değişken, cıvık balçıktan bir insan yaratacağım” demişti.

29-“Onu, amaçlanan düzgünlüğe ulaştırıp öz ruhumdan içine üflediğim zaman, önünde hemen secdeye kapanın.”

30-Meleklerin tümü, toplu halde secde ettiler.

31-İblis müstesna. O, secde edenlerle beraber olmaya karşı çıktı.

32-Allah dedi. “Ey İblis! Sana ne oluyor da secde edenlerle beraber olmuyorsun?”

33-Dedi: “Kuru bir çamurdan, değişken-cıvık bir balçıktan yarattığın bir insana secde etmek için var olmadım.”

34-Buyurdu: “Öyleyse çık oradan, çünkü kovuldun.”

35-“Din gününe kadar üzerinde lanet var.”

36-Dedi. “Rabbim, onların diriltileceği güne kadar bana süre ver.”

37-Buyurdu: “Hadi, süre verilenlerdensin.”

38-“Bilinen vaktin gününe kadar…”

39-Dedi: “Rabim! Beni azdırmana yemin ederim ki, yeryüzünde onlar için mutlaka süslemeler yapacağım ve onların tümünü kesinlikle azdıracağım.”

40-İçlerinden riyaya sapmamış, samimi kulların müstesna.”

41-Buyurdu: “İşte bana varan dosdoğru yol budur.”

42-“Benim kullarım aleyhine senin elinde hiçbir güç/kanıt olmayacak. Azgınların seni izleyenleri müstesna.”

43-Cehennem onların tümünün şaşmaz buluşma yeridir.

44-Yedi kapısı vardır onun . Her kapıya onlardan bir bölük ayrılmıştır.

45-Allah’tan korkup korunanlar ise cennetlerde pınarlar içindedir.

46-“Güvene kavuşmuş olarak selamla girin oraya.”

47-Göğüslerindeki kini çekip almışızdır. Köşkler/divanlar üzerinde karşı karşıya oturan kardeşler olmuşlardır.

48-Orada kendilerine zahmet/yorgunluk dokunmaz. Oradan çıkarılmazlar da.

49-Haber ver kullarıma: Hiç kuşkusuz benim, evet benim, Gafûr ve Rahîm.

50-Ama acıklı azabın ta kendisidir azabım benim.

51-Onlara İbrahim’in misafirlerinden bahset.

52-Hani onun yanına girmişlerdi de “selam” demişlerdi. O da “biz sizden korkuyoruz” diye konuşmuştu. 

53-“Korkma! Biz sana bilgin bir oğlan müjdeliyoruz”. Dediler.

54-Dedi. “İhtiyarlık yakama yapıştıktan sonra mı bana müjde veriyorsunuz! Neye dayanarak müjde veriyorsunuz?”

55-Dediler: “Hakk’a dayanarak müjdeledik sana, sakın ümitsizliğe düşenlerden olma.”

56-Dedi: “Sapıtmışlardan başka kim ümit keser Rabbinin rahmetinden!”

57-“Amacınız nedir ey elçiler?” diye sordu:

58-Dediler: “Biz, günahkâr bir topluluğa gönderildik.”

59-“Yalnız Lût’un ailesi suçlu değildir. Biz onların hepsini kurtaracağız.”

60-“Lût’un karısı hariç. O, günahkârlarla geride kalacaktır. Öyle takdir ettik.”

61-Elçiler Lût ailesine geldiklerinde,

62-Lût: “Siz tanınmayan kimselersiniz.” Dedi.

63-Dediler: “Gerçek şu ki biz, günahkârların, hakkında kuşku edip durdukları şeyi sana getirdik.”

64-“Sana gerçeği getirdik. Biz, özü-sözü doğru olanlarız.”

65-“Gecenin bir yerinde aileni yola çıkar. Sen de arkalarından onları izle. Hiçbiriniz geri dönüp bakmasın. Emredildiğiniz yere kadar gidin.”   

66-Ona şu emri, bir hüküm olarak ilettik: Şunlar, kökleri kesilmiş olarak sabahlayacaklardır.

67-Şehir halkı, elçileri duymanın sevinci içinde geldi.

68-Lût dedi: “Bunlar benim konuklarımdır, aman beni utandırmayın.”

69-“Allah’tan korkun, beni rezil etmeyin.”

70-Dediler: “Seni elâlemin işiyle uğraşmaktan men etmemiş miydik?”

71-Lût dedi: “Eğer bir şey yapacaksanız, işte kızlarım.”

72-Senin ömrüne yemin olsun ki onlar, kendi sersemlikleri içinde bocalıyorlardı.

73-Nihayet o titreşimli ses, onları güneş doğarken yakaladı.

74-O kentin üstünü altına getirdik. Ve üzerine pişmiş çamurdan taşlar yağdırdık.

75-Hiç kuşkusuz bunda, işaretlerden anlam çıkaranlar için ibretler vardır.

76-O kentin haberleri, hâlâ işleyen bir yol üzerindedir.

77- İnananlar için bunda elbette bir ibret vardır.

78-Eyke halkı da gerçekten zalim insanlardı.

79-Onlardan da intikam aldık. Her ikisi önde, belirgin bir şekilde durmaktadır.

80-Andolsun Hicr halkı da gönderilen elçileri yalanladı.

81-Ayetlerimizi onlara verdik ama onlardan yüz çeviriyorlardı.

82-Dağlardan güvenli evler yontuyorlardı.

83-Korkunç titreşimli ses onları da sabaha girecekleri sırada yakaladı.  

84-Kazanıp durdukları şeylerin kendilerine hiçbir yararı olmadı.

85-Biz gökleri, yeri ve bunların arasındakileri hak olarak yarattık. O saat elbette gelecektir. Şimdi sen ellerini tut, güzel davran.

86-Kuşkusuz senin Rabbin, evet O, Hallâk’tır, hiç durmadan yaratır; en iyi şekilde bilir.

87-Andolsun ki biz sana ikişerlerden/ikililerden/iç içe kıvrımlar halindeki çift mânalılardan yedi taneyi ve şu büyük Kur’an’ı verdik.

88-Sakın, onlardan bazı çiftlere sunduğumuz nimet ve zevklere gözlerini dikme. Onlar için tasalanma da. Müminler için kanadını indir sen!

89-Ve de ki: “Ben, evet ben, açıkça uyaran bir haberciyim.”

90-Aynı şekilde, o bölücülere/yemin edip duranlara da indirmiştik.

91-Onlar ki Kur’an’ı parça parça/bölük bölük yaptılar.

92-Rabbine yemin olsun ki, biz onları toplu halde sorgu suale çekeceğiz/hepsinden mutlaka hesap soracağız;

93-Yapıp ettiklerinden…

94-Emrolunduğun şeyi, kafalarını çatlatırcasına tebliğ et; şirke bulaşmışlara aldırma.

95-Alay edip eğlenenlere karşı biz sana yeteriz. 

96-Allah ile beraber başka tanrılar benimseyenler yakında bilecekler.

97-Andolsun ki, onların söyledikleri yüzünden senin göğsünün daraldığını biliyoruz.

98-Şimdi sen, Rabbine hamd ile tespih et ve secde edenlerden ol.

99-Sana şaşmaz ve kesin bilgi gelinceye kadar Rabbine ibadet et.

 

Paylaşım:

Ayet(1): Ayette Kitap ve Kur’an terimleri birlikte kullanılmış. Daha önce de değinildiği gibi, Kur’an’daki Kitap teriminin sıklıkla, Ana Kitap’a, (Ra’d suresi -39) gittiğini düşünürüm. Yaratılış ve varlıkların tekâmülü ile ilgili plan ve uygulamanın Ana Kitap’ta olduğunu, örneğin Tevrat ve İncil’in ve diğer mesaj kitaplarının belirtilen planlama ile yaratıldığını söyleyebiliriz.

Ayetler(2-9): Her toplumun belirlenmiş bir ömrü olduğunu Kur’an anlatıyor. Yazılı tarih aynı gerçeği bize hatırlatmıyor mu? Kur’an’ın, vahiy mekanizması ile ve Ana Kitap’taki plana uygun olarak Biz görevlileri tarafından dünyaya iletildiğini ve Kur’an’ın korunmasının da aynı görevliler tarafından üstlenildiğini anlıyoruz. Buradaki korumanın kitap halindeki Kur’an’ın fiziksel korunması olduğunu sanmam. Kur’an’ın indirilişine uygun olarak mesajın devamlı yaşayacağını düşünebiliriz ki bunu güçlendiren ayet (Fâtır suresi-32), Kitap’ın seçilmiş mirasçılarından söz ediyor ki onların her dönemde Dünyada yaşam bulduklarını sanırım.

Ayetler(10-15): Muhammed’den önce yaşamış toplumlara da elçiler gönderilmiş. Ancak o toplumlar elçi ile alay etmişler. Muhammed döneminde hayatta olanlar da, daha önceki toplumların başına gelenleri anladıkları halde, o Zikir’e (Kur’an) inanmak istememişler.

 

Ayetler(16-25): Oluşturulan burçlar, yıldız kümelenmeleri, günümüzde astrolojinin dayanağıdır. O dönemde de muhtemelen yararlanılmıştır. Pozitif bilimle bağlantısından bahsetmek için yeterli veri yoktur. Beşer dışı bâzı varlıkların dinlemelerine izin verilmeyenin, bâzı yorumculara göre burçlarmış, Yüce konseyin konuşmaları olduğunu düşünürüm. Bu konu Saffât suresi ayetler(6,7,8,9,10) da açıklanmıştır. Beşer için bir tekâmül okulu olarak planlanıp oluşturulan dünya, beşerin biyolojik bedenle yaşam bulması için gerekli şekilde donatılmış. Dünya okulunda beşerin tekâmül evreleri de planlanmış ve gerekli şartlar oluşturulmuş. 

Ayetler(26-50): Bu bölümdeki ayetler insanın yaratılışına, ona gösterilen hedef ve kısaca ve üstü kapalı olarak tekâmülüne değinilmiş. İnsanın dünyanın toprağından, cinin ise bir enerji formundan yaratıldığı ifade ediliyor. Dünya toprağından yaratılan insanın bedenidir, öz benliği değildir. Yaratılan sadece beden olup bedenin olgunlaşması sonunda meleklerin o bedene secde etmesi düşünülemez. Beden, özümüzün tekamülü için sadece bir vasıtadır. Meleklerin önünde secde edebileceği bir olgunluğa özümüzün ulaşması herhalde bizim tanımımızla çok uzun zaman gerektirir; defalarca dünya okulunda eğitimden geçirilmeyi ve daha sonra farklı boyutlardaki okullarda da eğitimi gerektirdiğini düşünmek isterim. Sanırım, son cümle, ayet (29) da “onu amaçlanan düzgünlüğe ulaştırıp öz ruhumdan üflediğim zaman“ ifadesinde açıklanıyor. Varlık alemi beden olarak düşünülürse o bedene can veren en yüksek yönetim kademesi ruh olarak düşünülebilir. O kademenin üflemesi “bilgidir”. Bilgi, O’nun ilmindendir. Bilgilenme ise tekrar canlanmaya, yani en yüksek gerçeklerin farkına varma olarak ele alınabilir.

   Son kısımdaki ayetler, tekâmül yolunda varlığın denenmelerine işaret eder. İblis metaforu ile bu denenmelerden “riyaya sapmamış, samimi kulların” başarı ile çıkacağı anlatılıyor ki burada topluma dayatılan çeşitli ritüellerden hiçbirini görmüyoruz.  

Ayetler(51-84): Bu bölümdeki ayetler; kendilerine gönderilen elçileri yalanladıkları ve yanlıştan dönmedikleri için Lût kavminin, Eyke ve Hicr halklarının cezalandırılmasını anlatır.

Ayetler(85-99): Ayetlerden yaratma işleminin sürekli olduğunu görüyoruz ki bunu başka bir ayet tekrar eder: Rahman suresi 29” …O, her an yeni bir iş ve oluştadır. “Biz görevlilerinin, Muhammed’e “ikişerlilerden yedi tanesini ve yüce Kur’an’ı verdiği” anlatılıyor. İkişerlilerden yedi tane konusu açık değildir. Belki gelecekte öğreniriz. Kur’an’la birlikte anıldığına göre önemli olduğu bellidir. Muhammed’e bu verilenlerin başka kişilere verilen maddi kazanımlardan çok daha değerli olduğu o yüzden onlara imrenmemesi Muhammed’e hatırlatılmış. Kur’an’ın Muhammed’e verildiği dönemde Mekke civarında yaşayan Ehl-i Kitap’a  verilmiş olan Kur’an (okuma kitabı anlamında olup Tevrat ve İncil’e işaret eder) farklı yorumlama yüzünden parçalara bölünmüş. Bunun sonucunun Ehl-i Kitap toplumunun çeşitli mezheplere bölündüğüne işaret edilerek hesabının sorulacağı belirtilmiş. Görüldüğü gibi dinde mezheplerin oluşumu din öğretisinin özüne terstir. Bu düşünce aşağıda verilen ayette çok açık olarak vurgulanır:

Şûra-13 Sizin için, dinden Nuh’a önerdiğini, sana vahyettiğini, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya önerdiğimizi şöyle diyerek kanunlaştırdı: “Dini dosdoğru tutun; onda bölünüp fırkalara ayrılmayın".

Bu anlatılanlara göre Kur’an bağımlısı toplumlarda görülen mezhepler ve tarikatların varlığını kim nasıl açıklar? Bilemiyorum…

EN’AM  SURESİ

 

  1. Hamd Allah’adır. O ki gökleri ve yeri yaratmış, karanlıklara ve nura vücut vermiştir. Sonra, gerçeği örtenler bunları Rablerine denk tutuyorlar.

  2. Sizi bir balçıktan yaratmış olan O’dur. Sonra hüküm verip bir süre belirlemiştir. Belirlenmiş bir süre de O‘nun katındadır. Bütün bunlardan sonra siz hâlâ kuşkulanıp duruyorsunuz.

  3. O, göklerde de Allah’tır, yerde de. O, sizin iç dünyanızı da bilir, açığa vurduklarınızı da. Neler kazanmakta olduğunuzu da bilir O

  4. Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelir gelmez, ondan hemen yüz çeviriyorlardı.

  5. Böylece hakkı, kendilerine geldiği anda yalanladılar. Fakat yakında onlara yalanlamakta oldukları şeyin haberleri gelecektir.

  6. Kendilerinden önce nice medeniyeti yerle bir ettiğimizi görmediler mi? Biz o yurtlara yeryüzünde size vermediğimiz imkânları vermiş, üzerlerine gök bereketini bol bol indirmiş, nehirleri altlarından akar hale getirmiştik. Derken onları kendi günahlarıyla helak ettik ve arkalarından başka bir nesil oluşturduk.

  7. Eğer biz sana kâğıt üzerine yazılı bir kitap göndermiş olsaydık, onlar da ona elleriyle dokunmuş olsalardı, o küfre batmışlar, hiç kuşkusuz şöyle deyivereceklerdi: “Bu apaçık bir büyüden başka şey değildir.”

  8. Şunu da söylediler: “Bu peygambere bir melek indirilseydi ya!” Eğer böyle bir melek indirmiş olsaydık iş mutlaka bitirilmiş olurdu da kendilerine göz bile açtırılmazdı.

  9. Eğer o peygamberi bir melek kılsaydık kuşkusuz onu bir er kişi yapacaktık ve içine yuvarlandıkları kuşku ve karmaşayı onların üzerlerine giydirmiş olacaktık.

  10. Yemin olsun ki, senden önceki resullerle de alay edildi; fakat eğlence konusu yaptıkları şey, o maskaralığı sergileyenleri kıskıvrak sarıverdi.

  11. Şunu söyle:” Dolaşın yeryüzünde de bakın nasıl olmuş gerçeği yalanlayanların sonları.”

  12. Sor: “Kimindir gökler ve yer?” Cevap ver: “Allah’ındır.” O Allah ki, rahmeti öz benliği üzerine yazmıştır. O sizi, varlığında hiç kuşku bulunmayan kıyamet gününde bir araya mutlaka toplayacaktır. Benliklerini hüsrana yuvarlamış kişiler var ya, onlar iman etmezler.

  13. Gecenin ve gündüzün içinde yer alan her şey O’nundur. O, Semî’dir, her şeyi duyar; Alîm’dir, her şeyi bilir.

  14. De ki: “Göklerin ve yerin Fâtır’ı olan o yaratıcıdan, o yedirip doyuran ama kendisi yedirilip beslenmeyen Allah’tan başkasını mı velî edineyim?” De ki “Bana, İslam’ı seçenlerin ilki olmam emredildi.” Ve sakın şirke sapanlardan olma.

  15. Şunu da söyle: “Rabbime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım ben.”

  16. Kendisinden azap uzaklaştırılana o gün rahmet etmiştir. İşte açık kurtuluş budur.

  17. Allah sana bir keder dokundurursa, onu O’ndan başka açacak yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa, O her şey üzerinde güç sahibidir.

  18. Ve kulları üzerinde hüküm ve egemenlik sahibi Kaahir’dir O. Tüm hikmetlerin kaynağıdır O. Her şeyden haberdardır.

  19. Sor: “Tanıklık bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Benimle sizin aranızda Allah tanıktır. Bu Kur’an bana vahyolundu ki, onunla sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım. Siz gerçekten Allah’ın yanında başka ilahların bulunduğuna tanıklık ediyor musunuz?” De ki: “Ben buna tanıklık etmiyorum.” De ki: “O, sadece tek bir tanrıdır. Ve ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım.”

  20. O kendilerine kitap verdiklerimiz var ya, onu öz oğullarını tanıyıp bildikleri gibi tanıyıp bilirler. Ama öz benliklerini hüsrana uğratan bunlar, iman etmezler.

  21. Yalan düzerek Allah’a iftira eden yahut onun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır?

  22. Gün olur onları bir araya toplar haşrederiz. Sonra şirke batanlara sorarız: “Nerededir o bir şey zannedip durduğunuz ortaklarınız?”

  23. Sonunda şunu söylemekten başka bahaneleri kalmaz: “Rabbimiz Allah’a yemin olsun ki, biz ortak koşanlar değildik.”

  24. Bak da gör, nasıl yalan söylediler öz benliklerine karşı! Ve iftira için kullandıkları şeyler, onları bırakıp kayboldu.

  25. İçlerinden sana kulak verenler vardır; ama biz onu gereğince anlamamaları için kalplerine kılıflar geçirmiş, kulaklarına bir ağırlık koymuşuzdur. Tüm mucizeleri görseler de onlara inanmazlar. Nihayet sana gelip seninle çekişerek şöyle derler küfre sapanlar: “Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.”

  26. Hem ondan alıkoyarlar hem ondan uzaklaşırlar. Öz benliklerinden başkasını helak etmiyorlar. Ama farkında değiller.

  27. Ah bir görsen, ateşin başında durdurulup da şöyle dediklerini: “Ne olurdu, geri gönderilsek, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve müminlerden oluversek.”

  28. İşin doğrusu şu. Önceden gizlemekte oldukları karşılarına dikildi. Geri gönderilselerdi yasaklandıkları şeyi mutlaka yineleyeceklerdi. Doğrusu onlar, tam yalancıdırlar.

  29. Dediler ki: “Şu dünya hayatımızdan başkası yok. Biz diriltilecek de değiliz.”

  30. Rableri huzurunda durdurulduklarını bir görsen! Sordu: “Gerçek değil miymiş bu?” Dediler: “Rabbimize yemin olsun ki, gerçekmiş.” Dedi. “O halde, küfre sapmış olmanızdan dolayı tadın azabı.”

  31. Allah’ın huzuruna varmayı yalanlayanlar, gerçekten hüsrana uğradılar. Sonunda o saat ansızın kendilerine gelip çatınca, sırtlarında günahlarını taşır bir halde şöyle demişlerdir: “Dünya hayatında düştüğümüz aşırılıklardan dolayı vay hasretimize!” Dikkat edin! Ne kötü şeylerdir taşıyıp durdukları.

  32. Şu iğreti, basit hayat bir oyun ve eğlenceden başka şey değildir. Sakınıp korunanlar için âhiret yurdu elbette ki daha iyidir. Hâlâ aklınızı işletmeyecek misiniz?

  33. Söylediklerinin seni kederlendirdiğini çok iyi biliyoruz. Gerçek şu ki, onlar seni yalanlamıyorlar; o zalimler Allah’ın ayetlerine karşı direniyorlar.

  34. Yemin olsun ki, senden önce de resuller yalanlanmış ama yalanlanmalarına, eziyet görmelerine sabretmişlerdi. Nihayet yardımımız onlara ulaştı. Allah’ın kelimelerini değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur. Yemin olsun, elçi olarak gönderilenlerin haberinden bir kısmı sana da gelmiştir.

  35. Eğer yüz çevirip gitmeleri sana ağır geldiyse, haydi gücün yetiyorsa, yerin içinde bir delik yahut gökte bir merdiven ara da onlara bir mucize getir. Allah dileseydi onları doğru ve güzelde birleştirirdi. Artık cahillerden olma.

  36. Ancak gereğince dinleyenler çağrıya cevap verir. Ölülere gelince Allah onları diriltecektir, Sonra O’na döndürülecekler.

  37. Dediler ki: “Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” De ki: “Kuşkusuz, Allah bir mucize indirmeye Kaadir’dir. Fakat çokları bilmiyorlar.”

  38. Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı, iki kanadıyla uçan hiçbir kuş istisna olmamak üzere hepsi sizin gibi ümmetlerdir. Biz bu kitapta, herhangi bir şeyi ne eksik bıraktık ne fazla yaptık. Onlar sonunda Rableri önünde haşredilirler.

  39. Bizim ayetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklara gömülmüş sağır ve dilsizlerdir. Allah dilediği kişiyi şaşırtır, dilediğini de dosdoğru yol üzerine koyar.

  40. De ki: “Bir düşünün bakalım! Allah’ın azabı yakanıza yapışsa yahut o saat gelip çatsa, Allah’tan başkasına mı yakarırsınız? Doğru sözlü iseniz söyleyin!” 

  41. Hayır, yalnız O’na yakarırsınız da O dilerse yakındığınız belayı uzaklaştırır. Ve siz ortak koştuklarınızı unutuverirsiniz.

  42. Andolsun ki, senden önce de ümmetlere elçiler göndermiştik. O ümmetleri, bize yaklaşıp sığınsınlar diye zorluklar ve darlıklarla yakalamıştık.

  43. Zorluğumuz kendilerine gelip çattığında bir sığınabilselerdi! Ne yazık ki kalpleri katılaştı; şeytan, yapmakta olduklarını onlara süslü püslü gösterdi. 

  44. Öğütlenmeye çağırıldıkları şeyi unutunca, herşeyin kapılarını üzerlerine açıverdik. Nihayet, kendilerine verilenle sevinç şımarıklığına daldıkları bir sırada, ansızın onları yakaladık. Tüm ümitlerini bir anda yitirdiler.

  45. Böylece zulme saplanan topluluğun kökü kesilmişti; hamd olsun âlemlerin Rabbi’ne.

  46. De ki. “Düşünün bakalım. Allah, işitme gücünüzü, gözlerinizi alsa, kalpleriniz üzerine mühür bassa, Allah’tan başka hangi ilah onları size geri verecek?” Bak nasıl türlü türlü açıklıyoruz ayetleri, yine de yüz çeviriyorlar!

  47. Şunu da söyle: “Düşünün akalım! Allah’ın azabı size ansızın, açıktan geliverse, zalimler topluluğundan başkası mı helak edilecek?”

  48. Biz o gönderilen elçileri, müjdeciler ve uyarıcılar olmaktan öte bir şey için göndermiyoruz. İman edip barışı yerleştirenlere korku yoktur. Tasalanmayacaklardır onlar.

  49. Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, fenalığa bulaşmaları yüzünden kendilerine azap dokunacaktır.

  50. Onlara şunu söyle: “Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem ben. Size ben bir meleğim de demiyorum. Yalnız bana vahyedilene uyarım ben.” Sor onlara: “Körle gören bir olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?”

  51. Rablerinin huzurunda haşredileceklerinden korkanları, o vahiy ile uyar ki korunabilsinler. Onların O’ndan başka ne bir dostları vardır ne de bir şefaatçıları!

  52.  Sabah akşam, yüzünü isteyerek Rablerine yalvarıp yakaranları kovma. Onların hesabından bir şey sana ait olmadığı gibi, senin hesabından bir şey de onlara ait değildir. O halde onları kovarsan zalimlerden olursun.

  53. Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmıyla imtihana çektik ki, şunu söylesinler: “Allah aramızdan şunlara mı lütufta bulundu?” Allah şükredenleri daha iyi bilmiyor mu?

  54. Ayetlerimize iman edenler sana geldiğinde şöyle söyle: “Selam size! Rabbiniz, benliği üzerine rahmeti yazmıştır. İçinizden her kim bilgisizlikle bir kötülük işler de ardından tövbe edip halini düzeltirse, hiç kuşkusuz Allah çok affedici, çok merhametlidir.”

  55. İşte biz, ayetlerimizi bu şekilde detaylandırıyoruz ki, günaha sapmışların yolu açık-seçik ortaya çıksın.

  56. De ki: “Ben, Allah’ı bırakıp da yakardıklarınıza kulluk etmekten yasaklandım.” De ki: “Sizin keyiflerinize uymam. Çünkü bunu yaparsam sapıtmış olurum, doğruyu ve güzeli bulanlardan olmam.”

  57. De ki: “Ben Rabbimden gelen bir beyyine üzerindeyim. Ama siz onu yalanladınız. Acele istediğiniz şey benim yanımda değil. Hüküm yalnız ve yalnız Allah’ındır. Hakkı O anlatır. Ayırt edip çözüm getirenlerin en hayırlısı O’dur. 

  58. Şunu da söyle: “Acele istediğiniz şey benim yanımda olsaydı, benimle sizin aranızdaki iş çoktan bitirilmiş olurdu. Zalimleri, Allah daha iyi bilir.”

  59. Gaybın anahtarları O’nun yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde olanı da bilir. O’nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez. Toprağın karanlıklarındaki bir dane, yaş ve kuru her şey apaçık bir Kitap’ın içindedir.

  60. O, odur ki, geceleyin sizi öldürür. Gün boyunca neler yapıp neler kazandığınızı bilir. Sonra, belirlenmiş süre işletilip tamamlansın diye, gün içinde sizi diriltir. Nihayet O’nadır dönüşünüz. Sonra yapıp ettiklerinizi size haber verecektir.

  61. Kulları üzerinde egemenlik sahibi Kaahir’dir O. Üzerinize koruyucular gönderir. Nihayet ölüm birinize geldiğinde, elçilerimiz onu vefat ettirirler. Ne vaktinden önce iş yaparlar onlar ne de vaktinden sonra.

  62. Sonra onlar gerçek mevlâ’ları olan Allah’a götürülürler. Gözünüzü açın! Hüküm yalnız O’nundur. Ve hesap görenlerin en süratlisi de O’dur.

  63. Şunu sor: “Bizi bu durumdan kurtarırsa andolsun şükredenlerden olacağız’ diye boyun büküp ürpererek O’na yakardığınızda, karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarıyor?”

  64. De ki: “Ondan da tüm sıkıntılardan da sizi Allah kurtarıyor, sonra siz O’na ortak koşuyorsunuz.”

  65. De ki: “O size, üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye yahut sizi bölük bölük birbirinize düşürerek kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya Kaadir’dir.” Bak nasıl sıralıyoruz ayetleri, iyice kavrayabilsinler diye.

  66. O, hak olduğu halde senin toplumun onu yalanladı. De ki: “Ben size vekil değilim.”

  67. Her haberin gerçekleşeceği bir zaman/mekân vardır. Yakında bileceksiniz.

  68. Ayetlerimiz hakkında lakırdıya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze dalıncaya değin onlardan yüz çevir. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra o zalimler topluluğu ile oturma.

  69. Allah’tan korkanlara onların hesabından bir şey yoktur ama yine de bir hatırlatma olmalı. Belki sakınırlar. 

  70. Dinlerini oyun ve eğlence haline getirmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak da o Kur’an ile şunu hatırlat: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığına teslim edilirse onun, Allah dışında ne bir dostu kalır ne de şefaatçısı. Her türlü fidyeyi verse de ondan kabul edilmez. İşte bunlar, kazandıklarına teslim edilmişlerdir. Nankörlük ettiklerinden ötürü onlar için kaynar sudan bir içki ve korkunç bir azap vardır.

  71. De ki: “Allah’ı bırakıp da bize ne yarar ne de zarar veremeyecek şeylere mi yakaralım? Allah bize kılavuzluk ettikten sonra ökçelerimiz üstüne geri mi döndürülelim? O kişi gibi ki, şeytanlar yeryüzünde kendisini ayartıp yeryüzünde şaşkın dolaşır hale getirmişlerdir. Oysaki onun “bize gel” diye doğruya ve güzele çağıran arkadaşları vardır.” De ki: “Allah’ın kılavuzluğudur gerçek kılavuzluk. Alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim olmakla emrolunduk biz.”

  72. Ve ”namazı kılın, O’ndan korkun” diye emrolunduk. Huzurunda haşrolunacağımız O’dur.

  73. Gökleri ve yeri hak olarak yaratan da O’dur. “Ol” dediği gün, hemen oluverir. Sözü haktır O’nun. Sûra üfleneceği gün de mülk ve yönetim O’nundur. Âlim’dir, görünmeyeni de görüneni de bilen O’dur. O’dur Hakîm, O’dur Habîr.

  74. İbrahim, babası Âzer’e şöyle demişti: “Putları tanrılar mı ediniyorsun? Seni de toplumunu da açık bir sapıklık içinde görüyorum.”

  75. Böylece biz İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki, gerçeği görüp bilerek inananlardan olsun.

  76. Gece üstüne çökünce bir yıldız gördü de “işte Rabbim bu” dedi. Yıldız battığında ise “batıp gidenleri sevmem” diye konuştu.

  77. Ay’ı doğar halde görünce, “Rabbim bu“ dedi. O batınca da şöyle konuştu: “Eğer Rabbim bana kılavuzluk etmeseydi sapıtan topluluktan olurdum.” 

  78. Nihayet güneşin doğmakta olduğunu gördüğünde, “benim Rabbim bu, bu daha büyük” dedi. O da batıp gidince şöyle seslendi: “Ortak koştuğunuz şeylerden uzağım ben.”

  79. “Ben bir hanîf olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Müşriklerden değilim ben.”

  80. Toplumu ona karşı çıkıp kanıt getirmeye kalkıştı. O dedi ki: “Allah hakkında benimle çekişiyor musunuz? Beni doğru yola O iletti. O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Rabbimin dilediği dışında hiçbir şey olmaz. Rabbim bilgice her şeyi çepeçevre kuşatmıştır. Hâlâ öğüt almayacak mısınız?

  81. “Hem siz, hakkında hiçbir kanıt indirmediği şeyleri Allah’a ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben, ortak tuttuğunuz şeylerden nasıl korkarım!” Şimdi, eğer biliyorsanız, iki gruptan hangisi güvende olmaya/güvenilmeye daha layıktır.

82-İman edip de imanlarını herhangi bir zulümle kirletmeyenler var ya, güvende olma/güvenilir olma işte onların hakkıdır; doğruyu ve güzeli yakalayanlar da onlardır.

83-İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz kanıtlardır. Dilediklerimizi derece derece yükseltiriz. Senin Rabbin Hakîm’dir, Alîm’dir.

84-Biz ona İshak’ı ve Yakub’u hediye ettik. Hepsini doğruya ve güzele kılavuzladık. Daha önce Nûh’a ve onun soyundan olan Dâvud’a, Süleyman’a, Eyyûb’e, Yûsuf’a, Mûsa’ya, Hârun’a da kılavuzluk etmiştik. Güzel düşünüp güzel davrananları böyle ödüllendiririz biz.

85-Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas… Hepsi barış için çalışanlardandı.

86-İsmail, Elyesa, Yûnus ve Lût… Hepsini âlemlere üstün kıldık.

87-Atalarından, soylarından, kardeşlerinden bir kısmını da… Onları seçtik ve onları dosdoğru bir yola kılavuzladık.

88-Allah’ın yol göstermesidir bu. Kullarından dilediğini bununla iletir iyiye ve güzele. Eğer onlar şirke bulaşsalardı yapıp ettikleri kendilerine yararsız hale gelirdi.

89-İşte bunlardır kendilerine kitap, hükmetme gücü ve peygamberlik verdiklerimiz. Şimdi şu insanlar bütün bunları inkâr ederlerse biz, bunları inkâr etmeyecek bir topluluğu onlara vekil ederiz.

90-İşte böyleleri, Allah’ın yol gösterdiği kimselerdir. Sen de onların yolunu izle ve şöyle söyle: “Ben şu yaptığıma karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O sadece âlemlere bir öğüttür.”

91-Allah’ı büyüklüğüne yaraşır şekilde tanıyamadılar. Çünkü, “Allah, insana hiçbir şey vahyetmemiştir” dediler. De ki: “Mûsa’nın insanlara bir ışık, bir kılavuz olarak getirdiği Kitap’ı kim indirdi? Siz o Kitap’ı bir takım parşömenler yapıp ortaya sürüyorsunuz, birçoğunu da saklıyorsunuz. Size, sizin de atalarınızın da bilmediği şeyler öğretildi.” “Allah” de, sonra da bırak onları saplandıkları batakta oynayadursunlar.

92-Bu da bizim, kentlerin/medeniyetlerin anasını uyarman için indirdiğimiz bir Kitap. Kutsal-bereketli, kendinden öncekini doğrulayıcı. Âhirete inananlar, ona da inanırlar ve onlar namazlarına devam ederler.

93-Yalan düzüp Allah’a iftira eden veya kendine bir şey vahyedilmediği halde “bana vahyedildi” diyen kişi ile, “Allah’ın ayet indirdiği gibi ben de indireceğim” diyen kimseden daha zalim kim vardır! Bir görsen, o zalimleri ölüm dalgaları içindeyken. Melekler ellerini uzatmış, “çıkarın canlarınızı “diye! Bugün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız; çünkü Allah’a karşı gerçek dışı şeyler söylüyordunuz ve çünkü O’nun ayetlerine karşı büyüklük taslıyordunuz.

94-Andolsun, sizi ilk yarattığımızdaki gibi yapayalnız/teker teker bize geldiniz. Size verip hayaline daldırdığımız şeyleri de sırtlarınızın arkasında bıraktınız. Sizinle ilgili hususlarda ortaklar sandığınız şefaatçılarınızı da yanınızda görmüyoruz. Yemin olsun, koptu aranızda tüm bağlar ve uzaklaşıp kayboldu yanınızdan o bir şey sandıklarınız.

95-Hiç kuşkusuz Allah’tır daneyi yaran, çekirdeği patlatan. Ölüden diri çıkarır O; diriden ölüyü çıkaran da O’dur. İşte budur Allah! Peki nasıl ters bir yöne çevriliyorsunuz?

96-Şafağı yarıp sabahı ortaya çıkaran O’dur. Geceyi dinlenme zamanı yaptı; Güneşi ve Ay’ı hesap aracı. İşte budur ölçülendirmesi o Azîz’in, o Alîm’in.

97-Karanın ve denizin karanlıklarında, kendileriyle yol bulmanız için yıldızları hizmetinize veren O’dur. Bilen bir topluluk için ayetleri gerçekten detaylandırmışızdır.

98-Sizi birtek canlıdan vücuda getiren O’dur. Bu oluşumda bir karar kılma yeri var, bir de emanet olarak kalma yeri. İyice araştırıp kavrayan bir topluluk için ayetleri biz tam bir biçimde detaylandırdık.

99-Size gökten su indiren de O’dur. Biz o suyla her şeyin bitkisini çıkardık. Ondan da bir yeşillik çıkardık. O yeşillikten birbiri üzerine binmiş daneler çıkardık. Hurma ağacının, tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzümlerden bağlar, zeytin, nar çıkardık. Birbirine benzeyeni var, benzemeyeni var. Meyve verdiğinde ve meyveler olgunlaştığında bir bakın onun ürününe! Bu size gösterilenlerde, iman eden bir topluluk için, çok ibretler vardır.

100-Allah’a birde cinleri/gözle görülmeyen yaratıkları ortak koştular. Oysaki, onları O yaratmıştır. Bilgisizce O’na oğullar ve kızlar isnat etme saçmalığını gösterdiler. Şanı yücedir O’nun. Onların nitelemelerinin ötesindedir O.

101-Gökleri ve yeri yaratıp donatan Bedî’ O’dur. Nasıl çocuğu olur O’nun, kendisinin bir eşi olmadı ki! Her şeyi O yarattı ve her şeyi en iyi şekilde bilen de O’dur. 

102-Rabbiniz Allah işte budur! İlah yok O’ndan başka. Her şeyin yaratıcısıdır, Haalik’tir O. O’na kulluk/ibadet edin. O her şeye Vekîl’dir.

103-Gözler O’nu fark edip kavrayamaz. Oysaki O, gözleri görür/bilir. O Latîf’tir, lütfu çok olduğu halde kendisi görülemez; Habîr’dir, her şeyden haberdardır.

104-Gerçek şu ki size Rabbinizden gönül gözleri gelmiştir. Kim görürse kendisi yararına, kim körlük ederse kendisi zararına…Ben sizin üzerinize bekçi değilim.

105-Ayetleri bu şekilde, çeşitli başlıklarla veriyoruz ki “sen ders aldın” desinler, biz de ilimden nasiplenen bir toplum için onu iyice açıklayalım.

106-Rabbinden sana vahyedilene uy. O’ndan başka ilah yoktur. Müşriklerden yüz çevir. 

107-Allah dileseydi, şirke batmazlardı. Biz seni onlar üzerine bekçi yapmadık. Sen onlara vekil de değilsin.

108-Onların Allah dışında dua ettiklerine sövmeyin. Yoksa onlar da düşmanlıkla ve bilgisizce Allah’a söverler. Biz her ümmete yaptığı işi bu şekilde süslü gösterdik. Sonra hepsinin dönüşü Rablerinedir. O, onlara, yapmakta olduklarını haber verecektir.

109-Tüm yeminleriyle Allah’a yemin ettiler ki, eğer kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklar. Söyle onlara: “Mucizeler ancak Allah’ın katındadır.” Mucize geldiğinde de iman etmeyeceklerini anlamıyor musunuz?

110-Biz onların gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz, ilk seferinde buna iman etmedikleri gibi bırakırız kendilerini de azgınlıkları içinde körü körüne bocalayıp dururlar.

111-Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına dikseydik, Allah’ın dilemesi dışında, yine de inanmazlardı. Ne var ki çokları cehalet sergiliyorlar.

112-İşte böyle, biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine lafın yaldızlısını fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Bırak onları, düzdükleri iftiralarla başbaşa kalsınlar;

113-Ki âhirete inanmayanların gönülleri ona ısınsın, ondan hoşlansınlar, elde ettikleri şeylere sahip olmaya devam etsinler.

114-Allah size Kitap’ı detaylandırılmış bir halde indirmişken, Allah’ın dışında bir hakem mi arayayım? Kendilerine Kitap verdiklerimiz, onun, Rabbinden hak olarak indirildiğini biliyorlar. Sakın kuşkuya düşenlerden olma.

115-Rabbinin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur. En iyi işiten, en iyi bilendir O.

116-Yeryüzündeki insanların çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Sadece sanıya uyarlar onlar ve sadece saçmalarlar.

117-Kendi yolundan kimin saptığını en iyi senin Rabbin bilir. Hidayete ermiş olanları en iyi bilen de O’dur.

118-O halde, O’nun ayetlerine inanıyorsanız, üzerine Allah’ın adı anılmış olanlardan yiyin.

119-Size ne oluyor da üzerine Allah’ın adı anılmış olanlardan yemiyorsunuz? Zorda kalışınız dışında üzerinize haram kıldığını bizzat kendisi size detaylı bir biçimde açıklamıştır. Birçokları ilimsiz bir biçimde kendi keyiflerine uyarak halkı şaşırtıyorlar.  Hiç kuşkusuz, senin Rabbin, sınır tanımaz azgınları çok iyi bilmektedir.

120-Günahın açığını da bırakın, gizlisini de. Günah kazananlar yapıp ettiklerinin karşılığını yakında göreceklerdir.

121-Üzerine Allah’ın adı anılmayanlardan yemeyin. Böyle bir şey tam bir yoldan çıkıştır. Şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için gizlice telkinde bulunurlar. Onlara boyun eğerseniz siz de müşriklerden oldunuz demektir.

122-Bir ölü iken kendisine hayat verdiğimiz, insanlar içinde yürümesi için kendisine ışık sunduğumuz kişinin durumu, karanlıklar içinde kalmış bir türlü çıkamayan kişinin ki gibi olur mu? İşte böyle! Küfre sapanlara, yapmakta oldukları süslü püslü gösterilmiştir.

123-Biz bu şekilde her kentte/her medeniyette kodamanları, o kent ve medeniyetin suçluları yaptık ki, orada oyunlar tezgâhlayıp tuzaklar kursunlar. Aslında onlar öz benliklerinden başkasına oyun oynamıyorlar ama farkında değiller.

124-Onlara bir ayet geldiğinde şöyle demişlerdir: “Allah resullerine verilenin tıpkısı bize de verilmedikçe asla inanmayacağız.” Allah resullük görevini nereye sunacağını daha iyi bilir. Suç işleyenlere, oynadıkları oyunlar yüzünden Allah katında bir küçüklük ve şiddetli bir azap öngörülmüştür.

125-Allah, iyiye ve güzele götürmek istediğinin göğsünü İslam’a açar. Saptırmak dilediğinin de göğsünü öylesine daraltıp tıkar ki, o, göğe yükseliyormuş gibi olur. Allah, iman etmeyenler üzerine pisliği işte böyle atıverir.

126-Rabbinin yolu işte budur; dosdoğru, kıvamında… Biz öğüt alan bir topluluğa ayetleri detaylı bir biçimde açıkladık.  

127-Rableri katındaki huzur ve esenlik yurdu onlarındır. İşler oldukları ameller yüzünden O, onların Velî’si oluvermiştir.

128-Gün olur şöyle diyerek onları huzurunda toplar: “Ey cinler/görünmez varlıklar topluluğu! Şu insanlara gerçekten çok ettiniz.” Onların insanlardan olan dostları şöyle derler: “Rabbimiz, kimimiz kimimizden yararlanmıştı. Bizim için belirlediğin sürenin sonuna geldik.” Buyurur ki: ”Barınağınız ateştir. Dilediğim zamanlar hariç orada süreklisiniz. ”Senin Rabbin Hakîm’dir, Alîm’dir.

129-İşte biz, zalimlerin bir kısmını bir kısmına, kazanır oldukları şeyler yüzünden bu şekilde dost ederiz/musallat ederiz.

130-Ey cinler ve insanlar topluluğu! İçinizden, size ayetlerimi anlatan ve şu gününüzle yüzyüze geleceğiniz hususunda sizi uyaran resuller gelmedi mi? “Kendi aleyhimize tanıklık ettik.” dediler. İğreti hayat onları aldattı da küfre saptıklarına ilişkin öz benlikleri aleyhinde tanıklık ettiler.

131-Sebep şudur: Rabbin, halkı habersiz bir haldeyken kentleri helak edici değildir.

132-Her birinin yapıp ettiklerinden kaynaklanan dereceleri vardır. Rabbin onların işlediklerinden gafil değildir.

133-Senin o Ganî Rabbin rahmet sahibidir. Dilerse sizi ortadan kaldırır ve sizi bir başka topluluğun soyundan vücuda getirdiği gibi, ardından da dilediğini sizin yerinize getirir.

134-Size vaat edilen şeyler kesinlikle meydana gelecektir. Siz engel olamazsınız.

135-Ey toplumum! Yapabileceğinizi yapın. Ben de yapıp ediyorum. Yakında yurdun sonunun kime ait olacağını bileceksiniz. Gerçek olan şu ki, zalimler kurtulamayacaktır. 

136-Kendi yarattığı ekinden ve hayvanlardan Allah’a bir pay ayırdılar da kendi zanlarınca şöyle dediler: “Bu Allah için, bu da ortaklarımız için.” Ortakları için olan Allah’ ulaşmaz. Ama Allah için olan, ortaklarına ulaşıyor. Ne kötü hüküm veriyorlar.

137-Aynen bunun gibi, müşriklerden bir çoğuna, Allah’a ortak koştukları putlar öz evlatlarını öldürmeyi güzel göstermiştir ki, hem onları yok etsinler hem de dinlerini karmakarışık hale getirsinler. Allah dileseydi bunu yapamazlardı. O halde onları, düzdükleri iftiralarla başbaşa bırak.

138-Kendi kuruntularına uygun olarak şöyle dediler: “Şunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir. Bizim dilediğimizden başkası yiyemez bunları.” Hayvanlar var, sırtlarına binmek yasaklanmış; bir kısım hayvanları da Allah’a iftira ederek üzerlerine Allah’ın adını anmadan boğazlarlar. Allah onları düzdükleri iftiralar yüzünden cezalandıracaktır.

139-Şunu da söylediler: “Şu hayvanların karınlarındakiler erkeklerimize özgülenmiştir. Kadınlarımıza haramdır. Yavru ölü doğarsa kadın-erkek hepsi hak sahibidirler.” Bu nitelendirmeleri yüzünden Allah cezalarını verecektir. Hakîm’dir O, Alîm’dir.   

140-İlimsizlik yüzünden öz evlatlarını beyinsizce katledenler, Allah’a iftira ederek, Allah’ın kendilerine verdiği rızıkları haramlaştıranlar hüsrana uğramışlardır, sapıtmışlardır; hiçbir zaman güzeli ve doğruyu bulamazlar.

141-Çardaklı ve çardaksız bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, sebzeleri, zeytinleri, narları, birbirine benzer ve benzemez biçimlerde oluşturan O’dur. Her birinin meyvesinden olgunlaştığı zaman yiyin ve hasat gününde onun hakkını da verin. İsraf etmeyin, Allah israf edenleri sevmez.

142-Hayvanlardan yük taşıyanı da sergi yapılanı da yaratan yine O’dur. Allah’ın size verdiği rızıklardan yiyin, şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o sizin için açık bir düşmandır.

143-Sekiz çift: Koyundan iki, keçiden de iki. De ki: “İki erkeği mi haram kıldı, iki dişiyi mi, yoksa iki dişinin rahimlerinin kuşattığını mı? Eğer doğru sözlü iseniz bana ilimle haber verin.”

144-Ve deveden iki, sığırdan iki. De ki: “İki erkeği mi haram kıldı, iki dişiyi mi, yoksa iki dişinin rahimlerince kuşatılanı mı? Yoksa Allah size bunu önerirken siz de tanıklık mı ediyordunuz?” İlim dışı bir şekilde insanları şaşırtmak için yalan düzüp Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir? Allah, zulme sapan bir topluluğa kılavuzluk etmiyor.

145-De ki: “Bana vahyolunanlar içinde, bu haram dediklerinizi yiyecek birine yasaklanmış bir şey bulamıyorum. Yalnız şunlardan biri olursa başka: leş, akıtılmış kan, domuz eti ki o bir pisliktir. Allah’tan başkası adına boğazlanmış bir murdar. Iztırar haline düşen, başkasının hakkına dokunmamak, zorunluluk sınırını da aşmamak şartıyla bunlardan yiyebilir. Çünkü senin Rabbin çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.  

146-Yahudilere tüm tırnaklı hayvanları haram kıldık. Onlara ayrıca sığır ve koyunun yağlarını da haram kıldık. Sığır ve koyunun sırtlarının ve bağırsaklarının taşıdığı yağlarla, kemiklerle karışan yağlar bunun dışındadır. Bunu onlara azgınlıkları yüzünden bir ceza olarak yaptık. Biz elbette sözünde duranlarız.

147-Artık seni yalanlarlarsa şunu söyle: “Rabbiniz çok geniş bir merhametin sahibidir. Ancak O’nun azabı günaha batmışlar topluluğundan uzak tutulamaz.”

148-Şirke batanlar şöyle diyecekler: “Allah dileseydi, ne biz şirke sapardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi haram da yapmazdık.” Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar bu şekilde yalanlamışlardı. De ki: “Yanınızda, önümüze çıkaracağınız bir ilminiz var mı? Zandan başka bir şeye uymuyorsunuz. Sadece saçmalıyorsunuz siz.” 

149-En mükemmel kanıt Allah’ındır. O dileseydi hepinizi toptan doğru yola iletirdi.

150-Şunu da söyle: “Allah şunu haram etmiştir diye tanıklık edip duran şahitlerinizi getirin.” Eğer tanıklık ederlerse sakın onlarla birlikte tanıklık etme. Ayetlerimizi yalanlayanlarla âhirete inanmayanların keyifleri ardınca gitme. Onlar, kendi Rablerine başkalarını denk tutuyorlar.

151-De ki onlara: “Hadi gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını yüzünüze karşı okuyayım: Hiçbir şeyi O’na ortak koşmayın. Ana-babaya çok iyi davranın. Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin; biz sizi de onları da rızıklandırırız. Kötülüklerin görünenine de gizli kalanına da yaklaşmayın. Allah’ın saygın kıldığı cana, bir hakkı savunmak dışında kıymayın. Allah size bunları önerdi ki, aklınızı işletebilesiniz. 

152- “Yetimin malına yaklaşmayın. Ancak rüştüne erinceye kadar en güzel yolla ilgilenme hali müstesna. Ölçme ve tartmayı tam bir dürüstlükle yerine getirin. Hiç kimseye yaratılış kapasitesinin üstünde yükümlülük getirmiyoruz. Konuştuğunuz zaman, yakınlarınız aleyhine de olsa, adaleti gözetin. Ve Allah’a verdiğiniz söze sadık kalın. Düşünüp öğüt alasınız diye O size bunları önerdi.

153-Bu benim dosdoğru yolumdur, onu izleyin, başka yolları izlemeyin ki, sizi O’nun yolundan ayırıp parçalara bölmesinler. Sakınıp korunasınız diye O bunu önermiştir size. 

154-Sonra güzel davrananlara nimetimizi tamamlamak, her şeyi detaylandırmak, bir kılavuz ve rahmet olmak üzere Mûsa’ya o Kitap’ı verdik ki onlar Rablerine kavuşacaklarına inanabilsinler.

155-Bu da bizim indirdiğimiz bir kitaptır. Kutsal ve bereketli. Artık ona uyun ve korunun ki size rahmet edilebilsin.

156-“Kitap, bizden önceki iki topluluğa indirildi. Biz onu okuyup araştırmaktan gerçekten habersizdik.” demeyesiniz.

157-Şunu da söylemeyesiniz: “Eğer bize Kitap indirilmiş olsaydı, onlardan daha doğru yürüyüşlü olurduk.” Artık size de Rabbinizden bir beyyine, bir kılavuz ve bir rahmet gelmiş bulunuyor. Allah’ın ayetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalim kim var? Ayetlerimize sırt dönenleri, yüz çevirmeleri yüzünden azabın en acıklısıyla cezalandıracağız.

158-Neyi bekliyorlar? Kendilerine meleklerin gelmesini mi, Rabbinin gelmesini mi, yoksa Rabbinin bazı mucizelerin gelmesini mi? Rabbinin bazı mucizeleri geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır sahibi olamamış kişiye imanı hiçbir yarar sağlamayacaktır. De ki: “Bekleyin! Doğrusu biz de bekliyoruz.”

159-Dinlerini parça parça edip fırkalara, hiziplere bölünenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah onlara, yapıp ettiklerini haber verecektir.

160-Kim bir güzellikle gelirse ona, getirdiğinin on katı var. Kötülükle gelene ise yaptığı kadarından fazla ceza verilmez. Onlar, haksızlığa uğratılmayacaklardır.

161-De ki: “Beni, dosdoğru yola Rabbim iletmiştir. Güçlü, pürüzsüz bir dine, hanîf olan İbrahim’in dinine, Müşriklerden değildi o.”

162-De ki: “Benim namazım, ibadetlerim/kurbanlarım, hayatım, ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”

163-“Ortağı yoktur O’nun. Bununla emrolundum ben. Ve Müslümanların ilkiyim ben.

164-Şunu da söyle: Allah her şeyin Rabbi iken O’ndan başka rab mi arayayım? Her benliğin kazandığı kendi üstünde kalır. Hiçbir günahkâr bir başka günahkârın yükünü taşımaz. Nihayet dönüşünüz Rabbinizedir. Tartışmaya girdiğiniz şeyleri O size haber verecektir.

165-Sizi yeryüzünde halifeler yapan O’dur. Verdiği nimetlerle sizi denemek için kiminizi kiminiz üzerine derecelerle yükseltmiştir. Rabbin ceza verdiğinde çok süratli verir. Ama O, gerçekten çok affedici, çok merhametlidir.

Paylaşım:

 

Ayetler(1-2): Gökler ve yer yaratılmış fakat karanlıklar ve nur(enerji) var edilmiş. Karanlık yokluktur. Enerji ise varlığın yani var edilişin başlangıcıdır ki önce yokluk var edilip o yokluktan varlık aleminin yaratılmasını sağlayan değerler var edilmiş olabilir.

   Beşerin bedeni, evet topraktan yaratıldı ve dünya hayatı süresi de belirlenmiştir. Beşerin önüne konulan hedef meleklerin onun önünde secde etmesini gerektirecek bilgeliğe, arınma ile ulaşmasıdır. Dünya okulu beşerin madde ile denenmesi için yaratılmış görünüyor. Beşerin gerekli arınmaya ulaşması için tek bir hayat süresi yetmez. Her hayat süresinde beşerin denenmeleri her halde bir plan içinde olur ki onun tamamlanması ile o sefer ki ömür sona erer. “Başka bir süre de O’nun katındadır.” İfadesini; madde ile denenmeyi tamamlamış ruhların belki de âhiret hayatındaki tekâmül dönemi olarak düşünebiliriz.

 

Ayetler(3-14): Varlık âlemlerinin oluşmasına yol veren Yaratan, tek ilahtır. O’nun Arzu planı uyarınca dünya okulunda yaşam şansı bulanlara eğiticiler gönderilmiştir. Ancak toplumlar eğiticilerin yol göstericiliğini hep inkâr etmişler ve sonunda cezalandırılmışlar. Bu bölümdeki son ayette Muhammed: “İslam’ı seçenlerin ilki olmam emredildi.” Diyor. Muhammed’in kendi tebliğ ettiği öğretiyi kendisinin öncelikle sahiplenmesi doğal değil mi? Muhammed’e bu emir ne zaman verildi? öncelikle İslam ve din konusunda Kur’an’dan bazı ayetleri hatırlamak yararlı olur diye düşünürüm: 

Bakara-132 İbrahim de oğullarına şunu vasiyet etti, Yakub da “Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçmiştir. O halde ancak müslümanlar olarak can verin.” 

 

Âli İmran-19 Allah katında din İslam’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki azgınlık/haset/hak tanımazlık yüzünden ihtilafa düştüler...

 

Âli İmran-85 Kim İslam’dan gayrı bir din ararsa artık o, ondan asla kabul edilmeyecektir. Ve o, ahirette hüsrana düşenlerdendir.  

Mâide-3 ...Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim...

 

Rûm-30 O halde sen yüzünü, bir hanif olarak dine, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmiyor

 

Nahl-52 Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Din de sürekli olarak O’nundur. Hala Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?

 

En’Am-161 De ki:”Beni, dosdoğru yola Rabbim iletmiştir. Güçlü, pürüzsüz bir dine, hanif olan İbrahim’in dinine. Müşriklerden değildi o”

A’raf-143 … Tesbih ederim o yüce varlığını, tövbe edip sana yöneldim. İman edenlerin ilkiyim ben.”  

(A’raf-143 teki ifade Musa’nın sözleridir.)

 

   Görülüyor ki din, Allah’ın insan denen varlıkta ve onun için oluşturduğu, O’nu arama ve O’na ulaşma arzusu (fıtrat) olarak ele alınabilir. Bu oluşum O’nun arzusu olup; gerçekleşme için bir Arzu planından söz edilebilir. Arzu planının uygulamasını ise Biz görevlilerinin alt planlarla yaptığını düşünebiliriz. O’nun arzusunun Kur’an’da Âdem hikayesi ile sembolik olarak anlatıldığını sanırım. Yani otomatik görevliler olan meleklerin görevlerinin tekâmül edebilenler tarafından yapılmaya başlanmasıdır (meleklerin Âdem’e secde etmesi). Arzu planının uygulanmasında dünya bir okul görevi yapıyor gibi. Bu okulda eğitilen beşere yol bulabilmesi için indirilen eğitimin adı ise İslam’dır. İslam terimi en genel anlamı ile “barış” demektir. Barış olmayan bir dünyada O’nun Arzu planının uygulanması mümkün olabilir mi? Bu gerçeklik ise Kur’an’da “İman edip barışa yönelik iş yapanlar” ın ödüllendirileceğinin defalarca tekrarlanması ile güçlendirilir. İslam teriminin barış anlamına geldiğini hatırlarsak, bize anlatıldığı gibi cihat nedir? İslam’da cihat(mücadele) inanmayanlara karşı Kur’an’la yapılabilir (Furkan-52). Esas cihat kişinin kendi egosu ile mücadelesi olmalıdır. Bildiğimiz anlamda savaş İslam’da var mıdır? Evet; Kendilerine savaş açılanlara (Hac suresi-39) ve mazlumların korunması için (Nisa -75).

   Muhammed’e “İslam’ı seçenlerin ilki olması” emrinin veriliş zamanını düşünelim. Bu emir Muhammed’e dünyaya geldikten sonra verilmiş olması anlamlı görünmüyor. Çünkü Muhammed’in, ibrahim’in dinine yöneltildiğini görüyoruz (En’Am-161). Diğer taraftan İbrahim ve Yakub’un oğullarına önerdiği din, kendileri için Allah’ın seçtiği din (Bakara-132) ki o İslam’dır. Bu verilenlere dayanarak, Muhammed’e söz konusu emrin verilişinin Muhammed dünya hayatına başlamadan önce verilmiş olması gerekmez mi? Benzer bir durum Musa için de geçerlidir. A’raf-143; Musa’nın iman edenlerin ilki olduğunu anlatıyor. Musa, İbrahim’den sonra dünyaya geldiğine göre Musa’nın iman edişi dünyaya gelişinden daha önce olmalıdır. Diğer taraftan hem Muhammed hem de Musa ilk iman edenin kendisi olduğunu ifade etmiş. Her ikisi de resul olan bu varlıkların yalan beyanda bulunmaları mümkün olmayacağına göre bu iki varlık aynı özün dünyada farklı dönemlerde bedenlenmesine işaret olabilir mi? Neden olmasın. 

 

Ayetler(15-36): Bu bölüm ayetleri Allah’ın tek ilah olduğu konusunu tekrarlarken, Kur’an ayetlerini inkâr edenlerin yanlışları ve benzer davranışların daha önceki toplumlarda da görüldüğü özetlenmiş. Dahası Tevrat ve İncil bağımlılarının Kur’an’ın mesajını tanıdıkları ancak kabul etmedikleri ve o yüzden kayıpta oldukları da ifade edilmiş. Kur’an’ın mesajını inkâr edenlerden bazılarının Muhammed’i dinledikleri ve fakat Kur’an’ı anlamamaları için kalplerine kılıflar geçirildiği belirtiliyor. İlahi mesaj kalp ile anlaşılabileceğine göre o kişilerin mesajı anlaması arzu edilmemiş. Muhtemelen onların tekâmül seviyeleri henüz yeterli değildir. Bazılarının Muhammed’den yüz çevirip gitmeleri muhtemeldir ki Muhammed’i üzmüş. Bu konuda Muhammed uyarılarak, mesajı henüz anlamamaları gereken kişilerin ki Kuran onları “ölüler” olarak tanımlıyor, zamanı gelince uyandırılacağı anlatılıyor.

 

Ayetler(37-73): Bu bölümdeki ayetler, Kur’an’ı inkâr edenlerin yanlış yolda oldukları çeşitli örneklerle anlatılıyor. Onlar beşeri düşüncelerle çeşitli arzularını sergilerken İlahi sistemin planının uygulanmasının çok farklı olduğu bize hissettirilmeye çalışılmış. Dünya okulunda olan her olayın kayıt edildiği ve her olayın plan içinde meydana geldiği belirtiliyor. Ayet 60 ; gece uykusunu ölüme benzetirken gündüz hareketliliğini ise dirilişe benzetmiş. Ruhsal yönden uyanmamış olanların ölü olduğu metaforunu gerektikçe ilahi sistem kullanır. Ayet-67; olayların önceden belirlenmiş bir plana göre gerçekleştiğini ifade eder diye düşünebiliriz. Bölüm sonundaki ayetlerde, Allah’ın kılavuzluğunun hedefe götüren yegâne kılavuzluk olduğu güçlü bir şekilde ifade edilmiş.

 

Ayetler(74-93): Bu bölüm ayetleri İbrahim’in, babası ile iman konusundaki tartışması ile başlıyor. Görünen o ki İbrahim’e göklerin ve dünyanın gerçek sahibinin kim olduğu fark ettirilmiş. Bu durumda İbrahim bilerek iman etmiş Yani İbrahim’in imanı sözde değil özde gelişmiş. Bu iman şuurlu iman değil midir? Aslında bizden beklenen de böyle bir imandır ki bu arzu aşağıdaki ayette belirtilmiştir:

Hucurât-14 Bedeviler: ”İman ettik.” dediler. De ki:”siz iman etmediniz. Ancak “Müslüman olduk” deyin. İman sizin kalplerinize girmemiştir…"

   İbrahim seçilmiş bir kul olmalı ki gerçeği görebilmesi için kendisine yardım edilmiş. Çünkü kavmine karşı bazı kanıtlar göstermesi gerekirdi. Ancak gösterdiği kanıtların yararı olmadığını anlıyoruz. Çünkü o toplumun iman etmesi için şartlar oluşmamış. Diğer taraftan iman edenlerin serüveninin bitmediğini- ayet-83- bize anlatıyor. İman edenlerin tekâmül yolunda derecelerinin yükseltilmesi, onların yeni gerçeklere gözlerini açmaları ve o yüzden imanlarının yükselmesi demek değil midir? Ancak bu yolun sonsuz olduğunu düşünmek isterim. Beşerin tekâmülle önce insan olması ve daha sonra tekâmülle belki gerçek insana ulaşması ve daha sonra belki, bilmiyoruz, sonsuzlaşması diyebileceğimiz bir evreye ulaşması mümkün olabilir.

   Kur’an, İbrahim soyundan gelen görevlilerin, Dâvud, Süleyman,…Musa …Yahya, İsa, hatırlatarak onların seçilmiş olduklarını, kendilerine yardım edildiğini ve onların âlemlere üstün kılındığını ifade eder. Ancak bu ifade Yahudi toplumu bireylerine yönelik bir söylem değildir. Yahudi toplumu tarihte iki defa Filistin’den sürüldüler ve Süleyman Mabedi yıkılmıştı. Yahudi toplumu ile ilgili olup aşağıda verilen ayet aydınlatıcıdır:  

Nisa-160: Yaptıkları zulümler ve birçok insanı Allah yolundan alıkoymaları yüzünden daha önce kendilerine helal kılınmış tertemiz şeyleri, Yahudilere haram kıldık.

 

Ayetler(94-98): Varlık biyolojik ölüm sonunda dünyada sahip olduğunu sandıklarını geride bırakarak doğduğu gibi yani çıplak olarak hesap vermeye yöneltilir. Beşerin farkına varamadığı gerçek ise Arzu planı O’nundur ve biz görevlileri ise gerekli uygulamayı yaparlar. Ayet-98 de geçen “bir tek canlı” sözü Kur’an’ın arapça nüshasında “nefis” tir. Bizim neslimiz Âdem oğulları olarak tanımlansa da, bu yaratılışın Âdem’den oluşum olduğunu sanmam. Bedenimiz bir imalat olabilir ve nefis değildir. Nefis muhtemelen öz benliğimiz olabilir. Bu durumda öz benliğimizin oluşumu her halde beşeri zaman tanımına göre çok eskidir. Zaten tekâmül eden de odur ki Tasavvuf çeşitli nefis merhaleleri tanımlamıştır. Aynı ayet, nefis için; “Bir karar kılma yeri ve bir de emanet olarak kalma yeri” olduğunu anlatıyor. Çeşitli yorumlar bunları beşerin biyolojik üreme sistemine bağlamış. Konu beşerin bedeni ise evet kabul edilebilir. Ancak söz konusu olan nefis ise; bahsedilen bu yerlerin dünya ve âhiret olduğunu düşünürüm. 

 

Ayetler(99-105): Dünyadaki su dünya dışından getirilmiştir, fakat bu suyla dünyada yapılan uygulamalar ise Biz görevlileri tarafından gerçekleştirilmiş. Beşere O’ndan gönül gözlerinin geldiği söyleniyor. Gönül gözü beşerin, O’nun tek ilah olduğuna yönelik işaretleri algılayabilme yeteneğidir. Her beşer bu yeteneğe sahip midir? Potansiyel olarak evet, gerçekleşmede, hayır. Gönül gözüne sahip her birey aynı işaretten aynı şeyleri algılayabilir mi? Hayır. Bu durum kişinin bireysel tekâmülü le bağlantılıdır. Tekâmül ilerledikçe bireyin farkındalığı da artar. Farkındalığın artışı kişinin idrakini artırır. Derler ki: idrak edilen olunur. Ben oldum diyenlerin hatırlaması gereken gerçek; idrak edileceklerin sonsuz olduğudur. Ayet-105 ne kadar da ilginç değil mi? Görülüyor ki Kur’an ancak ilimden nasiplenmiş bir toplumun anlayabilmesi için gerektiği kadar açıklanmış. Bu görüşe göre her bireyin Kur’an’ı okuyup anlaması mümkün değildir. Anlamaya başlayan iman eder. Bu gerçeklik Kur’an’ın çeşitli ayetlerinde tekrar edilmiştir.

Yûnus-99 Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi toptan iman ederdi. Hal böyle iken, mümin olmaları için insanları sen mi zorlayacaksın! 

 

Yûnus-100 Allah’ın izni olmadıkça hiçbir benlik iman edemez.  Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.

 

Ayetler(106-115): Çeşitli surelerde zaman zaman temas edilen bir gerçek burada da tekrar ediliyor ki: Allah’ın dilemesi dışında hiç kimse iman etmez. “Allah’ın dilemesi sözü” bir kayırmaya işaret değildir. Muhtemelen kişinin tekâmül planı ile doğrudan bağlantılıdır. Gereken tekâmülü tamamlamayan kişi mucize de görse yine inanmaz.

 

Ayetler(116-121): Beşerin çoğunun sanıya uyduğu belirtiliyor Bu görüş maalesef, Kitapların varlığına rağmen, her dönem için geçerlidir. Üzerine Allah’ın adı anılmamış hayvanların yenilmemesi gerektiği anlatılmış. Geçen dönemlerde konu ile ilgili çeşitli görüşler belirtilmiş. Sanırım o dönemde putların adı anılarak kesilen hayvanların etlerinin haram olduğudur ki bu uygulama tek ilah inancının yerleşmesi için gereklidir. Günümüzde ise konu ihtisaslaşmış bir ekonomi ve toplu üretim içinde çözülmektedir.

 

Ayetler(122-124): Ayet-122; ruhsal dirilişin açık bir ifadesidir. İlahi mesaj, ruhsal yönden uyanmamış kişiyi- biyolojik olarak canlı- ölü olarak tanımlar. Ruhsal yönden uyanmış kişi gerçeklerin farkında olmaya başladığı için kendisini tanımaya başlar ve nasıl yürümesi gerektiğini bilir. Uyanmamış kişi ise karanlıktadır. Onun hayat yolunun  gerçeklerle ilgisi yoktur. Oyuna dalmıştır. Benzer şekilde her toplumda  beşeri tanımlamaya göre, ileri gelenler, özünde suçlulardır. Onların davranışları toplumların gerçeklerden uzak kalmasına ve azap çekmesine sebep olurken kendileri beşeri yönden rahattırlar. Fakat yaptıkları öz benliklerine zulümdür. Farkında değillerdir. Cezalandırılacaklardır. 

 

Ayetler(125-132): “Allah’ın istediği kişinin göğsünü İslam’a açması” sözü; daha önce de değinildiği gibi bir kayırma değildir. Kurallar O’nun tarafından konulmuştur ve yeterli tekâmülü sağlayan ve planına göre yapacağı görev gerektiriyorsa, gereken yapılır. İnanmayanlar üzerine pislik atılması ise yine geçerli ve değişmez kurallara göre her birey tekâmül planı gereği gerekene kavuşturulur. Dikkat edilirse (ayet-126) öğüt alan bir topluma ayetlerin iyice açıklandığından bahsediyor. Ayetler değişmez. Aynı ayete bakan kişiler ayeti farklı anlarlar. Çünkü her bireyin tekâmül seviyesi ve hayat planı farklıdır. O yüzden din hiyerarşisinin özellikle kendi oluşturdukları kuralları dayatması yaratılışa aykırıdır. Ayetlerin açıklandığı toplum, beşeri anlamda adlandırılmış bir toplum olamaz. Onların değişik ülkelerde yaşayan bireylerden oluştuğunu düşünürüm. “Rableri katındaki huzur ve esenlik yurdu onlarındır.” Sözünün ahirete bir gönderme olduğunu sanmam. Dünyada O’nun hüküm sürdüğü bir yer ise burası da O’nun katıdır. Cinler ve insanlara yönelen ayetlerde(128-132) her iki grup arasındaki yanlış uygulamalar anlatılıyor. Beşere yardımcı olan cinler ve yardım ettiği kişiler yanlıştadır. Açıkça belirtildiği gibi her iki grup üyelerinin yaptıkları yanlışlar derecelendirilmiş. Bu gerçeklik onların cezalandırılma, özünde eğitim, konusunu anlatan cehennemle ilgili ayetin başka bir ifadesidir:

Hicr-43,44 Cehennem onların tümünün şaşmaz buluşma yeridir.

              Yedi kapısı vardır onun. Her kapıya onlardan bir bölük ayrılmıştır.

 

Ayetler(133-158): Bu bölümdeki ayetler genellikle Kur’an’ın mesajını inkâr edenlere yöneliktir. Onlar kendi zanlarına uyarlarmış ve bu çerçevede oluşturdukları bir inanç sistemi ki o beşeri bir dindir. Bu kişiler Allah’ı inkâr etmiyor ve fakat O’nun yanında başka ilahlara da inanıyorlar ki bu durum İlahi mesajın özüne aykırıdır. Çünkü ilah tektir. Kur’an mesajını inkâr edenler zanlarınca çeşitli yiyecekleri yasaklamışlar. İlimsizlik yüzünden öz evlatlarını bile katleden ve Allah’ın verdiği besinleri haram sayanların kaybedenler olduğunu vurgulayan Kur’an, Muhammed vasıtasıyla nelerin haram olduğunu açıklıyor ki bunlar Musa’ya verilen “on emir” e benzerdir:

-Hiçbir şeyi O’na ortak koşmayın.

-Ana-babaya çok iyi davranın

-Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin.

-Kötülüklerin görünenine de gizli kalanına da yaklaşmayın.  

-Allah’ın saygın ve aziz kıldığı cana, bir hakkı savunmak dışında kıymayın.

-Yetimin malına yaklaşmayın.

-Ölçme ve tartmayı tam bir dürüstlükle yerine getirin.

-Konuştuğunuz zaman, yakınlarınız aleyhine de olsa, adaleti gözetin.

-Allah’a verdiğiniz söze sadık kalın.

 

   Haramlar konusunda Kur’an bir başka örnekleme yaparak Yahudilere haram kılınan gıda maddelerini gösterir (Ayet-146). Bu yasaklamanın azgınlıkları yüzünden Yahudilere bir ceza olarak yapıldığı anlatılıyor. Günümüze baktığımızda Yahudilerin geçmişten ders almadıklarını da görüyoruz.

 

   Bu bölümün ilk ayeti beşere gerçekten uyarıcı bir mesaj iletiyor. Önemli olan O’nun Arzu planıdır. Planın uygulanabilmesi için gerekirse bu uygulamanın gerçekleşmesini engelleyen toplumların yerine başka toplumların getirileceği özellikle belirtilmiş. Çünkü Hüküm sadece O’nundur. Bu bölümdeki bazı ayetlerin (ayet-135; ayet-153) Muhammed tarafından ifade edildiğini belirtelim.

 

Ayetler(159-165): Dinlerini parça parça ederek çeşitli hiziplerin ortaya çıkmasına sebep olanların işi Allah’a kalmıştır. Kur’an’ın tebliğ edildiği dönemde Kitap ehli arasında bölünmeler vardı. Mesajın din adamları tarafından farklı yorumlanması bu bölünmelere sebep olmuştur. Bu olay mesajın özüne terstir. Benzer şekilde zaman içinde, Kur’an bağımlıları arasında da mezhepler ve hatta tarikatlar oluşmuştur. Görüyoruz ki dinde bölünme kabul edilemez. Kur’an’ın özü tek ilah, tek inanç sistemi iken ayrışmalar ötekileştirmeyi de beraberinde getirmiştir. Buna sebep olanların ve bu yanlış yola devam edenlerin vay haline! Ayet-162 de, Muhammed yaşamının, ölümünün, ibadetlerinin Allah için olduğunu belirtirken tüm inanmışlara bir öğüt veriyor. Diyor ki her şeyin sahibi Alemlerin Rabbidir. O dünya yaşamında beşeri halifeler yapmıştır. Dünya yaşamında bireyler hem maddi hem de manevi yönden değişik derecelere ulaşır. Beşer bunu kendisinin başardığını sanır. Bu durumda yanılgı içindedir. Beşer izin olmadan nefes bile alamaz. Maddi ve manevi derecelerin farklı oluşu bireyin denenmesine yönelik faydalı bir araçtır.

bottom of page